Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Ocak 2017 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

arkadaşlık dost
Bazı insanlara baktığınızda beş dakika da anlarsınız ne mal olduğunu. Bazılarını da ömür boyu tanısanız da anlamazsınız. Anladığınızı sanırsınız ya da anlamış olmayı dileyerek kendinizi kandırırsınız. Herkes biraz anlaşılmaz mı? Yoksa ben mi geri zekalıyım söylemlerini de aklınızdan geçirmeden edemezsiniz. Sonunda ise kendinize şunu derken bulursunuz : İnsanoğlu işte çeşit çeşit. 

İnsanları anlaşılmaz olarak nitelendirmek aslında işin en kolay yanı. Çünkü ben ne kadar yalın bir kişiliğe sahibim diye düşünmez hiç kimse. Eğer herkes, insanlar anlaşılmaz görüşünü savunuyorsa, anlaşılır olanlar kim? Yani sonuç olarak hem insanların anlaşılmaz olduğundan dem vuran insan, yine anlaşılmaz olmakla başkaları tarafından suçlanıyor. 

''Ben kimseyi anlamıyorum. Kimse de beni anlamıyor.'' demek aynı frekansı yakalayamamış insanların kullandığı çok genel bir sözdür. Bu neden oluyor biliyor musunuz? Kimse olduğu gibi değilde ondan. Bu da karşınızdaki kişinin asıl ve gerçek olan kimliğini hiçbir zaman görmemenize neden oluyor. Karın ağrısı gibi sürekli rahatsız ediyor içinizi. 

Allah aşkına her gün yüz yüze baktığımız insanların bile, tanımadığımız bir yanı olduğunu hissetmiyor muyuz? İş arkadaşları, okul arkadaşları, akrabalar vs..
Biz gerçekten de kimseyi tanımıyoruz aslında. Kimse de bizi tanımıyor. Peki bu derin bir yalnızlık içinde kurtuluş yolunu gösteren tabela nerede? Ya da var mı öyle bir tabela? 
Kendimizi birdenbire bir arayış içinde kaybolurken buluyoruz. Herkesin arayışı kendine, herkesin arayışı kendi içinde ilerleyip duruyor. O yüzden bulmak için kayboluyoruz aslında. 

Hep o ruh ikizim diyebileceğimiz bir dostu aramakla geçiriyoruz zamanımızı. Bazıları buluyor kıymet bilmiyor, Bazıları ömür boyu aramakla geçiriyor yıllarını. Bazıları buldum sanıyor ama sonunda bir yanılgıdan ibaret olduğunu anlıyor. Ne acı, ne büyük bir kayıp.. Ama bazıları var ki, bir buluyor ve hiç ayrılmıyor hiç bırakmıyor o insanı. 

Dostum benim! diyebilmek bile ne güzel bir duygu aslında. Kimse pek değerini bilmese de öyle. Gecenin bir yarısı ararsın niye aradın demez. Borç alırsın iade etmek istediğinde sana kızar almak istemez. Bir gün anam öldü diye haber salarsın, orada o tabutun başında seninledir ve seninle ağlar. Dizlerin titrer belki ayakta bile duramazsın. Ama yıkılmazsın dost tutar seni. 

Ara sıra maziden konuşursun. Hatırlıyor musun? salça ekmek yerdik lan birlikte diye. Hani bir kız varı da canını çok yakmıştı, şimdi evlenmiş diye eski yaraları yeniden okşarsın birlikte. Bazen mesafeler girer araya. Ama km.lerin hiç önemi olmadığını da bilirsin. Kuş olur uçar yine gelir. Sen de ona gidersin. Sürekli kanat açarsınız birbirinize. Ve o kanat kırık olsa bile, çaba gösterirsin gidebileyim diye. Hüzünlü şarkıları birlikte dinlersin. Eğer içilip sıçılacak, efkar dağıtılacaksa bunu da birlikte yaparsın. Yıllar geçtikçe birbirini tamamlayan tek bedenin iki parçası olduğunu hissedersin. 

Ve kendine dersin ki: İyi ki dostum var. 

Bir sevgili olmasa da, bir dostu olmalı o yüzden insanın. Bulabilenlere ne mutlu. O seni anlar çünkü. Her koşulda dinler çünkü. Zırvalıklarına kulak tıkamaz. Sitemlerine şikayet etmez. Dost hep özeldir çünkü. O yüzden ana/baba dost olamaz. Kardeşin, ağabeyin ya da sevgilin senin dostun olamaz. O senin dünyadaki sır küpündür. Her şeyi tereddüt etmeden paylaşabileceğin tek insandır. 

Bu yazı değerli dostum M.Ç'ye adanmıştır. İyi ki varsın Dostum!

Yazıyı buraya kadar okuduysanız o kanka dediğiniz insanların değerini bilin. Ve mümkünse hemen şimdi mesaj atın ya da arayın.

Dostluk hakkında başka bir yazım : Dostluk ve ölüm üzerine çıplak düşünceler


kahve fincanı
Şu anda uzamış sakallarımı kesmek için lavaboda olmam gerekiyor. Ucuz jiletlerin bıraktığı bir kaç küçük kesik ile ardından sürülen limon kolonyasının cildimi yakması belki de hoşuma gitmiyor. Belki de sadece tembelliğimden dolayı, şu anda tıraş olmak yerine oturmuş bir şeyler yazıyorum. Az evvel elime aldığım Çavdar Tarlasında Çocuklar adlı kitabın, yarım bıraktığım kısmından devam etmek istesem de, ortasında unuttuğum ayracın bana önceki sayfalara dair hiçbir şey hatırlatmadığını fark ettim. Bu şu demek oluyor : Ya tekrar başlamalıyım, ya da olduğu gibi bırakmalıyım. Olduğu gibi bırakmayı seçtim. Kitap okuma alışkanlığını hâlâ kazanamamış olmanın verdiği eziklikle, kendimi bir kez daha ayıpladım.

Bir film izleyeyim dedim ve neden bilmiyorum Al Pacino'nun Çin kahvesi ve Jack Nicholson'ın Çin Mahallesi adındaki filmlerini indirdim. İkisinde de isim benzerliği olduğunu biliyorum. Fakat bu duruma sadece tesadüf diyerek geçiştirmek istiyorum. Çünkü bu akşam planladığım şeyleri yapamazken (tıraş olmak, kitap okumak ya da film izlemek gibi) planlamadığım şey olan blog yazmak eylemini gerçekleştirirken buldum kendimi.

Sahi içimizdeki bu ani dürtülere göre mi yaşıyoruz acaba? Bugün gerçekten de merak ettim bu sorunun cevabını. Beş dakika önce cheesecake yemek istiyorsunuz ama, önünüze gelen bol çikolata soslu pastayı görünce cheesecake in pabucunu bir anda dama atıyorsunuz.

Tüm bunları boş verip ya da burada noktalayıp, bir an önce kitabın sonraki sayfasına geçmek istiyorum aslında. Hatta sayfa yarım kalacaksa altında kocaman bir boşluk bırakıp ve o boşluğunda en altına editör notu olarak : yazar burada ne demek istemiş? yazmak istiyorum. Temiz bir sayfa her zaman umut kaynağıdır çünkü. Önceki saçmalıklar yoktur. Yazar artık tıraşını olmuş ve yapması gereken diğer tüm şeyleri yapmıştır. Asıl konuya girmek için hazır olan kahvesini almış ve sigarasını yakmıştır.

21/01/2017 saat : 01:45 gece yarısı sayıklamaları : 

Kendime metal kulplu, ortasına cam bardak bulunan çay bardaklarından aldım geçen gün. Diğer kupa bardağım bulaşık makinesinde duş alırken bende kahvemi bu bardakta yapmaya karar verdim. Fakat kahve yaparken bu kadar zorlandığımı hatırlamıyorum. Bardak ölçüsü farklı olduğu için, kahve ayarını tutturamam diye endişeye kapıldım. Eğer çok koyarsam katran gibi bir şey olacaktı. Az koyarsam da, kahve yerine su içmiş gibi olacaktım. Damak tadımı tam olarak yakalayamamış olsam da, neyse ki o kadar da kötü olmadı. Yanına da şu taşa benzeyen çikolatalardan aldım, özel bir adı var mı bilmiyorum bu çikolataların, varsa da önemsemiyorum zaten. Benim için adı taş gibi çikolata. Her şeyin güzel olduğunu düşündüğüm anda sırtıma bir yastık koydum ve kitap okusam mı diye ikinci kez düşündüm. Üşenmeyerek rafta gözüme ilişen Budala kitabını elime aldım. Gözlerimdeki yorgunluğun yarattığı tatlı sersemliği düşününce, galiba okusam da bir şey anlayamam bu saatte diyerek Dostoyevski'nin Budala'sını da kenara attım.

Affet beni Dostoyevski..

Kitapları böyle yarım bırakmak, diğer yarım bıraktığım onca şeyi düşünmeme neden oldu ve içimde ince bir sızı hissettim. Her şeyden biraz anlayıp, hiçbirini tam yapamamak gibi. Sonuna kadar gitmek ve o sonda ne olacağını görmek tuhaf olurdu sanırım. Belki de sonu olmayan bir şeydir tüm bunlar. Ne bileyim yazabileceğim sürece yazmak sona ermez mesela. Gözler açık olduğu sürece görmek sona ermez. Nefes aldığımız sürece hayat sona ermez. Bir kitap sona erer belki ya da bir film. Ama son olduğunu düşündüğüm anda belki içimde yeniden doğar diyorum. Bazen bir şeylerin paramparça olduğunu hissediyorum. Bazen de sadece gülüyorum olup bitenlere. Belki de Oğuz Atay'ın tutunamayanlarından biriyimdir sadece kim bilir. 

Bilemiyorum Altan..
Şu şarkıyı dinleyip uyumak istiyorum artık..

radyo mikrofonu
Alo, alo, deneme, deneme..
Deneme, bir, iki, üç..
Deneme, deneme..

Bu kulaklık çalışıyor mu bilmiyorum. Beni duyan birileri var mı, onu da bilmiyorum. Bu 2038 sefer sayılı uçağın, pilot kabininden yapmış olduğum bir yardım çağrısı değildir. Sadece mixler sitesinden yapmış olduğum bu dandik yayının, ilk test yayınını gerçekleştiriyorum. Aslında gerçekleştiremiyorum çünkü adı üstünde test olduğu için, şu anda hiçbir şeyin doğru çalışıp çalışmadığından emin değilim.

Eveet.
Geçen aylarda başlamış olduğum radyo yayını programına girişim tam olarak buna benzer bir şekilde olmuştu. O yüzden hem bir anı olması için, hemde sizlerle paylaşmak istediğim için bunu bizzat yazmak istedim. Şimdiye kadar yapmış olduğum toplam 10-15 yayında neler öğrendim ve ne gibiler zorluklar yaşadım, kısacası edinmiş olduğum tecrübelerden bahsedeceğim.

İlk olarak blog sözlük radyo yayını ile heves ettiğim bu iş, sonrasında acaba ben de yapabilir miyim sorusunu oluşturmuştu aklımda. Fakat hiç tanımadığım insanlarla ne konuşacağım ya da onlara neler anlatacağım düşüncesi açıkçası ilk başlarda çok germişti beni. Bu yüzden somut olarak hiçbir girişimde bulunmadan, kendimi bu sürece psikolojik olarak hazırlamaya karar verdim. Size saçma gelse de, her gün iş gereği tanımadığım onca insanla konuştuğumu düşününce, en azından tanımadığım insanlara sesimi duyurmak konusundaki o gerginliği üzerimden atmıştım.

İkinci olarak mahalle berberinin yanındaki tanıdık olan arkadaşımın telefoncu dükkanına girerek, kendime en ucuzundan bir mikrofon aldım. Böylece teknik açıdan malzeme gereksinimini de tamamlamış oldum. Ardından mixler sitesinden test yayınları ile yalnız başıma, kendi telefonumdan kendi yayınımı online dinleyerek denemeler yaptım. Bu denemeler esnasında odamı da, ruhen iyi hissedeceğim bir ortam haline dönüştürmeyi ihmal etmedim. Dönüşüm dediysem öyle çok şey değildi tabi. Her yayına başladığımda büyük bir fincan kahve ve mum ışığı arkadaşlarım olmuştu. İçebileceğim kadar sınırsız sigaramın olması ise, sırtıma koyduğum yastık gibiydi.

Ah bu şarkıların gözü kör olsun..

Olsun abicim hakikaten olsun. Meğer radyoda şarkı çalmak ne zor şeymiş. Kendim sürekli bozuk plak gibi aynı şarkıları dinlediğimden, radyoda yayın esnasında şarkı seçimi için hayli zorlanmıştım. Fakat sonrasında bu sorunu da bir şekilde hallettim. Fon müziği elbette bir radyo yayını için olmazsa olmazdır. Yapmış olduğum ilk yayınlarda bir fon müziği kullanmamış olmamı da, ayrıca büyük bir eksiklik olarak görüyorum.

Radyo katılımcısı olmaz olur mu?

Konuk olarak bir kaç kişi, alsam mı diye ilk başlarda çok düşündüm. Hatta bu fon müziği meselesi de ilk olarak burada patlak vermişti. Çünkü bir dinleyicim şiir okuyacaktı fakat fon müziği olmadığından öylece ortada kaldık. Şimdiye kadar neden aklıma gelmedi diye dank etmişti kafama o an bu durum. O yüzden yeni fon müzikleri arayışı içine girerek bu eksikliği de kısa sürede giderdim. Bir diğer karşılaştığım zorluk ise, skype üzerinden radyoya konuk eklemek konusu olmuştu. Ben mi çok konuşuyorum ya da katılan mı ayrılmak istemiyor anlamadığımdan, Kırk dakika, bir saat, hatta iki saat bir katılımcı ile sohbet ettiğim zamanlar oldu. Fakat bu süreleri ayarlamam gerektiğini geç de olsa fark etmiştim. Bu yüzden maximum on beş dakikalık bir zaman dilimi olarak, bu işi de standart bir süreye indirdim.

Dikkat elektrikler gidebilir!

Ne de olsa Türkiye'de yaşıyoruz. Yıl olmuş 2017 derken bile elektrik kesintilerinin hala hayatımızı alt üst ettiği gerçeğini görmezden gelmek olmazdı. Ben de ilk kez radyo yayını esnasında elektrik kesintisi yaşadım. Dinleyicilere mahcup oldum ama yapabileceğim pek de bir şey yoktu. Yayına telefonla girip, kusura bakmayın elektrikler kesildi bu yüzden yayında kesildi demek dışında tabi. Bu sebeple şunu anladım ki, sıradan da olsa amatör bir radyo yayını yapıyorsanız, küçük de olsa bir power bulundurmanın iyi olacağını düşündüm. Almadım tabi. (Sponsor olunulur haberiniz olsun)

Aralara şiir serpiştirme

Kendi yayınımı bir düzene oturtmaya çalışırken, bir yandan da diğer mixler yayınları da dinlemeye başladım. Tesadüfen denk geldiğim ve durmadan şiir okuyan bir yayını dinlediğimde ise, çok hoşuma gitti ve kafamda acaba bende mi şiir okusam diye bir fikir oluşmuştu. Fakat sürekli şarkı ve konuşmanın ardından, aralarda şiir okuma isteğim olsa da, o potansiyeli kendimde hiç göremedim. Şiir düz yazı değil çünkü, bir duygu var orada. Onu vurgulamak önemli. Fakat canlı okuyamasam da, kendi kendime okuyarak kaydetmeye çalıştım. Bazı şiirlerde ise hiçbir noktalama işaretinin olmaması, şiir okumamı zorlaştıran diğer nedenlerden biriydi. Bir kaç denemenin ve yakın arkadaşımın gaz vermesi neticesinde okuyabildiğimi fark ettim. İyi mi oldu kötü mü ama okuyabildim işte.
Canlı olarak hala şiir okuma cesaretinde bulunmak istemiyorum açıkçası o yüzden şimdilik cansız yayın ile önceden okuyup kayıt ettiğim şiirleri dinletmeyi daha uygun buluyorum.

Seslendirmiş olduğum şiiri dinlemek isterseniz size şu kaydı dinletebilirim. 


Göğe bakma durağı adlı şiiri okumamak olmazdı elbette. Onu da başka zaman yayınlarım diye umuyorum. 

Teknik bilgin var mı arkadaşım?

Bu işi meslek olarak yapanlar nasıl yapıyordu peki? Kendi amatör yayınıma biraz da olsa, renk katmak ve dengeye oturtmak adına faydalı kaynakları araştırmaya başladım. Örneğin şu yazının bana gerçekten çok faydası olmuştu. Bir yayının taslak olarak nasıl hazırlandığı konusunda az da olsa fikir sahibi olmuştum. Hoş ben önceleri bir taslak olduğunu da bilmiyordum. Öyle havadan sudan konuşuyor bu radyocular diyordum. Ben de bir taslak hazırlardım fakat blog yazmanın yanı sıra, radyo yayını için böyle bir taslak hazırlamak, açıkçası gözüme geldi ve bu yüzden doğaçlama bir yayın yapmayı daha çok benimsedim. Onun dışında mikrofon ve ses ayaları ile ilgili bir çok video izleyerek ufak tefek bazı ayarlamalar yaptım.

Hangi günler yayın yapmalı?

Kafama takılan bir diğer soru ise, hangi gün yayın yapmalıyım sorusu olmuştu. Sonuçta insanlar da kendilerini ona göre ayarlayacak ve belki de daha fazla katılımcı olacaktı. Fakat kendim için yapmış olduğum bu yayını, kafamı dağıtmak için açtığımı hatırlayıp, belirli bir günde yayın yapmayı pek uygun bulmamıştım. Çünkü neticesinde insanız. Örneğin her perşembe şu saatte yayın var diye bir duyuru yapmış olsam, sonraki perşembe belki de kendimi hiç iyi hissetmeyeceğim. Çok yorgun olacağım ve bu yüzden o yayını yapmak istemeyeceğim. Fakat söz vermiş olduğum için, kendimi o yayını yapmak zorunda hissedeceğim. O yüzden bu kararı almamın tek nedeni, tam olarak bu baskı altında kalmamaktı. Çünkü kendim keyif almadığım bir şeyden, başkalarının keyif almasını bekleyemezdim. Ki şu ana kadar yapmış olduğum her yayından ayrı bir keyif aldım. Kısacası yayının belirli gün ve saati yok. Her an, hatta siz bu yazıyı okurken bile yayın yapıyor olabilirim.

İçerik ve konu sıkıntısı

Blog yazarlığında konu sıkıntısı çekmenin yanı sıra, yayında canlı canlı bir şeyler düşünüp konuşmak gerçekten de hayli zor.
Bir yerlerde insanların sorunları çözmekten çok, o sorunların etrafında dönüp durmaya daha fazla zaman harcadıklarını okumuştum. Bu gerçekten de doğruydu. Konumuz yok, konu önerin, hadi bir konu bulun diye diye, zaten kısıtlı olan yayın saatinin yarım saatini böylelikle yemiş oluyoruz. Halbuki önceden ufakta olsa hazırlık yapılsa, ne bileyim sadece başlıklar halinde alınacak olan notların bile faydası olacaktır mutlaka. Ya da olayı akışına bırakmak belki de en iyisi. Zira her yayında kendi yaptığımda buydu. Yayın yapacağım gün bugün nelerden bahsetsem diye düşündüğümde, sonrasında amannn nasıl olsa bir şeyler bulurum. Şimdiye kadar nasıl yaptıysam, bundan sonra da o şekilde yaparım diyerek öyle götürdüm yayınları.

Heyecan olmazsa olmuyor

Her yayına başladığımda içimde salakça bir heyecan oluyor. Ama düşününce içinde heyecan olmayan bir iş, bir yerden sonra zaten bıkkınlık vermeye başlayacaktır. Bu yüzden o tatlı heyecanımı seviyorum açıkçası, hem belki dinleyenler de bu heyecanın farkında oldukları için dinliyordur kim bilir..

Son olarak;
''Can sıkıntısının sebep olduğu radyo yayını'' sloganı ile başlamış olduğum bu yayına, en başından beri destek veren ve dinleyen insanlar var. Beni ayakta tutan şey ise; kesinlikle o insanların desteği olmuştur. O yüzden buradan o insanlara da çok teşekkür ediyorum. Ayrıca önerileriniz ve konuyla ilgili düşüncelerinizi yazarsanız çok sevinirim. 

Radyo Kanalımdan takip etmek için Çıplak Yazar is on Mixlr adresine tıklayabilirsiniz.

asker-mektubu-anilar
Günümüzde bir çok öğrencinin sırf uzun dönem askerlik yapmaktan kaçmak için üniversite okuduğunu göz önünde bulundurursak, pek de olgunlaşmamış olduğunu söylemek yanlış bir düşünce değildir. Bu tür öğrenci tiplerine hayli çok rastladığım için, açık açık söylemekte de hiçbir sakınca görmüyorum. Zira bir tokat gibi, askerlikten kaçtıklarını yüzlerine vurmak aksine hoşuma gidiyor. Herkesi aynı kefeye koymuyorum elbette. Tam tersi hayallerinin peşinden giderek, bir bölüm okuyan ve bu uğurda vatanına, milletine faydalı olmak isteyen öğrenciler de vardır.

Askerlik yapmak bir erkeği nasıl olgunlaştırır sorusuyla birlikte, kesinlikle bir nebze olsun olgunlaştırdığına kesin bir sonuç getirdiğimi anlamışsınızdır. Askerlik uzun ya da kısa dönem olmak üzere, bir erkeğin vatani görevini yerine getirmesidir. Peki bir erkek bu kısa ve uzun dönem içerisinde nasıl olgunlaşıyor, biraz da bu konu üzerinde düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.

Ben askerliğimi uzun dönem (15 ay) olarak yaptım. İlk zamanlar hatta ilk 3-4 ay bu olgunlaşma sürecinin nasıl olduğunu dahi anlamamıştım. Tek bildiğim, askerliğini daha önce yapmış olan erkeklerin bu söylemde bulunması ve bunu savunması. Fakat sürekli duyduğum bu düşüncenin (askerlik erkeği olgunlaştırır) nasıl gerçekleşeceğini ve nasıl meydana geleceğini bana nasıl katkıları olacağını ve düşüncelerimi ne yönde değiştireceğini açıkçası merak ediyordum. Kendi gözlemlerime dayanarak edindiğim tecrübeler neticesinde samimiyetimle şunu gerçekten söyleyebilirim. Askerlik bir erkeği olgunlaştırır. 

Bu olgunlaşma süreci ise şöyle işliyor: Ailesinden ve sevdiklerinden ayrı kalan bir erkek, yine sadece erkeklerden oluşan bir yerde uzun bir zaman geçiriyor. Bu süre içerisinde elbette zorluklar da yaşıyor. Belki de bir çoğu ilk defa askerlik vazifesi için şehir dışına çıkıyor. O ortama ilk girdiğinde ise, ülkenin dört bir yanından her türlü insanla iç içe yaşıyor - yaşamayı öğreniyor.. Karşılıklı fikir alışverişi ve iyi dostlukların dışında, aslında yalnız ve tek başına hayatta kalmanın zorluklarını biraz daha iyi anlıyor. Her şeyi çok fazla düşünmek için yeterince zamana sahip oluyor. Bu düşünceler bazen öylesine derin oluyor ki, onu bulunduğu yerden alıp hayallere daldırıyor. Askerlik bitince şu işi yapacağım. Nişanı takıp hemen ardından düğün yapacağım. Annemi/babamı şu sebepten dolayı çok üzmüştüm. Şimdi haksız olduğumu daha iyi anlıyorum. Acaba bakkal Hayri abi ne yapıyor gibi en önemsiz gibi görünen insanlar bile aklınıza geliyor. Kısacası geçmişe dair yaşanmışlıkları ve hataları, yeniden değerlendirme süreci yaşıyorsunuz kendi içinizde. İşte bu düşünceler er ya da geç insanı doğruya biraz daha yaklaştırıyor. Sonucunda ise; düşünceleri ve hayata bakışı değişmiş bambaşka bir insan oluveriyorsunuz. İşte bu olgunlaşma dediğimiz şey de, bu değişimin bir sonucudur. 

Erkeği olgunlaştıranın aslında askerlik değil de, yalnızlık olduğunu fark ettiniz mi bilmiyorum. Çünkü insan en çok yalnızken kendi ile konuşur ve kendini dinler. Yalnızken bir şeyleri daha derin düşünür. Bu yüzden nasıl ki sosyal bir varlık olarak topluluk halinde yaşama ihtiyacı duyuyorsak, yalnız kalmaya da zaman zaman ihtiyaç duyuyoruz.  

Beklemek, ömür boyu beklemek.
Beklemek, yalnız seni beklemek.
Duraklarda, istasyonlarda ve tüm caddelerde.

Bugün iş çıkışında 20 dakika kadar otobüs beklememin ardından garip düşüncelere daldım. Çünkü aynı şekilde 20 dakika da, sabahları gelmek için bekliyorum. Böylece her günümü ortalama 40 dakika otobüs bekleyerek geçiriyorum. Bu süre ayda 1040 dakika yapıyor. Saate böldüğümde ise; 17.3 saat. Pazar günlerini saymıyorum elbette. O yüzden hesapta bir yanlışlık olduğunu düşünmeyin. Yılda beklediğim süre ise 17 saatten 204 saat yapıyor. Hadi kalan 4 saati de bayramlara izinlere falan düşüp net 200 saat diyeyim şuna. Gün olarak hesapladığımda ise ortalama 8 gün ediyor. Hiçbir şey yapmadan sadece otobüs bekleyerek geçirilen koskoca 8 gün! Böyle düşününce tabi insan biraz daha acıyor o zamana. O 8 günde neler yapılmazdı diye düşünmekten alıkoyamıyor kendini.

Böyle küçük çaplı bir hesaplamanın ardından, hayatta daha nice uğraşlar içinde farkında olmadan beklemiş olduğum zamanları düşünüyorum. Mesela pazar günü ekmek almak için fırına gittiğimde, o fırın önünde olan kuyrukta geçirdiğim zaman. Yere düşüp de almaya tenezzül etmediğimiz elli kuruşlar gibi, değersiz görünüyordu aslında. Kafaya takılmaya bile değmezdi. Ki eminim bir çoğumuz da takmıyordur.

İnsan ömrü denilen şeyi, anahtar deliğinden süzülen bir dumana benzetirim çoğu zaman. Çünkü zamanın farkında olan herkesin dudağından, aynı cümlelerin döküldüğünü görüyorum.
Zaman ne de çabuk geçiyor..
Evet zaman geçiyor.
Delice geçiyor hemde.
Çılgınca geçiyor.
Durdurulamaz bir hızla geçiyor.
Öyle ya da böyle hep geçiyor.
En büyük aşklar üzerine edilen yeminleri unutturarak geçiyor.
Güzellik abidesi kadınları eskitip buruşturarak geçiyor.

Salondaki aynamızda sıktığım ergenlik sivilcelerimi düşününce, sanki daha dün gibi geliyor. Sonra yine aynı şeyi söylerken buluyorum kendimi. Zaman ne de çabuk geçiyor. 

Erdal Demirkıran adlı bir yazarın ''Sadece aptallar 8 saat uyur'' isimli kitabındaki sloganı hatırladım birden. Kitabını okumadım ama insanın ne kadar zamanını uyuyarak geçirdiğine dikkat çektiği belli. O yüzden beklemenin yanı sıra uyuyarak geçirdiğim saatleri de, zaman ne de çabuk geçiyor sözüne farkında olmadan ilave ettiğimi biliyorum.

Hayat sanki bir bekleyiş gibi geliyor bazen. Derken ardından Montaigne'nin o meşhur sözü geliyor aklıma :  ''Tüm günler ölüme gider, sonuncusu oraya varır'' Acaba sahiden de bu bekleyiş, sadece bir gün bir yerlerde ölmek için olabilir mi? Yaptığımız ve uğraştığımız onca şey, sadece bu bekleyişten biraz olsun kaçmak için mi? Ya da bu bekleyişe bir anlam kazandırmak için mi? İşte tüm bu soruları merak ediyorum.

Ellerime baktığım zaman, yaşayan bir canlı organizma olmanın verdiği garip bir hisse kapılıyorum. Bu hissin garip olması ise, büyüyüp gelişmekte olduğumu bildiğim gibi, aynı zamanda bedenimin çürüdüğünü de biliyor olmam. Ne diyordu Ahmet Kaya? Toprak olmak ne garip şey anne.

Zaman en güzel hediye sözünü belki de bu yüzden blog sloganım olarak sayfamın en üst tepesinde tutuyorum. Çünkü bunun farkına vardığım anda bile, zaman hayli geçmişti. O yüzden bir şeyleri bekleyerek geçirdiğim zamanların tümüne öfkeliyim bugün.

Sevgiliyi bekledik.
Otobüsleri bekledik.
Mektupları bekledik.
Sınavlardan gelecek olan notları bekledik.
Hastane odaları önünde hep bekledik.

Çiçekler baharı bekliyor, güneş sabahı ve ben doğmak için anne karnındaki dokuz ayımı. Bu zoraki bekleyiş, zamanın bize cilvesi sanki. Bir yerde anlıyoruz ama, beklememiz gerektiğini. En sonunda öğreniyor beklemeyi. Bekleye bekleye öğreniyoruz.

bebek ayakkabısı

Merhaba Gece, aramızda olan gizli birliktelikten hayli memnun olduğumu söylememe gerek yoktur diye düşünüyorum. Fakat seninde en az benim sana güvendiğim kadar, bana güvenmeni istiyorum. Çünkü ben de bu birlikteliğe sadık kalarak kimselere söz etmedim. Bazıları dedikodu çıkarmış. Neymiş efendim hava kararır kararmaz hep buluşuyor muyuz? Haftada bir buluşurken, bu nasıl iftiradır anlamadım. Hem buluşuyorsak kime neee? Kime ne zararımız var bizim? Ağzı olan konuşuyor işte. Milletin ağzı torba değil ki büzesin. O yüzden sineye çektim tüm bunları.

Saçlarına dizilmiş yıldızlara dokunurken, beni başkasıyla aldatır mısın diye korkuya kapıldım bir an. Sahi aldattın mı hiç beni, başkalarını da uyuttun mu koynunda benden önce? Ya da sus konuşma, hiç bir şey söyleme. Bana geldiğin ilk gün gibi sevdim ben seni. Geçmişinle yargılayacak değilim. Ama korkuyorum biliyor musun? Ya başkaları da seviyorsa seni, ya başkaları da bir yerlerde karanlığında sana yaklaşmaya çalışıyorsa?

Ama sen beni seviyorsun değil mi? Hem sevmemiş olsan, her gece söylemezdin bunu. Onca zaman beni bağrına basmazdın, hatta dinlemezdin bile. Sen sevmiyorsun diye tüm ışıkları kapatıp mum yaktım yine bak. Beni de alıştırdın zaten, artık normal zamanda bile mum ışığında oturuyorum.

Sana kahve yaptım Gece. Sormadım ama orta şekerli seviyordun değil mi? İçmezsen de canın sağ olsun, yenisini yaparım ben sana. Hem zahmet olur falan diye de düşünme lütfen. Sen sevdiğimsin benim.

Geçenlerde uyuyup kalmışım koltuk üstünde. Üstelik elbiselerimi bile çıkarmadan. O akşam yalnız uyudun belki ama, yorgundum işte ne yapayım. Öylece uyuyup kalmışım. Yoksa seni tek bırakmazdım. Ama biliyor musun, bu akşam çok güzelsin. Seni daha önce hiç böyle görmemiştim. Hayır hayırr gerçekten sürdüğün ruj ile ilgisi yok. Hep güzelsin sen. Ay ışığı saçlarında parlıyor resmen. Şöyle yan durur musun biraz foto alayım.

karanlık ve gece

yol fotoğrafı
Kendimi hayli yorgun hissediyorum. Aslında böyle miskin olarak güne başlamam. Neyse bari madem uyandım artık, aklıma gelmişken ocağa çayı koyayım ve çay hazır olana kadar balkondaki çiçekleri sulayayım. Dün geceden beri kafama takılan soru ile boğuşuyorum aslında. Fakat şu an için, sabah çayı ve güzel bir kahvaltıyı daha fazla düşünmek istiyorum. Hava da amma karlı, işin yoksa bu soğukta ekmek almak için dışarı çık. Ben mi fazla tembelim acaba? Yok canımm. Kendime haksızlık etmeyeyim haftanın altı günü 12 saat çalışıyorum. O kadarcık da nazlanmak hakkım. Sokaktaki insanlar belki deli diyecekler ama, o kar botunun bağcıklarıyla uğraşamam şimdi diye terliklerimle çıktım dışarı.

Bir ekmek ve iki yumurta almak için bakkala girdim. 
Her zamanki gibi yine hürmetkarlığı üstünde bakkal Eşref abinin. O söylemiyor ama ben biliyorum nedenini. Geçen ay tüm borcu kapattık ya yüzü gülüyor tabi. Başka neden olacak. Yoksa o asık suratına aşinalığım çoktur. Bir an ocaktaki çayı hatırlayıp hızla bakkaldan çıktım. Çorabımın ıslanacağını biliyordum ama, biraz da kendim kaşındım. Bu karda terlikle dışarı çıkılır mı arkadaş? Neyse hem değiştirecektim zaten. Kirli sepetine ha kuru gitmiş, ha ıslak ne fark eder ki? 

Kapı önüne geldim gelmesine ama, anahtarı almayı unutmuşum. Kapıyı da çektik iyi mi? Tüh ocakta yanıyor. Ne şapşal bir adamım ben. Altımda eşofmanlar, elimde bir ekmek ve yumurta, ıslanmış çoraplarımla kapı önünde kala kaldım. Ne yapsam ki? Belki bir merdiven bulurum ümidi ile açık olan pencere var mı diye dışarıdan kontrol ettim. Ama yok, ne gezer. Hem kış vakti bir evin penceresinin açık olması da tuhaf olurdu zaten. Açık olabilir mi diye düşünmek daha da tuhaf ya neyse. Ocak açık olmasa bu halimle gider bir çilingir çağırırdım ama, çilingirciyi de ara ki bulasın şimdi. Kapı ahşap olduğundan son çare kırmaya karar verdim. 

Bir an Metin Akpınar'ın Aslan Bacanak filmindeki kapı kırma sahnesi geldi gözümün önüne. Daha önce kapı kırma deneyimim olmadığı için, bende aynen öyle filmdeki gibi yapayım dedim. Beş-altı adım geriye çekildim ve hafif göğsümü şişirip sağ omuzumu öne çıkardım. Hızlıca koşarak kapıya daldım. Kırılmadı ama ramak kaldığını anladım. Çünkü anahtar yerindeki kapı dili vidaları gevşemiş ileri- geri boşluk oluşmuştu kapıda. İkinci kez geriye çıkıp öyle şiddetli vurmama gerek yoktu. O yüzden bende hemen kapı kolundan tutarak hafif omuz darbeleriyle kapıyı zorladım. En sonunda kapı daha fazla dayanamayıp dil kısmından kırılmıştı. Biraz masraf çıkardı ama olsun. Hemen mutfağa geçtim ve ocağı kontrol ettim. Neyse ki su kalmış çaydanlığın altında. Biraz daha su ekledim ve tekrar beklemeye başladım. 

Bir saniyeliğine yumurtaları düşündüm ve kısık sesle bir küfür dile getirdikten sonra, elimi cebime attım.  Yumurtaları montun cebine koymanın pek de akıl karı bir iş olmadığını anladım. Anlaşılan yalnızca kapıyı değil, yumurtaları da kırmışım. Ne berbat bir gün böyle. İyisi mi ekmek arası domates, salatalık falan yiyeyim. Hem yumurtayı hiç sevmem ben. 

Kahvaltımı yaptıktan sonra dün akşam edebiyat kulübü derneğinden almış olduğumuz yüce vazifeyi gerçekleştirmek üzere bilgisayarımı açtım. Sigara ve kahvemi aldığımdan en azından biraz da olsa, keyfim yerinde gelmişti. Dilaver'e Veda adında bir öykü yazmam gerekiyor. Fakat ne ve nasıl yazacağıma dair en ufak bir fikrim bile yok. Kahve bitimine kadar iki sigara bitirmiş, fakat tek bir satır bile yazamamıştım. Sonunda en iyisi ben bu Dilaver'i sokakta arayayım diye evden çıkmaya karar verdim. 

Dışarısı da amma soğuk, araçların çoğunda ise kar nedeniyle zincir takılı. Ben de mi bir zincir taksaydım acaba şu botların altına? Yine saçmalamaya başladım. İyisi mi şu şehir merkezinde olan parka yürüyeyim. Belki bir Dilaver'e rastlarım. 

Parkta pek insan yoktu. Gerçekten deli olmalıyım ki? Dilaver için bunca zahmete girdim. Fakat yine de gelip geçmekte olan insanları da Dilaver olabilir mi diye uzaktan gözlemliyordum. Mesela şu kestane pişiren seyyar satıcı, ya da şu kar selfiesi çeken çocuk. Yok yok. Seyyar satıcı daha çok Mülayim'e benziyor. Çocuk da olsa olsa Murat Boz çakması bir ergen. Böyle Dilaver mi olur Allah aşkına. Umutsuzluğa kapılmak istemiyordum ama Dilaver'i de bulabileceğimi pek sanmıyordum. Bir sigara yaktım sonra. İleride duran şemsiye satıcısı bey amcanın yanına yaklaştım. Adam ağzındaki sigara ile öylesine bütünleşmiş ki, yanan sigara sakalları ve bıyığı arasında kaybolmuştu. Üstüne başına bakılırsa da, çok fakir olduğu her halinden belli. Benimki de laf işte, bu karda kışta hangi varlıklı insan şemsiye satar ki? Yaşlıların çok konuştuğunu bildiğimden, konuya bodoslama dalmadan, sanki alacakmış gibi şemsiyeler ne kadar diye sordum. Bey amca bir yandan fiyatları söylüyor ama, ben nasıl konuya gireyim diye düşünüyorum. Sonrasında bir şeyler söylemem gerekiyordu. Elime en ucuzundan bir şemsiye alarak, ya amca bunlarda pek kaliteli durmuyor gibisinden bir söylemde bulundum. Bu fiyata bu kalite diye atladı hemen. 5 lira bir şemsiyeye çok mu diye de sitem etti iyi mi. 

İhtiyacım olmamasına rağmen o 5 liralık şemsiyelerden birini aldım. Parayı uzatırken de o muhabbetin devam edebilmesi için, eee amca memleket neresi diye sordum. Sivas diye yanıt verince, hiç fırsat vermeden nasıl soğuk mu oralar diye ikinci sorumu ardından yapıştırdım. Bey amca gelen sonraki müşteri ile ilgilenirken, beni de duymamazlıktan geldi. Doğrusu biraz içim burkuldu ama, kendimi onun yerine koyunca, her şemsiye alanla böyle sohbet etsem, şemsiyeyi alan adamın kafasında kırardım diye düşündüm. O yüzden de neyse amca hayırlı işler diyerek oradan uzaklaştım. 

Demek ki, bu Dilaver bir şemsiye ya da kestane satıcısı değil. Parkta oyalanmayı bırakıp, yol üstünde bir kafeteryaya girdim ısınmak için. Üstümde pek para olmadığından milli içeceğimiz olan, çay söyledim garsona. Neden bu kadar tribe girdim açıkçası bilmiyorum. Dilaveri'i bulamadım ama en azından çabaladım derim yarın sabah. Hocada varsın parmakla göstermeyi versin beni. Garson çayımı masaya bıraktığında, o eşek arısı sokasıca dilimi tutamayıp garsona sordum. Pardon Dilaver adında bir tanıdığınız var mı? Anlamadım abi pardon deyince de, iyice saçmalamış olduğumun farkında varıp, yok bir şey sesli düşünüyordum sadece deyip geçiştirdim. 

Havanın kararmasıyla içmiş olduğum üç bardak çayın hesabını ödeyerek kafeden ayrıldım. Saat hayli geç olmuştu. Yürüyecek takatim de kalmamıştı açıkçası. Otobüs durağına giderek beklemeye başladım. Yaklaşık kırk dakika bekledikten sonra, o otobüsün gelmeyecek olduğunu anladım. Kaldık mı şehrin göbeğinde böyle. Taksiye bineyim desem param çıkışmaz. Öyle ağız eğip minnet etmekte huyumda yok. Üstelik Dilaveri'i de bulamadım. Teselli bulduğum tek şey, eve kadar yürürken içebileceğim kadar sigaramın olmasıydı. O yüzden ilk sigaramı çıkardım ve hadi bakalım tabana kuvvet diyerek evin yolunu tuttum. Kara her bastığımda o çıkan ses hoşuma gidiyordu ama bir yandan da soğuktan gebermeden eve varayım diye çabalıyordum. 

Bir yandan yürüyor, bir yandan da Dilaver'i düşünüyordum. Karda öylesine cesur adımlarla ilerlemek her babayiğidin harcı değildir amma, bu cesaretten ziyade düşme korkusuymuş meğer. Popo üstü yere çakılana kadar bunun farkına varamamıştım. Fakat düşünce iyice sinirlendim. Ulan Dilaver bunların hepsi senin yüzünden başıma geldi. Sabahtan beri başımda kara bir musibet gibi dolaşıyorsun. Sonra durup gülümsedim. Hatta kahkaha atmaya başladım. Çünkü bir an sakın bu Dilaver ben olmayayım diye kendimce söylendim. Tabii yaa. Dilaver'in kendim olabileceği, hiç aklıma gelmemişti. Doğru doğru Dilaver benim. 

Ayağa kalktım ve montumun arkasına yapışan karları elimle temizledim. Sonra da neşeyle yola devam ettim. Yüzümdeki o salak gülümseme yol boyunca devam etti. Durmadan da kısık bir sesle tekrar ediyordum. Dilaver benim. Dilaver benim. Benim adım Dilaaaver. Fakat Dilaver'e bir veda etmem gerekiyor. O yüzden bunca olan kötü şeyden sonra, bugün Dilaver olan kendime veda ettim ben de. Eve varır varmaz da bilgisayarımı açtım ve hikayemi yazmaya başladım. 

Dilaver'i ararken Dilaver olduğunu anlamak..

masa saati


07:00 
Her zaman olduğu gibi çalmakta olan alarm sesi ile karanlık bir güne uyandım. Karanlık diyorum çünkü, güneş almayan bir odam olduğu için, uyandığımda hala geceymiş hissine kapılıyorum. Aslında dün gece geç yattığım için, sabah da kalmakta zorlandım bugün. Denk gelenler var mıdır bilmiyorum ama, çok gerekliymiş gibi bir kaç haftadır devam eden bir radyo yayını yapmaya başladım. Tabi ki, teknik konularda yeterli olmadığımı bildiğim için ve bir şeyleri öğrenmeye zamanım olmadığı için, radyo yayınına da bodoslama bir giriş yaptım desem yeridir. İtiraf etmek gerekirse de, ilk başlarda hiç tanımadığım insanların beni dinlemesinden rahatsız olur muyum diye endişeye kapılsam da, gün içinde hiç tanımadığım insanlarla bile en az elli telefon görüşmesi yaptığımı düşünerek, kendimi bu duruma psikolojik olarak biraz da olsa hazırladım.


07:15 
On beş dakika önce çalan alarmı, ikinci kez ertelemek için henüz beş dakikam olduğunu biliyorum. Çünkü alarm hatırlatmalarını, on dakikada bir olarak ayarlamıştım. Sabahın bu karanlık ve erken saatinde, gece keşke erken uyusaydım diye kendi kendime söylenerek yerimden kalktım ve üzerimi giyinmeye başladım. Odamın soğuk olması nedeniyle hafiften titreyerek zoraki de olsa hazırlandım. Gece hohhh yapınca ağzımdan çıkan buharı, gündüz göremesem de, odam hep soğuktur benim.  

7:30 
Evden her çıkışımda kendime şu sözü ısrarla söylüyorum. İyisin iyi. Bu gün de iyi olacak. Kendini motivenin en ucuz hali bu olsa gerek. Sonra ardından sokağın köşesine kadar koşuyorum. Bu koşu 1 dakikalık bir zaman dilimini kapsıyor. Sonra derin nefesler. Nefes al-Nefes ver. huhhh. Caddeye vardığımda göz ucuyla yolun sonuna doğru, otobüsün gelmekte olup olmadığını kontrol etmek için bakıyorum. Eğer görünürlerde yoksa, simitçiye uğrayıp ayak üstü bir şeyler atıştırıyorum. 
-Ne vereyim abii. diyor simitçi dükkanındaki tezgahtar adam. 
Bir poğaça peynirli. 
Aslında güne hep bir adet poğaça ile başlarım. Arada bir değişiklik yaptığımdan, sigara böreği de alıyorum. Tezgahtar adam da bu değişikliği bildiğinden soruyor zaten.  

7:35-40
Bir yandan simitçi ile laflıyor, bir yandan da gözüm dışarıda gelecek olan otobüsü bekliyorum. Derken sarı renkli halk otobüsü beliriyor. Otobüsümü görür görmez yolun karşısına geçiyorum. Fakat gelip geçmekte olan arabaların çok hızlı olmaları nedeniyle, yolun altından tünel kazarak geçiyorum karşıya. Neyse ki otobüse bindiğim için kendimi şanslı hissediyorum. Zira arkasından koşup ısrarla binmek istediğim zamanları düşününce, önümde duran otobüsün büyük nimet olmadığını söylemek nankörlük olurdu.

08:05-10 
Bu saatlerde işe başlamış oluyorum. Bir bardak ince belli bardak ve dün geceden sarmış olduğum tütünle güne başlıyorum. Uyanamamış olmanın sersemliği yüzüme öyle yansımış olmalı ki, aynada kendimi görünce bir iki tokat atasım geliyor. Sonrasında ise akşama kadar bir şeylerle uğraşıp duruyorum. İş beni bitiyor, ben işi. 

19:40 
Genellikle bu saatlerde çok sevdiğim iş yerimden ayrılmak zorunda kalıyorum. Tekrar otobüs durağına gidiyor ve otobüsün gelmesini bekliyorum. Bazen çabuk gelse de, bazen de yirmi dakika kadar, beklemek zorunda kalıyorum. Yirmi dakika da yolcuğum sürse ortalama 20:30 - 20:40 gibi evde oluyorum. 

Eh madem eve geldim o halde artık üstümü değişip sofraya oturma vakti geldi. Sofraya oturup yemek yiyorum ve akreple yelkovanın birbirini kovaladığını görüyorum. Çünkü saat 21:30 - 22 olmuş oluyor neredeyse. Eh artık günün geri kalanında  kendim için bir şeyler yapabilirim diye seviniyorum. 

Gerçekten de gülüyorum ağlanacak halime. Sonrasında bu monotonluktan nasıl kurtulurum düşüncesi içinde farklı arayışlar içine giriyorum.. Hadi biraz bloguma göz atayım, hadi biraz yayın yapayım derken, gözlerimi ağırlaştıran o tatlı yorgunluğa teslim ediyorum bedenimi. Uyuyorum.

07:00 
Her zaman olduğu gibi çalmakta olan alarm sesi ile...

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe