Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Kasım 2016 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog







<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

< Önceki bölüm (Cehennemde ilk gün)

-- Bölüm 2 --  

Cehennemin Soğuğu.. 

Kar yağdığını gördüğümde yüzümde oluşan tebessümün bir kaç saniye süreceğini tahmin etmemiştim. Çünkü aslında yağan kar değil, uçuşan küllerdi. Her yer öylesine kızıl bir renge bürünmüştü ki, küllerin gri tonlarını bir anlığına kara benzetmiştim.

Önümüzde duran kocaman bir kayalığın hayli garip yapısı ilgimi çektiği için, duraksayarak insanların burada ne yaptığını anlamaya çalışıyordum. Her yeri oyuklarla dolu ve birbirine bağlı dev bir kayalık. Tıpkı bir karınca yuvasını anımsatıyordu.
Srius'u geride bıraktığımız için ilk başlarda sevinsem de, karşımıza çıkacak olan şeyin, Srius'tan daha merhametli olacağını düşünmüyordum.

Yavaş yavaş kayalıkların en alt kısmındaki en büyük oyuktan içeri doğru girerek, yukarı doğru çıkıyorduk. Buradaki insanlar acı çeken zavallılardan çok, kötülüğe hizmet eden birer hizmetkar gibi görünüyordu. Vücutlarının çeşitli bölgelerinde bulunan demir aksesuarların kendilerini özel hissettirdiklerine inanıyor gibi bir halleri vardı. Ayak bileklerimizden geçirilmiş ince demir, canımı öylesine acıtıyordu ki, her adım atışımda bir kaç damla kan akıp topuklarıma kadar geliyordu. Kanımın ıslak ve sıcaklığını hissedebiliyordum.

En tepeye vardığımızda şaşkınlık içinde, ayak bileklerimizdeki demiri çıkaran ve tebessüm eden yaşlı kadının, adeta anne şefkati gibi yaklaşımı biraz da olsa hepimizi umutlandırmıştı. Üstelik bulunduğumuz yer artık eskisi kadar da sıcak değildi. Aksine ılıktan soğuğa geçiş süreci yaşıyor gibiydik. Fakat biz bekledikçe daha da soğuk olmaya başlıyor ve titriyorduk.

Yaşlı kadının hizmetkarları uzun ince bir kayığı var güçleriyle önümüze kadar sürükleyip getirdiğinde ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Sinsi bir gülümse ve ardından attığı kahkahanın kalp atışlarımı hızlandırdığını hissettim. Bacaklarım titriyor ve korku içinde söylenen her şeyi yapmak üzere bekliyordum.

Kadın sakin ve kısık bir sesle ''kayığa binin'' dedi ve geri çekildi.

Bu sakin ve durgun tavrın ardında devasal bir kudret olduğunu anlamıştım. Bu yüzden hiç bir itirazda ya da sorguda bulunmayarak kayığa bindik. Kadın avuçlarını açarak kayığa dokunmadan bizi ileri doğru itti ve inanılmaz bir hızda aşağı doğru sürüklenmeye başladık. O kadar hızlıydık ki, düşüş anında kocaman bir fili bile görmemiz mümkün değildi.

Kayık yavaşladığı ve sabit bir hızda ilerlemeye başladığında etrafımızdaki her şeyi görmeye başladık. Donmuş bir nehir üzerinde sürükleniyorduk. Ağaçlar, sular her şey donmuş bir durumdaydı. Sis ve karanlık görüşümüzü engelliyordu ama yakınından geçtiğimiz her şeyi net bir şekilde görebiliyorduk. Alıp verdiğimiz nefesin içimizde donmasından korkuyorduk adeta. Donmuş cesetler üst üste yığılmış durumdaydı. Cehennemin bu kadar soğuk olacağını hiç düşünmemiştim doğrusu. Yine de tüm bunların ne anlama geldiğini merak ediyordum.


Dünya nüfusunun şu anda 7,2 milyar olduğu tahmin ediliyor.
Bu da 7,2 milyar farklı görüş demektir. Bazıları aptal olabilir. Fakat aptal olanlarında, aptalca da olsa kendi fikirleri vardır.

İnsanların farklı görüşte olmalarının çok çeşitli nedenleri vardır. İnançlar, gelenekler ve yaşam tarzları bunlardan bazılarıdır. Sadece teori olmaktan çıkıp, bilimsel olarak kanıtlanmış bulgular, farklı bir görüşü savunmadan ortak bir görüş ibaresi kazanır.  Dünya'nın simetrik şeklinin yuvarlak olması gibi..

Yaygın bir düşünce olan ''insanın doğa üstündeki en üstün varlık olması'' çoğu insan tarafından kabul edilir. Hatta insan doğanın bir parçasıdır dendiğinde, çoğunlukla herkes bu görüşü savunur. Fakat insan diğer canlılar gibi sıradan bir varlıktır dendiğinde, doğanın bir parçası olma düşüncesi ne yazık ki, sert bir tepki ile karşı çıkılarak kabul edilmeyecektir.

Bunun nedeni ise; insanların kendini üstün görmesinden başka bir şey değildir. ''Bir kuş ya da böcekle ben nasıl bir olurum?'' şeklinde dile gelmeyip fakat içten içe kendiliğinden var olmuş bir görüştür bu. Yüzeysel olarak bakıldığında haklı bir düşünce biçimi olarak görülen bu görüşün, insanlık tarihinin ilk egoist düşünce yapısı olduğuna inanıyorum. Düşünen ve üreten aynı zamanda ürettiğini geliştiren bir canlı olarak kendimizi, hayvanlar ile kıyaslamamız bu ego duvarlarına indireceğimiz en ağır balyoz darbesi olacaktır.

Albert Einstein; kendimizle kıyaslamaya değer görmediğimiz canlı türlerinden biri olan arıların bile, yok olması durumunda insan neslinin de tehlikeye gireceğini hatta yok olacağını ileri sürmüştür. Bunun nedeni ise; döllenme ve bitkinin olmamasıdır. 
böcek türleri ve bal arıları
Kısaca genetik çeşitliliğin azalması durumunda, doğanın dengesinde oluşan bozulmalar, yine doğanın bir parçası olan insan neslini de etkileyecektir. O yüzden anlamakta çok geç kalınan en önemli gerçek şudur ki: insan yaşamak için, diğer canlılara muhtaçtır.  Bunu en güzel şekilde dile getiren Brigitte Labbé'nin şu sözlerini de eklemeden geçemeyeceğim. Çünkü daha güzel anlatamazdım.

İnsan, zekâsı sayesinde hayatını kolaylaştıran binlerce şey icat etti. Büyük bir uygarlık yarattı. Ama bunu yaparken, kendini gitgide bütün diğer canlılardan üstün hissetmeye başladı. Doğaya istediği gibi kullanabileceği dev bir depo, her şeyi atabileceği devasa bir çöplük gibi davranmaya başladı. Sonunda insan, kendisinin de doğanın parçası olduğunu, yeryüzünde yaşamları birbirine bağlı canlılardan yalnızca biri olduğunu unuttu… 
Bir hamam böceği, başsız iki üç gün yaşayabilir ve nükleer bir saldırıda arkasına yaslanıp sadece seyredebilir. Bir leopar saatte 100 km hızla koşabilir. Bir deve, 50 °C sıcaklıkta 9 gün aç-susuz kalabilir. Bunlar gibi yüzlerce örnek verebiliriz. Burada anlamamız gereken tek husus, her canlının farklı özelliklere sahip olduğu gerçeğini kabul etmektir. En büyük yanılgıyı da, kendimizi üstün görmekle doğadaki her şeyin ve her canlının bizim hizmetimize sunulmuş birer hediye olduğunu düşünmemizdir. Bu da bizi ego sahibi yapıyor. Ne yazık ki hepimiz biraz ego sahibiyiz. 

Einstein egoyu basit bir formül ile açıklıyor. (EGO = 1 / BİLGİ)

Yani ne kadar az bilgi o kadar yüksek ego, ne kadar çok bilgi o kadar düşük ego. Öz güven bilende, ego ise bildiğini sananda olur. Eğer yazdıklarımı biraz olsun anladıysanız, artık dünyanın tüm canlılar için ortak yaşam alanı olduğunu kabul ederek, yaşamak için paylaşmamız gerektiğine de inanmamız gerekir. Çünkü biz insanlar olmasa da canlılık olacaktır. Bu yüzden üstünlük taslayarak canlılık üzerinde oluşturduğumuz yersiz egomuz aslında içi boş bir balondan farksızdır.

Allah'a Tanrı demek doğru mudur?

Bu soru belki de hayatımızın her evresinde karışımıza çıkmıştır. İzlediğimiz filmlerde ya da okuduğumuz kitaplarda Tanrı kelimesine oldukça sık rastlarız. Aslında biraz da bayan/kadın sorunsalı gibidir bu durum. Bir takım insanlar ''bayan'' kelimesinin ''bay''dan türediğini öne sürerek söylenmesini hoş karşılamıyor. Belki de ''bayan'' kelimesini kısaltıp sadece ''bay'' demişlerdir. Bu konuda elinde bir kanıtı bulunan varsa bizleri de aydınlatmasını rica ediyorum. Çünkü cevapları her zaman yazarın kendisinden beklemenin doğru olmadığını düşünüyorum. Aksine cevaplardan çok soruların paylaşılması gerektiğine inanmışımdır çoğu zaman. Sorular paylaşılmalı ki, herkesi öğrenmeye ve araştırmaya teşvik edebilsin. Tanrı ya da bayan kelimesinin ortak noktası varsa o da, her ikisinin de bazı insanlar tarafından dışlanmasıdır. 

Peki Tanrı kelimesi neden dışlanıyor? 

Bunun belirli bir kaç nedeni vardır. Birincisi bu kelimenin Kuran da geçmemesidir. Çünkü Kuran'a göre Allah'ın 99 ismi vardır ve bu 99 isim arasında Tanrı olmadığından bu kelime çoğu zaman dışlanmıştır. İkincisi ise, Tanrı kelimesinin putperestlik olduğu düşüncesidir. Aslında sadece  Arapça olan Allah kelimesinin Türkçe çevirisidir.  TDK : (1. özel, isim Kâinatta var olan her şeyi yaratan, koruyan, tek ve yüce varlık, Tanrı )
Bir diğer nedeni ise; Tanrı kelimesinin konuşma dilinde Allah gibi yaygın olarak kullanılmamasıdır.

Fakat halk dilinde Tanrı pek yaygın kullanılmadığı gibi yazım dilinde de hoş karşılanmıyor. Daha önceleri yazmış olduğum Tanrı'nın doğum günü adlı yazımda, böyle bir eleştiri alacağımı biliyordum. O yüzden şimdi böyle bir yazı yazıyorum. Allah'ın 99 ismi vardır ve evet bu isimler arasında Tanrı kelimesi geçmemektedir. Her 100 kişiden 99'unun hatırlamayacağını bildiğim için, tekrar göz gezdirmeniz için bu 99 ismi de ekliyorum. 

Allah'ın 99 ismi (Esmaül Hüsna)


1- Allah(C.C.): "Eşi benzeri olmayan, bütün noksan sıfatlardan münezzeh tek ilah, Her biri sonsuz bir hazine olan bütün isimlerini kuşatan özel ismi. İsimlerin sultanı."
2- Er-Rahmân: "Dünyada bütün mahlükata merhamet eden, şefkat gösteren, ihsan eden."
3- Er-Rahîm: "Ahirette, müminlere sonsuz ikram, lütuf ve ihsanda bulunan."
4- El-Melik: "Mülkün, kainatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı olan."
5- El-Kuddûs: "Her noksanlıktan uzak ve her türlü takdıse layık olan."
6- Es-Selâm: "Her türlü tehlikelerden selamete çıkaran."
7- El-Mü'min: "Güven veren, emin kılan, koruyan."
8- El-Müheymin: "Her şeyi görüp gözeten."
9- El-Azîz: "İzzet sahibi, her şeye galip olan."
10- El-Cebbâr: "Azamet ve kudret sahibi. Dilediğini yapan ve yaptıran."
11- El-Mütekebbir: "Büyüklükte eşi, benzeri olmayan."
12- El-Hâlık: "Yaratan, yoktan var eden."
13- El-Bâri: "Her şeyi kusursuz ve uyumlu yaratan."
14- El-Musavvir: ''Varlıklara şekil veren."
15- El-Gaffâr: "Günahları örten ve çok mağfiret eden."
16- El-Kahhâr: "Her şeye, her istediğini yapacak surette, galip ve hakim olan."
17- El-Vehhâb: "Karşılıksız hibeler veren, çok fazla ihsan eden."
18- Er-Rezzâk: "Bütün mahlükatın rızkını veren ve ihtiyacını karşılayan."
19- El-Fettâh: "Her türlü müşkülleri açan ve kolaylaştıran, darlıktan kurtaran. "
20- El-Alîm: "Gizli açık, geçmiş, gelecek, her şeyi en ince detaylarına kadar bilen."
21- El-Kâbıd: "Dilediğine darlık veren, sıkan, daraltan."
22- El-Bâsıt: "Dilediğine bolluk veren, açan, genişleten."
23- El-Hâfıd: "Dereceleri alçaltan"
24- Er-Râfi: "Şeref verip yükselten."
25- El-Mu'ız: "Dilediğini aziz eden, izzet veren."
26- El-Müzil: "Dilediğini zillete düşüren."
27- Es-Semi: "Her şeyi en iyi işiten."
28- El-Basîr: "Gizli açık, her şeyi en iyi gören."
29- El-Hakem: "Mutlak hakim, hakkı batıldan ayıran. Hikmetle hükmeden."
30- El-Adl: "Mutlak adil, çok adaletli."
31- El-Latîf: "Lütuf ve ihsan sahibi olan. Bütün incelikleri bilen."
32- El-Habîr: "Olmuş olacak her şeyden haberdar."
33- El-Halîm: "Cezada, acele etmeyen, yumuşak davranan."
34- El-Azîm: "Büyüklükte benzeri yok. Pek yüce."
35- El-Gafûr: "Affı, mağfireti bol."
36- Eş-Şekûr: "Az amele, çok sevap veren."
37- El-Aliyy: "Yüceler yücesi, çok yüce."
38- El-Kebîr: "Büyüklükte benzeri yok, pek büyük."
39- El-Hafîz: "Her şeyi koruyucu olan."
40- El-Mukît: "Her yaratılmışın rızkını, gıdasını veren, tayin eden."
41- El-Hasîb: "Kulların hesabını en iyi gören."
42- El-Celîl: "Celal ve azamet sahibi olan."
43- El-Kerîm: "Keremi, lütuf ve ihsanı bol, karşılıksız veren, çok ikram eden."
44- Er-Rakîb: "Her varlığı, her işi her an görüp, gözeten, kontrolü altında tutan."
45- El-Mucîb: "Duaları, istekleri kabul eden".Allah'ın 99 İsmi Ve Türkçe Anlamları(Esma-Ül Hüsna )
46- El-Vâsi: "Rahmet, kudret ve ilmi ile her şeyi ihata eden'"
47- El-Hakîm: "Her işi hikmetli, her şeyi hikmetle yaratan."
48- El-Vedûd: "Kullarını en fazla seven, sevilmeye en layık olan."
49- El-Mecîd: "Her türlü övgüye layık bulunan."
50- El-Bâis: "Ölüleri dirilten."
51- Eş-Şehîd: "Her zaman her yerde hazır ve nazır olan."
52- El-Hakk: "Varlığı hiç değişmeden duran. Var olan, hakkı ortaya çıkaran."
53- El-Vekîl: "Kendisine tevekkül edenlerin işlerini en iyi neticeye ulaştıran."
54- El-Kaviyy: "Kudreti en üstün ve hiç azalmaz."
55- El-Metîn: "Kuvvet ve kudret kaynağı, pek güçlü."
56- El-Veliyy: "İnananların dostu, onları sevip yardım eden."
57- El-Hamîd: "Her türlü hamd ve senaya layık olan."
58- El-Muhsî: "Yarattığı ve yaratacağı bütün varlıkların sayısını bilen."
59- El-Mübdi: "Maddesiz, örneksiz yaratan."
60- El-Muîd: ''Yarattıklarını yok edip, sonra tekrar diriltecek olan."
61- El-Muhyî: "İhya eden, dirilten, can veren."
62- El-Mümît: "Her canlıya ölümü tattıran."
63- El-Hayy: "Ezeli ve ebedi hayat sahibi."
64- El-Kayyûm: 'Varlıkları diri tutan, zatı ile kaim olan."
65- El-Vâcid: "Kendisinden hiçbir şey gizli kalmayan, istediğini, istediği vakit bulan."
66- El-Macîd: "Kadri ve şanı büyük, keremi, ihsanı bol olan."
67- El-Vâhid: "Zat, sıfat ve fiillerinde benzeri ve ortağı olmayan, tek olan."
68- Es-Samed: "Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan, herkesin muhtaç olduğu."
69- El-Kâdir: "Dilediğini dilediği gibi yaratmaya muktedir olan."
70- El-Muktedir: "Dilediği gibi tasarruf eden, her şeyi kolayca yaratan kudret sahibi."
71- El-Mukaddim: "Dilediğini, öne alan, yükselten."
72- El-Muahhir: "Dilediğini sona alan, erteleyen, alçaltan."
73- El-Evvel: "Ezeli olan, varlığının başlangıcı olmayan."
74- El-Âhir: "Ebedi olan, varlığının sonu olmayan."
75- El-Zâhir: "Varlığı açık, aşikar olan, kesin delillerle bilinen. "
76- El-Bâtın: "Akılların idrak edemeyeceği, yüceliği gizli olan. "
77- El-Vâlî: "Bütün kainatı idare eden."
78- El-Müteâlî: "Son derece yüce olan."
79- El-Berr: "İyilik ve ihsanı bol, iyilik ve ihsan kaynağı."
80- Et-Tevvâb: "Tevbeleri kabul edip, günahları bağışlayan."
81- El-Müntekim: "Zalimlerin cezasını veren, intikam alan."
82- El-Afüvv: "Affı çok olan, günahları affetmeyi seven."
83- Er-Raûf: "Çok merhametli, pek şefkatli."
84- Mâlik-ül Mülk: "Mülkün, her varlığın sahibi."
85- Zül-Celâli vel ikrâm: "Celal, azamet ve pek büyük ikram sahibi."
86- El-Muksit: "Her işi birbirine uygun yapan."
87- El-Câmi: "Mahşerde her mahlükatı bir araya toplayan."
88- El-Ganiyy: "Her türlü zenginlik sahibi, ihtiyacı olmayan."
89- El-Mugnî: "Müstağni kılan. ihtiyaç gideren, zengin eden."
90- El-Mâni: "Dilemediği şeye mani olan, engelleyen."
91- Ed-Dârr: "Elem, zarar verenleri yaratan."
92- En-Nâfi: "Fayda veren şeyleri yaratan."
93- En-Nûr: "Alemleri nurlandıran, dilediğine nur veren."
94- El-Hâdî: "Hidayet veren."
95- El-Bedî: "Eşi ve benzeri olmayan güzellik sahibi, eşsiz yaratan."
96- El-Bâkî: ''Varlığının sonu olmayan, ebedi olan."
97- El-Vâris: "Her şeyin asıl sahibi olan."
98- Er-Reşîd: "İrşada muhtaç olmayan, doğru yolu gösteren. "
99- Es-Sabûr: "Ceza vermede acele etmeyen."

İlk isim olan Allah kelimesinin açıklamasında bir şey dikkatinizi çekti mi? Sıfatlardan münezzeh tek ilah. Allah'ın 99 ismi olmasına rağmen açıklamada ilah denilmiş. Ya da bu isimler arasında geçmeyen farklı bir örnek verecek olursak; Yaratıcı kelimesi de bunlardan biridir.

Şimdi asıl sormak istediğim soruya geliyorum. Bu durumda Allah yerine Yaratıcı ya da Yüce İlah demek ne kadar yanlıştır? Zira Tanrı kelimesi de tıpkı bu iki isim gibi Allah kelimesini ifade eden farklı bir kelimedir. Kendi halindedir ve söylemekte bir sakınca yoktur. Tatmin olmayan ya da çelişki yaşayanlar en yakın cami imamına gidip sorabilir ya da internet üzerinden araştırma yapabilir. Yazıyı yazmamdaki tek amaç aslında sadece buydu. Yanlış bilinen bir doğruyu su yüzüne çıkarmaktı. Kısmen faydalı olduğunu da umuyorum.. 

Özetle O'nu anlamak ve inanmanın, Tanrı ya da Allah demekten daha önemli olduğuna inanıyorum. Kadın kelimesi de öyledir. Onlara bayan ya da kadın demenizin hiçbir önemi yok. Çünkü en başta önemli olan, insan olduğunu kabul edip, insan gibi davranmaktır. 

Konuyla ilgili düşüncelerinizi yazmaktan çekinmeyin. Çünkü Allah hepimizin Tanrı'sıdır. 

 Bugün Tanrı'nın doğum günü

Parmak uçlarımla klavyedeki harflere dokunmadan önce uzun uzun düşündüğüm ilk cümlenin, ruhani bir sesleniş gibi tüm bedenimi sarmasını ve damarlarımda akmakta olan kanı ısıtmasını istiyorum. 

Bugün Tanrı'nın doğum günü. 

Onu görebildiğim ve hissedebildiğim özel bir gün. 

Mobilyalarla konuşmayız çünkü bir kaç ahşap parçasından ve kumaştan fazlası değillerdir. Ağaçlarla da öyle. Ya da bahçede açmış beyaz bir gülün tomurcuklanmış halleriyle. Fakat ne oluyorsa ve her nasıl oluyorsa Tanrı ile hep konuşuruz. Ama bunu ne zaman yapacak olsak, yalnız olmaya ihtiyaç duyarız. Ondan başka kimsenin bizi duymasını istemediğimiz gibi gerekli de görmüyoruz.

Bugün sokak kedimi evime davet ederek mutfağımızı ve kendi odamı gezdirdim. Bu gördüğün masa, annem üzerinde börek falan açıyor ara sıra da sık kullanmadığı erzaklar ile dolduruyor. Yemeğimizi burada yapıyoruz. Kedinin başını diğer tarafa çevirmesi ile birlikte tekrar sesleniyorum. Beni dinlemiyor musun sen? Kedi tekrar bana bakmaya ve gözleriyle takip etmeye başlıyor. Kahve makinesinin dıt dıt diye öten kahveniz hazır sesi ile kedi ürküyor ve ona her şeyin yolunda olduğunu, korkacak bir şeyin olmadığını söylüyorum. 

Tanrı'nın bizi duyma ve anlama ihtimalinin mümkün olduğunu düşününce, yine onun dilemesi ile, kedinin de bir an anlattığım her şeyi anlayabileceği ihtimalini düşündüm. 

Odama geçtim ve tüm ışıkları söndürdüm. Uzunca bir süre tamamen sessiz bir halde bekledim ve içimden bir adamın benimle konuşmak için ısrar ettiğini hissettim. Bir şeyler söylemek istiyordu. Dinledim.. 
Bana kendi sesim ile sesleniyordu. Bana ne ve kim olduğumu söylüyordu. Daha sonra şu kızıl derili ata sözünü hatırladım birden. 

İnsan içinde iyilik ve kötülüğü hep barındırır. Sen hangisini daha çok beslersen o kazanır. 
Gerçekten de bir an içimde olan tüm kötülüğü ve iyiliği düşünmeye başladım.  Hangisini daha çok beslediğimi de soruyordum aynı zamanda. Tanrı yine bana cevap veriyordu. Bana ne olduğumu söylüyordu. 

Aslında hep başımız sıkıştığı zamanlarda onunla konuşma isteği duyuyorduk hepimiz. Bu neden başıma geldi? Bunu hak edecek ne yaptım? Neden ben gibi asi ve hırçın tavırlar içindeyken yolunu kaybetmiş küçük çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağladık ona. Oysa olan biten her şeyin aslında bir nedeni olduğunu kabullenmek ağır olduğu için yalanladık. 
İnsanlar doğar büyür ve ölürler. İnsanlar hastalanırlar. Aşık olurlar ve ardından terk edilirler. Evlenirler ama hiçbir zaman çocuk sahibi olamazlar. Sonrasında ise Tanrı'ya içinde bulundukları kötü durumlarından şikayetçi olduklarını dile getirirler. 

 Tanrı uzakta değil, her birimizin içinde ve şu an ben bu satırları yazarken şu anda beni izliyor. Belki de tebessüm ediyordur. 

Doğuştan kör olan bir insan hayallerini, dokunduğu ve duyduğu sesler üzerinden kurar. Fakat mavi yoktur. Yeşil ya da sarı. Çünkü hiçbir zaman var olmamıştır. Tüm eşyalar simsiyahtır. Söylesenize güneşi hiç görmemiş birine gün batımının kızılımsı renginden ya da ay ışığında dalgalar üzerindeki yakamozlardan nasıl söz edebilirdiniz? 

Bugün Tanrı'nın doğum günü. 

O yüzden onu sadece göklerde değil, hissedebildiğiniz her şeyde bir parça bulabilirsiniz. En başta her seferinde derdinizi dile getirdiğiniz, size seslenen kendi iç sesinizde. 

Yapmanız gereken ve doğru olan ne ise; size her seferinde söyleyecektir. 

Hepimiz sonsuz sandığımız Dünya hayatımızda kendi cehennem ve cennetlerimizi yaratıyoruz. Aslında ne olduğumuzu hepimiz biliyoruz. 

İyilik ya da kötülük, içimizdeki her ne ise; Tanrı bizimle.

yazmak
Bu bilinmeyen alemde gözlerimizi ilk açtığımızda her birimiz çırılçıplaktık. Bilinmeyen dedim çünkü o ana dek bildiğimiz tek yer anne karnındaki yerimizdi. Kim bilir belki de aldığımız ilk oksijenle ciğerlerimizin yanmasından değil de, bu bilinmezlikten korkup da ağladık. 

Oyun bahçesi gibi gördüğümüz, biricik mekanımız olan Dünya'dan da yine çırılçıplak gideceğiz. Öyleyse kelimelerin üzerini örtmenin ne anlamı var ki? İnsan olarak, insani duyguların derinlerine inmek, anlamaya çalışmak belki de yapabildiğim en güzel şey. Ama bunun için hiç tanımadığınız insanların mutluluğunu da, acılarını da iliklerinizde hissedip en az onlar kadar acı çekebilmelisiniz. 

İnsanlar neden pişmanlık duyar?, Neden ağlar, Neden tek başına amaçsızca yürümek ister, Neden aşık olurlar gibi yüzlerce duygunun en dibine tüpsüz dalış yapmak istiyorum çoğu zaman. 

Bugün ise; neden yazıyoruz sorusunun cevabını düşündüm. Beni ya da kendinizi boş verin. Çünkü kişisel anlamda kendime soracağım bu soru, yine kişisel cevaplardan öteye gidemeyeceğini biliyorum. O yüzden sadece insanların neden yazdığını merak ediyorum. 

Yazmak bir meditasyon ve rahatlama biçimidir. Bu yüzden yakın bir arkadaşımızın ''neden yazıyorsun'' sorusuna özetle çoğumuz kafamdakileri atıyorum rahatlıyorum diyerek cevap veririz. 

Şimdiye kadar yazılmış tüm kitapları hayal ettim bir an. Nazım'ın şiirlerinden tutun da, Che'nin Bloviya Günlüklerine kadar. Eminim ki Dünya üzerinde şimdiye kadar yazılmış tüm kitapları toplasak, acı ve üzüntüden bahsedenlerin sayısı daha fazladır. Çünkü mutlu insanların hiçbir şeyle alıp veremediği bir şey yok. Onlar sadece yatırımlarının ve borsadaki hisselerinin derdinde. Oysa yazan herkesin bu Dünya ile alıp veremediği bir derdi vardı. Hiç bitmek bilmeyen bir kavgası vardı. Yaşadığı toplumla, platonik aşkıyla, düzensizlikle, kısacası bir şeylerle hep kavga içindeydi bu insanlar. Hepsi de mutsuzdu ve eğer bu mutsuzluk içlerinde kalsaydı, kanser gibi tüm vücuduna yayılıp onları hasta edecek hatta öldürecekti. 

Silah yerine kelimeleri seçip yazdılar sonra. Gece yarılarına kadar, boyunları tutulana kadar durmadan yazdılar. Bir şeyleri değiştirmek ümidi ile, içlerindeki tüm o acıyı kustular. Bazen dilsizlerin dili oldular, bazen de öykülerde bir kahraman,  

Hepsi bu..

Fakat kağıda dökülen ilk kelime ile bir gün sayfaların yetersiz kalacağını hiç düşünmediler. Artık mutlu olsalar da yazmadan duramayacaklar. Neşeli hikayeler eşliğinde sevimli sözcükleri ardı arkasına sıralayacaklar. Ama yazmaya neden ve nasıl başladıklarını hep hatırlayacaklar.

Paylaşmak neden önemlidir? başlıklı yazımda neden blog yazdığımıza da ayrıca değinmiştim. 

Dinlerken yazılmıştır.

Hayat en iyi öğretmendir. Her saniye yeni şeyler çıkarır karşımıza. Biz ise kendimize düşen payı alır ve kenara çekiliriz. Bir odanın karanlığı ile başka bir odanın aydınlığından bahsetti bugün hayat bana. 

Yaptığım tek şey koridorun sonundaki kapısı açık zifiri karanlık odaya girmekti. Öylesine karanlıktı ki, içeride ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Sadece tahmin edebileceğim öngörülerim vardı hepsi o kadar. Ben aydınlıktaydım. Karanlığa doğru yürüdükçe karanlık ben oldum. Artık başka aydınlıklardan bakan insanların göremediği simsiyah bir oda karanlığı içindeydim. Sonra döndüm sırtımı ve geldiğim aydınlığa baktım. Kimsenin beni görmediğinden emin olduğumdan, aydınlığın değerini daha iyi anladım. 

Karanlığı ve aydınlığı birbirine bulaşmış insanlar hayal ettim ayak üstü. Kendi ayaklarımı bile göremiyordum oysa. O anda bu karanlık odanın bana öğretilerine kulak verdim. 

Bana şöyle diyordu : Aydınlıkta iken karanlığa bakarsınız ama orada gördüğünüz sadece hiçbir şeydir. O yüzden aydınlığın kıymetini hiç bilmezsiniz. Fakat karanlıkta kaldığınız anda anahtar deliğinden süzülen bir ışık bile uzaktan umut ışığı gibi görünür sizlere. İşte insanlar birbirilerinin karanlıklarına öyle kör oldular. 

Karanlık haklıydı. Simsiyahların ardındaki acılara hep kör olduk biz. Kendi aydınlığımızın büyük bir nimet olduğunu bile unuttuk. 

Biz karanlıktan hep korktuk. Belki de en başından beri hiç kör olmadık, sadece olmayı seçtik. 

O yüzden bugün, karanlıkta durup aydınlığa bakmanın, aydınlıkta durup karanlığa bakmaktan daha önemli olduğunu anladım. 

Abone olun

E-posta Aboneliği

Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

Bağlantılar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Buralardayım