Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Aralık 2016 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

2. Blog yazarları Çalıştayı
29 Aralık 2016 Perşembe günü ‘İnterneti bloglar kurtaracak’ temasıyla; İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi'nde gerçekleştirilen 2. blog yazarları çalıştayı için davet edildiğim halde gidememiş olmam açıkçası içimde biraz burukluk yarattı. Fakat her zaman olduğu gibi bu kez de çözümü yazmakta bulup, neden uzaktan katılmayayım ki dedim kendime. Bu yüzden Blog Çalıştayı'nın belirlemiş olduğu konu başlıkları dahilinde düşüncelerimi anlatabileceğim bir yazı hazırlamak istedim.

Blog Çalıştayı 2 Konu Başlıkları ve düşüncelerim :


⡧ Blogun tanımı nedir? Nasıl daha işlevsel hale getirilebiliriz?

Blog, insanların duygu ve düşüncelerini soyut olmaktan çıkarıp, somut olarak hayata geçirmesidir. Resim yapmak ya da bir şarkı bestelemekten farksızdır. Fakat nasıl ki resim yapanlar kullanacağı renkleri, renk paletinden özenle seçiyorsa, blog yazarları da düşüncelerini aktarırken bunu yapmaktadır. Daha işlevsel bir hale gelmesi için öncelikle internet kullanıcılarına tüketmekten ziyade üretmenin daha ön planda olduğunu, düşüncelerini özgürce ifade edebilmelerinin mümkün olabildiğini anlatmamız gerekir.

⡧ Blogların başarısını sürdürülebilir hale nasıl getirebiliriz?

Başarı kolay elde edilebilir bir şey değildir. Bloglar her ne kadar kişisel olarak ön planda olsalar da, blog yazan insanlar olarak bir topluluğu oluşturmaktadır. Bu yüzden, her ne kadar devamlı içerik üretilse de, diğer bloglarla da iyi bir iletişim içinde olmaları ve fikir alışverişinde bulunmaları şarttır. Fakat öncesinde kendimizin de ortaya bir şey koymuş olması gerekir. Buna zaman ve emek diyoruz. Bu zaman ve emeğin karşılığını, zamanla çok okunan ve aranan bloglardan biri olduğumuz zaman anlarız. Ancak bu yükselme ile gelen sevinç, pek uzun sürmeyebilir. Çünkü bir blogun başarısını sürdürebilmesi en başta o blogun devamlı olarak güncellenmesi ile mümkündür.

⡧ Blog yazarlarının blog türlerinden herhangi birinde uzmanlaşması gerekli mi? (Moda blogu, yemek blogu)

Buna aslında hem evet, hem de hayır diyebiliriz. Evet diyorum çünkü, eğer iş hayatı ile ilgili blog yazmayı seviyorsam ve blogumu bu alanda açtıysam nitekim insanlar da, bu beklenti ile blogumu ziyaret edeceklerdir. Onları hayal kırıklığına uğratmamak adına kendimi açmış olduğum bu alanda geliştirmem gerekir. Bu yüzden evet diyebilirim.
Hayır dememin nedeni ise; gündelik ve yelpazesi geniş olan konularla ilgili blog yazıyorsam, uzmanlaşmama gerek yok diye düşünürüm. Çünkü orası benim çöplüğümdür. Önemli olan tek şey ise, bir şeyler yazıyor olmamdır.

⡧ Hangi blog türünde daha hızlı ilerlenir. Kalıcı başarı nasıl sağlanır?

Kişi blog açmadan önce bir hedef belirlediyse ve bu hedef sadece hızlı ilerlemekse, trend konularla ilgili içerikler üretebilir. Fakat bugün kendi kişisel duygu ve düşünceleri ile amacı hızlı ilerlemek olmasa da belirli bir konuma gelmiş ve bu konumla birlikte güzelde bir başarı sağlamış bloglar görüyoruz. Bu yüzden hızlı ilerlemekten ziyade, sağlam adımlarla ilerlemenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Ardından gelecek olan başarı ise kesinlikle kalıcı bir başarı olacaktır.

⡧ Bloglarda özgün içerik nasıl oluşturulur? Kaliteli içerik oluşturmanın bir kuralı var mı?

Özgün içerik hepimizin bildiği gibi benzersiz içeriktir. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış sıfır km bir yazı demektir. Tıpkı bu yazı gibi. Fakat ilk satırdan son satıra gelene kadar o özgün içerik dediğimiz standart çizginin dışına istemeden de olsa çıkarız. Örneğin bu yazıyı yazabilmek için kopyalamış olduğum başlıklar gibi. Fakat yine de bu yazının özgün olmadığı anlamına da gelmiyor. Kaliteli içerik için ise şunları söyleyebilirim : Aslında özgün içerik ve kaliteli içerik arasında bir bağ vardır. Her özgün içerik kaliteli değildir ama, her kaliteli içeriğin birinci kuralı özgün olmasıdır. Buna en güzel örnekte İngilizce metinleri alıp Türkçeye çevirmektir. Konunun özgün olduğunu düşünürsünüz ama benim için değildir. Bu yüzden kaliteli de değildir. Bir yazının kalitesi neye göre ölçülüyor ayrıca size sormak isterim. Google gözündeki değeri mi? Tıklanma ve aranma oranı mı? Bu tür istatistiklerin her zaman doğruyu yansıtmayacağını düşünüyorum çünkü. Eğer kendinize bu içeriğim kaliteli ve özgün oldu diyebiliyorsanız işte o içerik gerçekten özgün ve kalitelidir. Çünkü çoğu yazımda özgün olsa da, pek kaliteli bir içerik değil itirafında bulunuyorum.

⡧ Blog takip etme / okuma kültürü internet kullanıcılarında nasıl yerleştirilir?

Hala blog ne sorusuyla karşılaştığımızı düşünürsek blog takip etmeyi bir kenara bırakıp insanlara biraz blog nedir? den bahsetmemiz gerekir. Bu konuda bireysel olarak, kendi çapımızda yapacağımız çalışmalar, pek de ses getirmeyeceğinden, konuyu daha büyük mecralara taşımalıyız. Örneğin her kitap yazarının bir blogu olsaydı, bugün kitap okurlarının bir çoğu, aynı zamanda blog kavramını öğrenmiş ve belki de bir blog yazıyor oluyordu.

⡧ Dünya çapında gündem oluşturabilecek değerde içerik üretmek nasıl mümkün olabilir?

Aslında cevabı içinde olan bir başlıktır bu. Çünkü Dünya çapında içerik üretmek için, öncelikle Dünya'da neler olup bittiğinden haberdar olmanız gerekiyor. Geçenlerde denk geldiğim bir haber, çitaların neslinin tükenmekte olduğundan bahsetmiş. Habere göre şu anda 7100 tane kaldığı da ayrıca belirtilmiş. Dünya üzerinde yaşamakta olan bir neslin, tamamen yok olmasından bahsediyoruz. Bu konu önemsiz olabilir mi? Ya da yayılmakta olan ölümcül bir hastalık hakkında, nasıl önlem alınır şeklinde bir içerik oluşturmamız, Dünya çapında olabilir. Bu tamamen olaylara bakış açınız ve yazmayı seçtiğiniz konu ile alakalıdır.

Günümüzde bloglar medyanın ve gündemin neresinde?Medyanın kendi içinde bilinir bir yanı olsa da (gazeteciler, köşe yazarları), okuyucuya aksettirilmiş bir yanı yoktur.

⡧ Bloglar can mı çekişiyor yoksa yeniden yapılanması mı gerekiyor?

Blog açmanın ardından, her blog yazarının girmiş olduğu sancılı bir dönem var. O da yazacak konu bulamamak. Yeniden yapılandırma anlamında hali hazırda bulunan blog yazarlarına yol gösterici niteliğinde faydalı içerikler üretilebilir. Tabi blog yazan ve blog yazarı geçinen o kadar blog var ki, her konuda bir fikri olan, insanları yanlış yönlendirenler de olacaktır. Bu yüzden işinin ehli yazarların dikkate alınması gerektiğini düşünüyorum.

⡧ Blog yazmanın asıl nedeni keyfi mi, yoksa ünlü olmak mı?

Ünlü olmak için blog yazılmaz, fakat blog yazdığınız için ünlü olabilirsiniz. Amacı ünlü olmak gibi anlamsız bir nedenle blog yazmaya başlayanlar, nitekim kaçınılmaz son olarak bu işlerin böyle yürümeyeceğini de anlamış olacaklardır.

Üniversite öğrencilerinde blog yazarlığı kültürünü geliştirmenin önemi (İnternette tüketen taraftan üreten tarafa geçiş.)

Üniversite öğrencileri toplumun genç ve okuyan kitlesini oluşturduğundan, onlara yönelik yapılacak çalışmalar ve projeler, inanıyorum ki olumlu yönde geri dönüşte sağlayacaktır. Çünkü bilinçli, aktif ve önemli bir kitle olarak gördüğüm üniversite öğrencilerinin bir projeye katkıda bulunması, sadece blog yazarlığı alanında değil, her alanda taze kan demektir.

⡧ Belli bir uzmanlık çerçevesinde istikrarlı içerik üretimi sağlamada zorluk aşaması

Burada sıradan bir blog yazarlığından bahsetmiyoruz aslında. ''Belirli bir uzmanlık alanında'' derken çemberi hayli daraltmış durumdayız. Örneğin; (çocuk eğitimi ya da iş hayatı ve kariyer) ile ilgili blogları ele alalım. Her iki blog da, birbirinden farklı konularda içerik üretiyor. Fakat her ikisi de aynı zamanda, ürettiği içeriklerin dışına çıkmaması gerektiğini iyi biliyor. Çemberin daralması derken, kastettiğim de buydu. Bu yüzden, bu daralmış çember baskısına maruz kalmadan, uzmanlık alanlarında içerik üretmeye özen gösteriyorlar. Yeni içerik üretirken bugün şunu yaptım, yedim, gezdim değil de, araştırma ve öğrenme süreci içine giriyorlar. Çünkü anlatacakları şeyi önce kendilerinin sindirmiş olması gerekiyor.  Bu da işin en zor kısmı.

⡧ Deşifre olma (Özellikle gizli yazarlı bloglar için)

Bir gün muhtemelen gerçekleşecek olan bir hadise için fazlaca tutarlı davranıp, deşifre olma korkusuyla yaşamaya gerek yok diye düşünüyorum. Kendim her ne kadar çıplak yazar adı ile yazsam da, beni tanımak isteyen insanlara adımı, yaşadığım şehri ve mesleğim gibi şeyleri açıklıyorum. Ama tabi bu bir seçimdir, her seçim de saygı duyulmayı hak ediyor bence. Ayrıca kişinin anonim bir kimlik kullanarak blog yazmasının da çok çeşitli nedenleri olabilir. Örneğin bir polis memuru adını açıklamadan blog yazabilir.

⡧ Blogların okunma oranının hızla düşmesi

Bu konuda herhangi bir istatistik incelediğimi hatırlamıyorum. Fakat okunma oranlarının gerçekten düştüğüne eminim. Bunun elbette genel geçer bazı nedenleri var. Birincisi, kan emici vampir gibi internet kullanıcılarını sömüren sitelerdir. Aklınıza şu anda hangi sitelerin geldiğini biliyorum. Evet işte o siteler. Çünkü saatler harcanarak üretilmiş bir içeriği, bir kaç satır söz ile haber gibi paylaşmak daha kolaylarına geliyor. Tüketici de, sizin uzun uzun yazmış olduğunuz içeriğinizi okumak yerine, o bir kaç satırlık yazıyı okumayı tercih ediyor. Bu da okunma oranlarını etkiliyor.
İkincisi ise, sosyal medya siteleri. Paylaşımların deli gibi aktığı insan sürüsü kaynayan bir yer varken, neden girip blog okuyayım diye düşünüyor belki de insanlar. Düşünmeyenler de vardır ama, çoğunluğun sosyal medya etkisi altında kaldığını düşünüyorum.

⡧ Okuyucu (ziyaretçi) katılımının düşüklüğü (Yorum azlığı)

Her blog yazarının belki de en çok dert yandığı konulardan birisidir bu. Ama burada değinmek istediğim önemli bir husus var. Bazı bloglar ''yorum yapana yorum yapmak'' düşüncesinde hareket ediyor. Bu da onları içerik ürettikleri anda bile, faydalı bir içerik üretmek yerine, diğer blog yazarları için içerik üretmek durumuna sokuyor. Halbuki internet denilen bu geniş ağın, nerelere kadar uzandığını bir kez hayal etseler, bu saplantıdan kurtulabileceklerini biliyorum.

Diğer yandan yorumlar, bir yazar için elbette motive edicidir. Fakat yorum azlığının da, bir çok yazarı yazmaktan soğuttuğu bir gerçek vardır ortada. Bu konuda ise tek diyeceğim, lütfen buna izin vermeyin, hatta bunu kendinize yapmayın. Kale gibi dimdik ayakta durmanızı ve her ne pahasına olursa olsun yazmaktan vazgeçmemenizi diliyorum.

⡧ SEO rekabeti

SEO adını ilk duyduğumdan beri, insanda huzursuzluk yaratan bir yanı olduğunu inkar edemem. Çünkü olmasaydı bu kadar rekabette olmayacaktı. Çünkü olmasaydı seocular, seo paketleri, seo çalışmaları da olmayacaktır. Açıkçası bu rekabetin can sıkıcı ve gereksiz olduğunu düşünüyorum.

⡧ İçerik üretiminde istikrarsızlık

Çok olağan bir durumdur bu. Biraz da bisiklet sürmeyi yeni öğrenen bir çocuğun, düşüp dizini yaralamasına benzetiyorum. Hep koşmak olmaz, ara sıra yürümek, hatta oturmak ve beklemekte lazım. Ama biz emeklemeden koşmayı istediğimiz için hep düşüyoruz. Bu da bizi blog yazmaktan soğutuyor. Bir şair sizce, eline kağıt kalem alıp, hadi bir şiir yazayım diye mi yazmıştır şiirlerini? Yoksa belirli bir duygu birikimi içinde, ortaya çıkmış bir patlama mıdır şiir dediğimiz şey? Ama bunlardan daha da önemli bir şey vardır. O da blogunuzla aranızda olan bağınızdır. O yüzden bir blog yazarı önce blogunu, sonra da yazmayı sevmeli. Gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelecektir.

⡧ Kullanmadıkları ürünlerin bile tanıtımını yapan blog yazarları yüzünden internet kullanıcılarının blog yazarlarına olan güveninin zedelenmesi

Güven, belki de blog yazarlığındaki en önemli husulardan biridir. Zira okuyucu ile yazar arasındaki bağ, bu güven duygusu ile oluşur. Eğer bu güven duygusu sağlanamamışsa, ya da bir nedenle sarsılmışsa, sonrasında üreteceğiniz hiçbir içeriğin de okuyucu gözünde hiçbir değeri kalmayacaktır. Blog yazarlarının, popülerlik ve çok okunma hırsı ile böyle bir duruma düşmesi, açıkçası bana aptalca geliyor. O yüzden bu tür çabalar içinde olan blog yazarlarına, yol yakınken yapmakta oldukları şeyden vazgeçmelerini tavsiye ediyorum.

⡧ Blog yazarlarına basın kartının verilmemesi

Bu bahsettiğiniz şeyin, görünen köy kılavuz istemez sözüne dayanarak bir hayal olduğunu üzülerek söylüyorum. Çünkü istek ve talepler doğrultusunda verilecek olan bu kartlar için henüz çok erkendir. Aynı zamanda kötü amaçlı kullanmak isteyenler de mutlaka olacaktır. Hem basın kartı verecek olan ilgili kuruluş ve makamların blog yazarlığı hakkında pek bilgi sahibi olduklarını da düşünmüyorum açıkçası. Belki de bir fikirleri vardır ama kime verip-kime vermeyeceğiz diye çelişki içinde olduklarından, vermemeyi daha uygun görmüşlerdir.

⡧ Blog yazarlığını hobi mi yoksa meslek olarak mı yapıldığının karıştırılması

Blog yazarlığının meslek olarak nitelendirilmesi için, öncelikle toplulumuzda blog kültürünün belirli bir konuma sahip olması gerekiyor. Blog yazarak para kazanabilirsiniz, fakat öncesinde bu işin meslek olarak insanların bilincinde yer edinmesi gerekiyor. Biraz da sizin o işi ne amaçla yaptığınızla alakalı bir durumdur bu. Zira hem hobi olarak hem de, meslek olarak görenler vardır. Ama şu an için bir meslek olarak görülmesi bana mantıklı gelmiyor.

⡧ Hem internet kullanıcılarının hem de blog yazarlarının, YouTube, Instagram gibi diğer sosyal medya mecralarına kayması

Aslında kayılmış bir taraf göremiyorum ben. O yüzden bu sosyal mecraların hiç olmaması durumunda ne gibi farklılıklar olur diye düşünmek gerekir. Örneğin instagram, çok geniş bir kullanıcı kitlesine sahip olması nedeniyle blog yazarları da, bir blog yazarı olarak bu kitlede bulunmak istiyor. Getirisi illa ki olacaktır çünkü ve herkes bunun bilincinde.

⡧ Her blog yazarı aynı zamanda YouTube’da da olmalı inancı

Tamamen yanlış bir düşünce ile yola çıkan blog yazarlarının, aldığı yanlış kararlar neticesinde açtığı youtube kanallarını desteklemiyorum. Çünkü gördüğüm ve kanalı olan bir çok blog yazarının sadece hesap açmak için, youtube de olduğunu görüyorum. Halbuki faydalı içerikler üreterek, ürettiği içerikleri çektiği özgün videolarla destekleyen blog yazarları en doğru olanını yapmaktadır. İşi kuralına göre oynuyorlar.

⡧ Daha fazla okunma, daha fazla trafik, daha fazla ziyaretçi çabası.

Hevesle açılmış bir blogun, bir müddet sonra kapanmasıyla sonuçlanan bu durumu hala bazılarının anlamamasını ve anlamakta çaba göstermemesini garipsiyorum. Çünkü bu tür çabalar içinde olan yazarlar, bir müddet sonra yukarıda bahsetmiş olduğum blogla olan o gönül bağını da koparıyor. Hatta sanki blog dile gelip isyan ediyor o yazara. Yazar da bu kopma sürecinde, daha fazla ziyaretçi ve trafik gibi konulara odaklandığından, ortaya samimiyetsiz yazılar çıkıyor. Prensip olarak edindiğim ve inandığım bir söz vardır o yüzden.  Kitle yazarı değil, yazar kitlesini yaratmalı.

Teşekkürler
Çalıştaya dahil edilen konu başlıklarını cevaplamak benim için gerçekten de çok keyif vericiydi. Uzaktan katılımla konu ile ilgili düşüncelerimi aktarabildiğim için de mutluyum. Başta bu organizasyonu düzenleyen değerli blog yazarı arkadaşlarım olmak üzere, katkıda bulunan herkese teşekkürlerimi iletiyorum. 

Doğru bilgiye ulaşmak
Her birimiz doğruyu bulmak isteriz. Bu uğurda göstermiş olduğumuz tüm çabaların bizi tatmin noktasına ulaştırdığını düşündüğümüz anda, kendimizi doğruya ulaşmış varsayarak, arayış eylemine de bir son veririz. Buz dağının görünen yüzüne bakıp, altındaki derinliği görebilmek için öncelikle o suya kafamızı sokmak gerekir. Fakat daha da öncesinde, o doğruya gerçekten ulaşıp ulaşmamayı istiyor muyuz? bunu bilmemiz gerekir. Çünkü herhangi birisi size, o derinliğin kaç mt. olduğundan bahsedebilir. Buna inanıp, araştırmayı sona erdirdiğiniz anda, kendi doğrularınızı değil, başkalarının doğrularını benimsemiş olursunuz.

Bugün dünyaca ünlü profesör ve bilim insanlarının, uzun uğraş ve emek harcamaları neticesinde, delilleri ile açıklık getirdiği bir çok bilgiyi benimseyerek doğru kabul ediyoruz. Çünkü araştırmak ve bir şeyi yeniden öğrenmek için, ya gerekli vakti bulamıyoruz ya da işin kolayına kaçıp gerek görmüyoruz. Hem atomu yeniden parçalamaya ne gerek var ki! Ya da DNA zincirini yeniden keşfetmeye! Çünkü bilimsel olarak kanıtlanmış bir bilginin doğruluğunu, sadece yeniden teyit etmektir bu. 

Fakat günlük yaşantımızda karşılaştığımız ve küçük diye önemsemeyip araştırmadığımız o kadar çok doğrumuz var ki, hayatımızı o doğrular ile yaşarken bir kerecik bile şüphe duymuyoruz. Örneğin birisi size spider-man karakterinin doğru ve gerçekte yaşayan bir karakter olduğunu söylüyor ve buna inanıyorsunuz. Uzun yıllar sonra da sadece bir çizgi film karakteri/marvel kahramanı olduğunu öğreniyorsunuz. Kendinizi o anda nasıl hissedersiniz? Kandırılmış bir aptal gibi mi? Sadece böyle olsa iyi, daha da kötüsü neden bir kaynak sormayıp inandım, ya da neden kendim doğrudan inanmak yerine araştırmadım diye kendinize kızıp suçluluk hissedeceksiniz. Başkasının size vereceği cezadan daha ağır bir cezadır bu suçluluk duygusu. Belki de bir hiç uğruna, hayatınızı boşa geçirdiğinizi düşüneceksiniz. Çünkü doğru sandığınız şey belki de bir spider-man karakteri değil de, hayatınızı önemli ölçüde değiştirecek olan, daha büyük bir şey olacak ve siz ağır bedeller ve pişmanlıklarla yüzleşmek zorunda kalacaksınız o doğru karşısında. 

Bir doğruya ulaşmak, her zaman zordur. Kolay gibi görünür fakat değildir. Bu yüzden doğru bilgiye ulaşma süreci olarak gördüğüm bir süreçten söz etmek istiyorum sizlere. O zaman çok okuyan mı, yoksa çok gezen mi bilir? sorunsalını da kenara atmanız gerektiğini de daha iyi anlayacaksınız.

düşünmek

Ne-Neden-Nasıl sorusu felsefenin temel yapı taşıdır. Her zaman sizi araştırmaya ve öğrenmeye teşvik edecek yegane soru olduğu gibi, yaşadığınız hayatta da prensip edilesi bir sorudur. Eğer düşünce olmasaydı, merak olmazdı ve eğer merak ya da ilgi oluşmasaydı, öğrenme de olmazdı. Bu yüzden bizi öğrenmeye ve araştırmaya iten ve bunu tetikleyen en önemli şeyin, ne-neden-nasıl sorusu olduğunu aklımızın bir köşesine not etmemiz gerekir. Bizler hazır bilgiye konmayı o kadar alışkanlık haline getirmişiz ki, kaynak araştırma gereği bile duymuyoruz çoğu zaman. Bu nedenle öğrendiğimiz şeyin, belki de koca bir yalandan ibaret olduğu gerçeğini hiçbir zaman göremiyoruz.

Okullarda bize ne öğretiliyor ya da diğer bir soru biz öğretilenlerden ne kadarını alıyoruz?
Bu soruyu gerçekten merak ettiğim için soruyorum.
Çünkü etrafıma baktığımda amacı sadece iyi bir kariyer, yüksek maaşlı bir iş, ya da sadece diploma alma çabası içinde bocalayan insanlar görüyorum. Çünkü bilgiyi sindirmek adına hiç bir şey yok. Hatta kim 500 bin ister gibi yarışmalara katılıp, havalı havalı şu bölümü bitirdim ya da şu üniversitede okuyorum diye gelenlerin, içi boş bir kütük olduğunu çoğu zaman görüyoruz. Çünkü amaç sadece o sınavı geçmek ve o diplomayı almak, ya da sadece askerliği kısa dönem yapabilmek. Ama temelde öğrenilmiş hiçbir şey yok.

eğitim sistemi



Einstein'in bahsettiği şeyde tam olarak budur. Bir doğruyu öğretmek yerine, bir doğruya nasıl ulaşmak gerektiğini öğretmek. 

Örneğin; yabancı dil öğrenmek için çok farklı yöntemler vardır. Kimisi Livemocha gibi internet sitelerini tercih ederken, kimileri alt yazılı film izlemeyi tercih eder. Fakat bu her iki yöntemde tek ve doğru olan sorunun cevabıdır. Yabancı dil nasıl öğrenilir? Bu yüzden başta öğretilmesi gereken de, yabancı dilin kendisi değil, onun nasıl öğrenilmesi gerektiğidir.

Herkesin doğru kabul ettiği bir şeye, sorgulamadan doğru demek ne kadar doğrudur?

Sanırım hepimiz en çokta burada hata yapıyoruz. Sürü psikolojisi denilen durumda bundan ibarettir. 
Aslına bakarsanız onun doğrusu, benim doğrum, sizin doğrunuz düşüncesi de tamamen yanlış bir düşüncedir. Çünkü doğru yalnızca bir tanedir. Bakış açısına göre farklılık gösterdiğini savunsanız da, kişiye göre göreceli değildir. Bu yüzden Dünya'nın neresine giderseniz giden bir üçgenin iç açılarının toplamı her zaman aynıdır.

Sokrates'in doğruluk için üçlü filtresini ele alalım :

Eski Yunanda, Sokrates bilgiyi saklaması sebebiyle saygıdeğer bir ün yapmıştı. Bir gün Sokrates bir tanıdığına rastladı ve adam ona dedi ki; Arkadaşınla ilgili ne duyduğumu biliyor musun? Bir dakika bekle” diye cevap verdi Sokrates. Sonra şöyle devam etti.
Bana bir şey söylemeden evvel senin küçük bir testten geçmeni istiyorum.

Buna “Üçlü Filtre Testi” deniyor.
Üçlü Filtre mi?
“Evet’’ diye devam etti Sokrates. Benimle arkadaşım hakkında konuşmaya başlamadan önce, bir süre durup ne söyleyeceğini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Üçlü filtre testi dememin sebebini birazdan anlayacaksın.
Şimdi birinci filtre, “Gerçek Filtresi.” Bana birazdan arkadaşım hakkında söyleyeceğin şeyin tam anlamıyla gerçek olduğundan emin misin?
Hayır, dedi adam.

Aslında bunu sadece duydum ve... ‘’
Tamam, dedi Sokrates. Öyleyse, sen bu söyleyeceğin şeylerin gerçekten doğru olup olmadığını bilmiyorsun.
Şimdi ikinci filtreyi deneyelim, “iyilik Filtresi.” Arkadaşım hakkında bana söylemek üzere olduğun şey iyi bir şey mi?
Hayır, tam tersi...
Öyleyse, diye devam etti Sokrates, O’nun hakkında bana kötü bir şey söylemek istiyorsun ve bunun doğru olduğundan emin değilsin.
Fakat yine de testi geçebilirsin, çünkü geriye bir filtre daha kaldı. “İşe yararlılık filtresi.”
Bana arkadaşım hakkında söyleyeceğin şey benim işime yarar mı?
Adam hayır, pek değil diye cevap verdi.
“İyi” diye tamamladı Sokrates.
Eğer, bana söyleyeceğin şey doğru değilse, iyi değilse ve işe yarar değilse bana neden söyleyesin ki?
Sokrates'in bu üçlü filtre ile anlatmak istediği, bir bilgiyi doğru olarak kabul etmeden önce, kendi doğruluk sınırlarımız içine kabul etmememiz gerektiğidir. Hatta onu bir süzgeçten geçirip, öyle kabul etmemizin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır. Böylece yalan ya da yanlış bilgilerden biraz da olsa arınmış, yaşadığımız hayatı biraz da olsa, daha gerçek yaşamamız gerektiğini anlamış olacağız.

Ayrıca ilginizi çekebilir  Öğrendiklerinizi sorgular mısınız? 

muhasebeci
Her zaman şuna inanmışımdır : Ne iş yaptığınız değil, o işi kiminle yaptığınız önemlidir. Mesleğinize aşık olabilirsiniz. Uzun yıllar emek vererek o hayalini kurduğunuz kariyer hedefini yakalamış olabilirsiniz. Ama içinde bulunduğunuz durum ve o işi birlikte yaptığınız insanlar, sizi o aşkla yaptığınız meslekten soğutabilir. 

Muhasebecilik mesleğine aşık olmasam da hedefimde olan bir meslek olduğu için, 2-3 yıl boyunca bu meslekten ekmek yediğimi inkar edemem. Fakat henüz lise yıllarındayken bile muhasebe öğretmenimizin söylediği bir söz vardı. ''En iyi muhasebeci, vergi kaçırabilen muhasebecidir.'' Yıllar sonra bu sözü neden söylediğini anlamış olsam da, içinde bulunduğum durumdan ve toplumun olaya bakış açısından hayli fazla sonuçlar çıkarmıştım. 

Bir kadın ya da erkek için muhasebecilik mesleği aslında dışarıdan bakılınca güzel bir meslektir. Hatta erkek için kız isteneceği zaman anne baba göğsünü gere gere söyler. ''Oğlumuz bilmem ne şirketinde ya da kendi ofisinde muhasebeci'' Ama işin içinde olmak gerçekten de çok farklı bir şey. Bu yüzden samimiyetimle söylemek istiyorum ki, eğer bu işten ekmek yemek istiyorsanız, hak-hukuk ya da insani değerler gibi şeyleri göz ardı etmeniz gerekiyor. Aksi halde kaybeden siz olursunuz. Bunları okuyarak ne kadar anlayabilirim ki, diye düşünüyorsanız size bir kaç örnek vereyim. 

Diplomanızı alıp duvara astınız. Hayalinizdeki gibi küçük bir ofisle işe başladınız. Yakın çevre ve dostlar vasıtası ile bir kaçta defterini tutmak üzere müşteri buldunuz. Buraya kadar her şey yolunda. Aylık vergi ödemelerine geldiğiniz zaman, defterini tuttuğunuz müşterileri ziyaret etmeye başlarsınız. Müşterilerinizden alacağınız ilk tepki muhtemelen şu olacaktır: ''Bizim eski muhasebeci aylık 300 tl çıkarıyordu, sen bize 450 çıkarmışsın'' O anda şunu diyemiyorsunuz: Evet doğrudur efendim. Çünkü sizin eski muhasebeciniz, giderinizi olduğundan fazla gösterip verginizi düşük çıkarıyordu. Ben ise olduğu gibi çıkardım. İlk müşterinizi kazanmanızla kaybetmeniz bir oldu. Tebrikler! 
Şimdi bir sigara yakıp nerede yanlış yapıyorum diye düşünebilirsiniz. 

Eğer bir şirkette çalışıyorsanız, işiniz her zaman daha kolaydır. Çünkü birbirinden farklı işlerle (işe başlama-bırakma) gibi şeylerle uğraşmazsınız. Sigortalı çalışanlarınız vardır mutlaka. Mehmet usta aylık 2500 tl alır ama, siz onu asgari ücret üzerinden gösterip SSK primini de asgari ücret üzerinden yatırırsınız. Bunu yapmak zorunda hissedersiniz kendinizi. Çünkü yapmadığınız takdirde veya burada usulsüzlük var diye dile getirdiğinizde, size sadece işini yap diyen bir yöneticinin hafif azarlayıcı ses tonu ile karşılaşırsınız. Aksi halde kapı oradadır. Hiç çekinmeden gösterirler kapıyı. 

Holding gibi daha büyük şirketler, işçinin aldığı maaş ne ise, aylık SSK primini de onun üzerinden yatırır. Bunun ise tek bir nedeni vardır. Devletin gözleri üzerinde olduğundan ve bunu bildiklerinden, karşılığında çok büyük cezalara çarptırılacaklarını bilirler. Ama onlarda bir şekilde yollarını buluyordur emin olun. O değersiz olarak gördüğünüz kuruşlar üzerinden son model bir jeep alırlar da haberiniz bile olmaz. 

Sonuç olarak kendi kendinizi, ya bu düzene uymalıyım, ya da bu mesleği yapmamalıyım derken bulursunuz. Zordur ama bu karar. Onca emeğinizden, birikiminizden de vazgeçmek olur çünkü bu. En yakın arkadaşlarınız hatta aileniz bile, dünyayı sen mi kurtaracaksın der! 

çocuk eğitimi
Bir sorunun daha cevabını bulabildiğim için açıkçası kendimi mutlu hissediyorum. Çünkü eğer bir şeyin neden-nasıl sorusuna karşılık cevabını bulamıyorsanız, yeterince düşünmüyorsunuz demektir. 
Öncelikle sizlere biraz olumsuzluk eklerinin hayatımızdaki yerinden söz edeceğim. Olumsuzluk ekleri, bir cümlenin olumsuz anlam kazanmasını sağlayan eklerdir. Dilimizde -me, -ma olarak karşımıza çıkarlar. Ama aslında görünmeyen bir yanı daha vardır bu eklerin. Yapmadım, gitmedim gibi öznel kullanımlarda sıradan gibi görünseler de; yapma, etme, içme gibi uyarı içeren kelimelere dönüştüklerinde olay bütünüyle başka bir boyut kazanır. 

Özellikle çocuklara hitaben kullandığımız bu kelimeler, aslında gizliden bir merak uyandırır. Örneğin; ''cam kırıklarıyla oynama'' dediğiniz bir çocuk, eğer daha önce elini bir cam parçasıyla kesmediyse, ısrarla onu eline alıp, oynamak isteyecektir. Çünkü çocuk yapma kelimesine karşılık bir cevap arayışı için bu eylemi gerçekleştirecektir. 

Yetişkin insanlarda bile benzer durumları gözlemleyebilirsiniz. Fakat yetişkin insanlar, bir çocuğa göre çok fazla cevaba ulaştığından, daha ilginç şeyler karşısında cevap arayışı içinde girecektir. Bir cam parçasıyla oynamaması gerektiğini bu yüzden bilirler. Çünkü cevabını zaten öğrenmişlerdir. Eğer cam parçasıyla oynarsa elini kesebilir. hastaneye gitmek zorunda kalabilir, hatta mikrop kapabilir. İşte çocuğun aradığı cevapların tümü de bunlardır. 

Bir dağ başında garip bir tabelaya rastladığını farz edin. Tabelada aynen şöyle yazıyor. (Burada ıslık çalmayın) Neden? Kendinize soracağınız ilk soru gerçekten de bu olacaktır. Neden çalmayayım ki? Şimdi cam kırıklarıyla oynamaması gereken çocuklar gibi kendinize bir cevap arıyorsunuz. O yüzden elinizi ağzınıza götürerek yüksek sesle ıslık çalar ve ne olacak diye beklersiniz. Tek derdiniz bir cevaba ulaşmaktır. Fakat cevap zaten orada aynı tabelanın altında yazıyorsa, doğru olanı yani çalmamayı tercih ederdiniz. Islık çalmayın çünkü yukarı kulübede yaşayan insanlar rahatsız oluyor. Islık çalmayın çünkü saldırgan kurtlar peşinize düşebilir vs..

Çocuklar için de benzer durum söz konusudur. Eğer bir çocuğa olumsuzluk eki ile uyarıda bulunuyorsanız ona cevapları da vermelisiniz. Kibritle oynama çünkü yangın çıkabilir, Buradaki sihirli sözcük, kesinlikle uyarı sonrası başlayan çünkü kelimesidir.  Çünkü tüm cevaplar bu kelimenin ardındadır. 

Peki tüm bunların yanında biz yetişkinlerinde yapmamamız gereken ve neden yapmamamız gerektiğini bildiğimiz halde ısrarla yaptığımız şeyleri nasıl açıklayabiliriz? Sigara içmek, aşırı hız yapmak gibi neticesinde ne olacağını bildiğimiz şeyler gibi. 

Sanırım buna da aptallık ve kötü alışkanlık diyebiliriz. 
Çünkü birey olarak bir olgunluğa eriştiğimizden, yanlış olduğunu bildiğimiz halde ısrarla yaptığımız şeylerin cevabına çoktan ulaşmışızdır. -me -ma olumsuzluk eklerini kulak arkası edip kendi bildiğimizi okumamız, yapmış olduğumuz yanlış seçimlerden başka bir şey değildir. 

Uzun zamandır film izlemiyordum. Film izleme fırsatını bulunca da arka arkaya izliyorum. Fakat film izleme konusunda bazı takıntılarım olduğundan ''nasıl bir film izlesem diye'' uzun uzun araştırıyorum. Çıtayı biraz yüksek tutanlardanım anlayacağınız. Neticesinde giden bir kaç saatimin sonunda, izlediğime değsin istiyorum. O yüzden son zamanlarda dikkatimi çeken ve paylaşmaya değer bulduğum filmlerden bir liste oluşturmak istedim. Elbette bu filmler tamamen kendi zevkime yönelik olduğundan, herkesin ''vay bee'' hakikaten çok iyi bir filmmiş demesini beklemiyorum. Listedeki filmlerin bazıları yazarlıkla ilgiliyken, bazıları da kesinlikle yazarlar için ilham verici olduğunu düşündüğüm filmlerden oluşuyor. Açıkçası oluşturduğum liste biraz daha uzundu. (20 film kadar) Doğrusunu söylemek gerekirse de, tek tek izle, yaz derken bir kaç haftalık zamanımı aldı. Çünkü hem filmleri gerçekten sindirmek, hem de güzel bir liste olması adına bir kaç hafta beklemek istedim. Fakat sonrasında listeyi birkaç parçaya bölerek ara ara paylaşmaya karar verdim. (Diğer listelerimde hazır durumda bu arada.) Listeyi yapmadan önce izlemiş olduğum bir kaç filmden etkilenerek, Google'da yazarlıkla ilgili, ilham verici filmleri aramaya başladım.

Listeleri hazırlarken elimden geldiğince spoilerden kaçındığımı ayrıca belirtmek isterim. Çünkü bu durumdan ben de çok rahatsız oluyorum. Bu sebeple filmler ile ilgili yorumlarımı da olması gerekenden kısa tutmak zorunda kaldım. Arada küçük spoiler varsa da kusura bakmayın. Çünkü birazcıkta olsa spoiler vermeden anlatmak gerçekten çok zor.

1 - Nim's Island (Macera Adası)

macera adası
Yapım : 2008 - ABD
Imdb : 6,0
Tür : Aile, Komedi, Macera
İlk başlarda bir çocuk filmi havası veren Macera Adası, aslında öyle olmadığını izledikçe hissettiriyor. Bu yüzden filmin ilk sahnelerinde biraz sıkılabilirsiniz. Çünkü o sıkılma durumunu bende yaşadım. Ta ki bilgisayar başında oturup bir şeyler yazan bir yazar görene kadar. Bu film yazarların gerçekten de garip takıntıları var mı? diye düşünmeme sebep oldu açıkçası. O yüzden şöyle bir kendinize dönüp bakmanız gerektiğini hatırlatıyor. Doğa ile iç içe yaşamanın yanı sıra, kendi hayal dünyamızda yaratmış olduğumuz kahramanlara nasılda bağlandığımızı özetleyen sıcak bir film..

2 - Conversations with God (Tanrı ile Sohbet )

Tanrı ile sohbet
Yapım : 2006 - ABD
Imdb : 6,5
Tür : Dram, Macera
Neale Donald Walsc'ın Conversations with God adlı kitabından esinlenerek ortaya çıkan film oldukça farklı ve çarpıcı bir senaryoya sahip. Filmi ilk izlediğiniz anda sıradan bir öyküsü varmış hissine kapılıyorsunuz. Fakat sonlara doğru sizi büyük bir sürpriz bekliyor. Tek başına bir adamın hayat karşısında duruşu ile kafasındakileri yazarak ölümsüzleştirmesine tanık olmanın yanı sıra hayata bakış açınızı önemli derecede değiştireceğini düşünüyorum. O yüzden kesinlikle yazmak için ilham vereceğini düşündüğüm filmlerden biri olarak bu filmi de listeme eklemeyi uygun gördüm. Onun dışında bazı sahnelerde kendimi tutamadım ne yalan söyleyeyim. Biraz gözlerim doldu. O yüzden duyguların iyi yansıtıldığını düşünüyorum. Bakış açınızı değiştirecek bir film arıyorsanız tam size göre.

3- Adaptation (Tersyüz)

Tersyüz
Yapım : 2002 - ABD
Imdb : 7,7
Tür : Dram, Komedi, Suç
Macera ve aksiyon filmlerden görmeye alışık olduğumuz Nicolas Cage, bu filmde karşımıza bir yazar olarak çıkıyor. Üstelik iki kez çıkıyor. Başta ayrı dünyaların insanlarıymış gibi gözüken insanların birbirlerini tamamlayan iki elmanın yarısı olduklarını anlıyorlar. Bu film bize bir yazarın, bir konu ya da düşünce hakkında yazmadan önce konsantre olamama sorunu ve çözüm sürecini anlatıyor. Hepimiz bu durumu zaman zaman yaşadığımızdan, filmde kendimizden bir parça buluyoruz. Bazen materyal yani gerekli içerik toplamak için uzun zamanlar harcıyoruz. Bazen kendimizle savaş içinde oluyor, hatta kendimize küsüyoruz. Tersyüz bu konuyu da gayet iyi anlatıyor bizlere. Bir kaç gereksiz sahne ve diyaloglar filmde olmasaydı daha iyi olurdu ama kesinlikle bir yazarın izlemesi gereken filmlerden biridir.

4- La Leggenda Del Pianista Sull'oceano (1900 Efsanesi)

1900 efsanesi piyano
Yapım : 1998 - İtalya
Imdb : 8,1
Tür : Dram, Gizem, Macera, Müzikal, Romantik
İzlemekte geç kaldığım filmlerden biri olduğu için üzülmedim desen yalan olur. Hani bir filmi bir kere izler, sonrasında aklınızın hep bir köşesinde durur ve zaman zaman açıp izlemek istersiniz ya 1900 efsanesi de benim için o filmlerden biri oldu. Ama şunu belirtmek isterim ki eğer klasik müzik sevmeyen biriyseniz bu filmi hiç izlemeyin. Çünkü ruhunuza hitap eden bir şey bulamayacaksınız.

Filmin ilk sahnelerinde şu replikten oldukça etkilendiğimi söyleyemeliyim. Hatta sonuna kadar dikkatli izlememe neden olan replikte diyebiliriz. Film sizi öylesine içine alıyor ki, akıcı kurgusuyla nasıl bittiğini bile anlamıyorsunuz.

İyi bir hikayen ve onu anlatacak bir kimsen olduğu sürece, asla gerçekten işin bitmemiştir. - 1900 Efsanesi

5- Big Fish (Büyük Balık)

Büyük balık
Yapım : 2003 - ABD
Imdb : 8,0
Tür : Dram, Fantastik, Macera
Big Fish tamamen öykülerle dolu bir filmdir. Gerçeklerin nasıl da ustalıkla öykülere dönüştüğünü bu filmde görebilirsiniz. Maceralar, devler ve cüceler, sıkı dostluklar, fedakarlıklar hepsi bu filmde toplanmış. Zaman zaman duygulandıran ve güldüren bir yanı var bu filmin. Her şeye
rağmen yola devam etmek gerektiğini ve sahip olduğumuz güzelliklerin peşinden gitmemiz gerektiğini hatırlatan bir film. Sonuna geldiğimde keşke bitmeseydi dediğim filmlerden oldu.

farklı yöne bakan martı
Bir bireyin kişilik oluşumunu etkileyen en önemli hususlardan biri, şüphesiz o bireyin içinde yaşadığı toplumdur. İlk olarak aile ile başlayan kişilik oluşumunu toplum yapısı izler. Çünkü toplum, aileyi de içine aldığından, son kişilik gelişimi aşaması olarak görülür. 

Bugün sizlere iş dönüşü bir otobüs yolculuğu yazısı daha yazıyorum. Yılın son ayının ilk günü ve ilk yazısı. Mozart'ın şu şarkısı eşliğinde giriş bölümünü bitirmek üzereyim. Çocuğunu özel okuldan alıp devlet okuluna vermek zorunda kalan bir arkadaşımın anlattıkları üzerine çok düşündüm bugün. Garip olan şey ise, çocuğun okula gidince günaydın, nasılsınız arkadaşlar gibi kibar-efendi konuşmasının ardından arkadaşları tarafından (kibar feyzo) yakıştırmasının yapılmasıydı. Çocuk için yeni bir okul ve yeni arkadaşların ne kadar zor olduğundan bahsetmeyeceğim, zira bunu tahmin edersiniz diye umuyorum. Fakat şunu çok iyi biliyordum ki, çocuğun arkadaşlarından aldığı tepki neticesinde önünde iki seçenek kalıyor. Ya böyle olmaya devam edecek ve kendisine söylenen her türlü şeye aldırış etmeyecek, ki bu bir çocuk hatta yetişkin için bile zordur. Ya da arkadaşlarına ayak uydurup sözde kibar feyzoluktan vazgeçecektir. Çünkü dışlanma hissi, insana yaptığı şey doğru ya da güzel olsa bile onu yanlış bir şeymiş gibi hissettirir. İnsan da bu dışlanmaya karşı koyacak gücü bulamadığından ya da mücadele etmekten vazgeçtiğinden topluma ayak uydurmaya başlar. 

Bu yüzden aslında hepimiz ta çocuk yaşlardan itibaren, topluma göre şekilleniyor ve birer kimlik kazanıyoruz. Orman çocuğu adlı hikayeyi hepimiz biliriz. Bir çocuk ormanda tek başına kalır ve hayvanlar tarafından büyütülür. Neticesinde ise; çocuk büyüdüğü zaman hayvanlarla bir şekilde iletişim kurmayı öğrenir ve ormanın zor şartlarına ayak uydurur. İşte toplumda biz insanlar için bu orman niteliğini taşıyor. 

Doğuda kar kış demeden okuyabilmek için yırtık ayakkabılar ile okula gitmeye çalışan çocuklar varken, batıda başka bir çocuk servisim bugün gelmedi ya da şoförümüzün arabası arızalandı diye belki de okula gitmiyor. Sonuç olarak her ikisi de içinde bulunduğu durum ve yaşam koşullarına ayak uydurup, o topluma ait bir birey oluyor. Millet olarak ortak noktalarımız ve görüşlerimiz olsa da, yaşam tarzlarımız ve yetiştiğimiz çevrenin etkisi bugünkü kimliğimizi kazanmamızda gerçekten de çok önemli bir rol oynuyor. 

Muazzam bir servet sahibi olabilirsiniz ve mütevazi kişiliğiniz sebebiyle tercihen, çok orta halli bir arabaya binebilirsiniz. Fakat etrafınızdaki tüm zenginler, mersedeslere, jeeplere bindiğinden sizi varyemez ilan edip hiç tereddüt etmeden dışlayacaktır. Bu ötekileştirmeye ve dışlanmaya maruz kalmamak için istemeye istemeye gider mersedes alır binersiniz. 

İnanın bu hep böyle olmuştur. Çünkü aksi taktirde yalnız ve dışlanmışlıktan kurtulmamız mümkün olmayacaktır. Belki de tüm bunların hepsi sadece bu dışlanmışlık hissi ve yalnız kalma korkusundan kaynaklıdır. Sadece dünyayı değiştirmeyi düşünebilecek kadar çılgın/deli olan insanlar her şeye rağmen kendi doğruları ile yol alırlar. Deli dedim çünkü, insanlar sizi anormal gördüğü gibi deli yakıştırması yapmayı da kendilerinde hak görecekler. 

Her bireyin toplumun bir parçası olduğu sözü bu sebeple doğru bir sözdür. Çünkü toplum biziz. Eğer bir toplum sanat ve kültüre düşkünse, şüphesiz yetişen genç nesilde aynı yolda ilerleyip kendini geliştirecektir. 

Ülkeler ya da şehirler hakkında genelleme yaparken de orada yaşayan insanları öne sürerek yaparız bu genellemeyi. Örneğin, Meksikalı insanlar çok sevecen diyebiliriz. Aslında azınlığı içine alan çoğunluk ne ise, o toplumda buna göre şekilleniyor. Sonuç olarak ya çoğunluğa ayak uydurup onlardan biri olacaksınız, ya da kendi kalp ritminizle, kendi doğrularınızla azınlık olarak yaşayacaksınız..  

Bazı insanlar bu çoğunluğa mecburiyetten, bazıları ise şahsi menfaatlerinden dolayı ayak uydurmayı seçer. Fakat toplumun sizi yaratmasına izin vermeyin. Kişisel çıkarlarınız uğruna yanlışa ortak olmayın! Onu besleyip daha fazla büyütmeyin! Varsın arkanızdan deli, anormal ya da kibar feyzo gibi şeyler söylesinler aldırış etmeyin. Çünkü küçük kara balık olmak herkesin harcı değildir. 

Ritmini bulan delilerden olmanız dileğiyle..
küçük kara balık

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe