Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Ekim 2016 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

öykü
Bir köle olarak doğmadım..
Fakat ayak bileklerime bağlı olan şu prangalara baktıkça alışmak için sekiz yılımın geçeceğini tahmin edemezdim.
Zaman zaman annemin hüzünlü son bakışları geliyor aklıma.

Küçük sakin bir kasabanın, kendi halinde yaşayan küçücük dünyalı insanlarıydık hepimiz. Giriş tabelasında papatyalarla süslenmiş kocaman bir ''HOŞGELDİNİZ''yazısı karşılardı yabancıları. Yüz metre ilerisinde inceden bir taş köprümüz vardı. Çok fazla yüksek bir köprü olmaması nedeniyle hemen yan tarafından dolaşıp dere yatağına inerdik.

En çokta pantolonumun paçalarını katlayıp o suda oynadığımız zamanları özlüyorum düşündükçe. Sonrasında çıplak ayakla çıkıp nemli çimlerde koşmayı. Bir keresinde küçük bir tosbağa bulup eve getirmiştim. Evimizde yeterince hayvan olduğundan bir ya da iki tosbağaya her zaman yerimiz vardı. Tosbağayı evimizin yan tarafındaki babamın atölyesinin yanında bulunan küçük su birikintisi içine bıraktım.

Babam marangoz olduğundan kasabamıza yeni inşa edilen kilisenin keresteleri ile ilgileniyordu gün boyu. Kasabanın gençleri de gönüllü olarak babama yardım ediyordu. Çalışan yeterince adam olduğundan kilise inşaatı çok çabuk ilerliyordu.  Her öğle vakti babama yemek götürerek bedava şerbet içmek hoşuma gidiyordu. Hava oldukça sıcak olduğundan iskeledeki herkes şapka takıyordu. Öğle molalarında ise kasabadaki insanlardan, inşaatta çalışanlar için soğuk buz gibi şerbetler geliyordu.

Yine bir öğle vakti babama yemek götürdüğüm sıcak bir gün, kimsenin şerbet dağıtmadığını fark ettim. İşçi sayısında ise gözle görülür bir eksilme vardı. Hatta meydanda gezen insan sayısı bile her zamankinden azdı. İnşaata ulaştığım anda, babam ikinci katın iskelesinden seslendi.
-Yemeği yere bırak ve doğru eve dön.

Fakat bu tavrına bir anlam verememiştim. Çünkü sıradan bir gün gibi aşağıya gelir benimle konuşur, şakalaşır ve yemeğini bitirene kadar beklerim diye umuyordum.

Babamın dediğini yaparak yemeği usulca yere bıraktım ve eve döndüm. Eve döndüğümde annem;
- Baban nerede diye sordu.
Ben ise;
Dönmesi için henüz çok erken değil mi? diye cevap verdim.

Annem kardeşinin yanından sakın ayrılma diyerek dışarı çıktı. Fakat insanların bugün neden bir garip olduklarını hala anlayamamıştım. Üstelik annem de bu garip davranan insanlar arasındaydı. Kardeşim babamın kendi eliyle yapmış olduğu tahtadan oyma geyik ile oynuyordu. Pencere kenarına geçerek annem ve babamın dönmesini bekledim.

Yarım saat sonra evimizin giriş kapısında annem ve babamı görünce kapıya doğru koşarak beklemeden açtım. Annem ve babam garip bir panik hali içindeydiler. Babam duvarda asılı duran çift namlulu tüfeğini alarak bütün mermileri beline sardı. Annem ise elimizden tutarak ne olursa olsun birbirinizin elini bırakmayın diye sıkı sıkı tembihte bulundu.

Birden kasabamızdan çığlıklar ve bağrışmalar yükselmeye başladı. Baba ne oluyor diye babamın yanına doğru koştum bir an.

- Annenin yanında kal diyerek bağırdı.

Babam hiç böyle azarlamamıştı beni. Korkmuştum. Sesimi çıkarmadan annemin yanına oturdum. Çığlıklar gitgide artıyor sanki bize doğru yaklaşıyordu. Ardından gelen silah sesleri ise babamı bile korkutmuştu.
Babam birden bire evimizin camını kırarak dışarıya doğru ateş etmeye başladı. Sonra anneme ve bize bağırmaya başladı.
-Yere yatınnnn! Yere yatınn!

Kardeşim ve ben annemizin titreyen bedenine sarıldık, annemin gözlerindeki korkuyu gördüm. Kardeşim bir an babamın yanına fırladı ve karnına isabet eden bir kurşun ile yere yığıldı.

Sonrasında ise annemin çıldırdığını gördüm. Babam ise avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı.
-Gelin alçaklarrr!
-Gelinnnn!

O anda kapımızdan içeri yanan bir adam girdi bir anda. Canının ne kadar yandığını tahmin bile edemiyordum. Çünkü etrafımızı saran insanlar yakmıştı onu.

Babamın gözlerindeki o çaresizliği gördüm sonra. Anneme ve bizlere son kez bakar gibiydi. Mermi kemerini fırlatarak bir kenara atmasıyla, tüfeğine doldurduğu fişeğin son fişeği olduğunu anladım. Daha sonra boşluğa bakar gibi, aklını yitirmişçesine tüfeği annemin başına dayayarak ateş etti.
Annem yere yığıldı. Şaşkınlık içinde babamın bir sonraki hamlesinin ne olacağını bekliyordum. Gözlerimi yuma bildiğim kadar sıkıca yumdum. Daha sonra kapının açılırken çıkardığı gıcırdama sesi ile açtım gözlerimi. Babam kapının önünde ayakta öylece duruyordu. Arkası kesilmeyen silah sesleriyle göğsüne ateş edilerek parçalanan babam yere yığıldı.

Korkuyordum.. çok korkuyordum.

Bir kaç dakika önce bana sarılan annem, her öğle vakti yemek götürdüğüm babam ve tahtadan oyuncaklarıyla oynayan küçük kardeşim kanlar içinde yerde yatıyordu.

Mutfağa doğru koşarak, yerinden çıkmış demir parmaklı penceremizden dışarı atladım. Bir kaç dakika babamın atölyesinde saklandıktan sonra duvar dibinde sürüne sürüne arka bahçedeki köpeğimizin kulübesine girdim. O anda evimizin içinden bir kaç el silah sesi daha gelmişti. Köpeğimiz dışarı çıkarak havlamaya başladı. Gözümden akan yaşla titrek ve kısık bir sesle, adeta yalvarırcasına,

-Nolur suss, nolurr.

köpeğimizi susturmaya çalıştım.

Kulübenin en dibine doğru sokuldum ve dizlerimi olabildiğince karnıma doğru çektim.
Silahlı bir kaç kişi köpeğin yanına gelince köpek üzerlerine doğru atlamaya çalıştı. Fakat bu saldırı köpeğimizin de hayatına mal olmuştu. Bir kaç el ateş ederek öldürmüştü adam. Gözleri açık bir şekilde kanlar içinde gözümün önünde duruyordu köpek.

Gözlerimi tekrar yumdum ve tüm bunların bir rüya olması için dua ettim.

-- belki bir gün devam ederim---

orman
Doğa bilimine nasıl başladığınızı açıkçası merak ettim Profösör. Oysa babanız psikolojiyle uğraşıyormuş..
Ben babam değilim, babam da ben. Aramızdaki tek ve en büyük fark bu. 
Haklısınız. Sadece merakımdan sormuştum. 
Peki sen neden asistanım olmayı kabul ettin karga? 

Profösör şu karga lafını bir kenara bıraksak diyorum. Tamam evinde karga besleyen nadir insanlardanım ama adımla hitap etseniz olmaz mı? 

Bu kadar alıngan olma. Yoksa orman gezilerinde böcek avlamak hoşuna gitmiyor mu? Eğer şikayetçi olduğun bir durum varsa burayı hemen terk edebilirsin. 

Hayırr! Hayırr! profösör elbette asistanınız olmak benim için bir onurdur. Tezimi hazırlamam için sizden daha iyi birisini bulamazdım efendim. 

Öyleyse iş başına karga
İlk yardım çantası yanında değil mi? 
Elbette pröfösör. İlk kural her zaman tedbirlik olmak. Profösör ilk yardım çantasındaki yeşil şişe nedir? Bana ondan hiç bahsetmediniz? 
Olası bir durumda ikimizden birinin acı çekmeden ölmesi için. 
Nasıl yani, bunun bir zehir olduğunu mu söylemek istiyorsunuz. 
Ormandayız karga her an her şey olabilir. Bu şişe de benim ikinci kuralım.

(Pröfösör gerçekten de ilginç biri. Bazı yönleri beni korkutsa da işini severek yaptığından şüphem yok. Ama bilgi ve tecrübelerinin yanı sıra agresif tavırları doğrusu hiç çekilmiyor. Daha ne kadar yürüyeceğiz bilmiyorum. Umarım dönüş yolunu bulabiliriz. )

Heyy profösör! şuraya bakın. Daha önce hiç böyle bir böcek görmemiştim. 
Müsaade ette bir bakayım şuna. Aman Tanrım! Bu bir Cephalotes Atratus. Bunu görmeyeli uzun yıllar olmuştu. Gerçekten iyi iş çıkardın karga. Sanırım tezini hazırlamak için oldukça büyük bir balık yakaladın. 

Kafasını görüyor musun? Tıpkı kask takan süper güçlü bir karınca gibi. 
Doğrusu bu karıncanın eşine ender rastlanır olduğunu bilmiyordum efendim. 
Sana öğrettiğim şekilde usulca şişeye koy. Dikkat et. Eğer tek bir bacağını bile kırarsan o karıncayı sana yediririm. Beni anladın mı? 
Gayet net anladım efendim. Akşam yemeğindeki haşlanmış patatesi tercih ederim. 
Ben de öyle düşünmüştüm. 
Hadi eşyaları topla artık bugünlük bu kadar çalışma yeter. 

Profösör eğer bu karınca bu kadar değerliyse, maddi bir kazanç sağlayamaz mısınız? 
Bizler bilim insanıyız karga. Amaçlarımız bir çok şey olabilir ama hiç bir zaman para olamaz. O yüzden bu karıncanın ilerde bilim adına bir çok şeyi değiştirebileceği ihtimali her şeyden daha değerlidir. 

--belki devam edecek--

Profösör ve Karga ve kıza sevgilerimle.

saat
Blog yazmak bir yana bir şeyler yazabildiğim için kendimi mutlu hissediyorum. Bir yerden sonra yazmanın benim için tıpkı yemek, içmek gibi zorunlu hale geldiğini hissettiğimde artık yazmadan duramayacağımı da anladım.

Böceklerle beslenen bitkileri bilir misiniz? Bitki etrafına öylesine güzel kokular yayar ki; böcek bu kokuya dayanamaz ve bitkinin pençesine düşer. Böylece bitkiye yem olur. İşte blog yazmakta bana öylesine güzel hazlar veriyor. Kendimi bir şeyler yazmaktan alıkoyamıyorum. Çünkü kendimi dinliyorum, kendimle baş başa kalıyorum yazarken. Mükemmel bir beyin jimnastiği olduğunu düşünüyorum aslında. Blogdan ziyade bir şeyler yazmak rahatlatıyor beni.

Ama yazmanın bedelini çoğu zaman uykusuz kalarak ödüyorum. Ve inanıyorum ki bu işi gönülden severek yapmasaydım şu anda bunları yazmak yerine, yorgun bedenimi yatağıma bırakmış olurdum.

Çoğu zaman cümlelerimin kelimelerimden şikayetçi olduğu hissine kapıldığım olmuştur. Çünkü kelimeler zihnimde uçuşurken bir araya gelip bir anlam ifade etmeleri hayli zaman alabiliyor.

Eski yazılarımda da bir kaç defa dile getirdiğim gibi yazmak için çok kısıtlı zamanlarım oluyor. Günlük 12 saat çalıştığım için biten günle birlikte ben de tükenmiş oluyorum. Yazdıklarımın çoğu da bir anda aklıma gelen düşüncelerden ortaya çıkıyor. Eğer bir yazı yazacaksam, bunun bedeli benim için günün geriye kalan 2-3 saatini feda etmek hatta gece yarılarına kadar uykusuz kalmak demektir. Artık bunu biliyor ve kabulleniyorum. Daha doğrusu bununla yaşamayı öğreniyorum.

Yorumlara geç cevap veriyorum bunun elbette farkındayım. Fakat yazmak için yaptığım fedakarlığa sığınarak, bunu anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum.

Ama bir yandan da şunu düşünüyorum: Eğer blog yazmak için yeterli zamanı sürekli elde edebilseydim blog yazmaktan bu kadar zevk alabilir miydim bilmiyorum. Çünkü bir şeye ulaştığınız anda, o ulaşma hayali söner ya, öyle bir şey. Yani bu kısıtlı zamanların yazmak için beni diri tuttuğuna inanıyorum. Belki de kendimi kandırıyor öyle olduğuna inanmak istiyorum.

Yazdığım öykülerin çoğunu bile rüyalarımdan aktarıyorum aslında. Tıpkı bundan sonraki yazımda yayınlayacağım idam mahkumu öyküsü gibi. Tüm bunları niye yazdım bilmiyorum. Yayınlayıp yayınlamayacağımı da henüz bilmiyorum. Sadece kendi içime dökmek istedim kendi içimi. Belki taslaklara atacağım yazılardan bir tane daha yazdım şu anda.

Yazarken, ilham aldığım şeylerin başında şüphesiz Mozart'ın geldiğini söylemeliyim. Sabah otobüsünde giderken, yolda yürürken ya da blog yazarken sürekli dinliyorum. Özellikle en çok sevdiğim bestesi de şudur:



Bu eserin nedense en can alıcı noktası 04:00 dan 04:35 e kadar olan kısmı gibi gelir bana. Tüylerimin diken diken olduğunu hissediyorum dinlerken. Çünkü başından sonuna kadar dinlerseniz, eserin ölümü ile yeniden doğuşu gibi bir bölümdür burası.

Şu anda saat 22:28 ve gözlerimin parlak bilgisayar ekranından hayli rahatsız olduğundan söz etmeme gerek yok sanıyorum. Geçenlerde hakkımda bölümünü düzenledim. Düzenledim çünkü insanların en azından satırların ardındaki insanı bir parça da olsa tanımaya hakkının olduğunu düşündüm.

Biraz iç döküş yazısı oldu ama, sonuçta hepimiz kendimiz için yazıyoruz. 
İyi geceler. 

19/10/2016 - 23:26

istiklal caddesi
Bir yeri neden severiz ya da o yerden neden nefret ederiz? Bu soruyu kendime soruyorum bazen sevgili okuyucu. Gördüğüm kıyı boyu denizler mi, birbirinden güzel ağaçlar mı veyahut o şehrin gelişmiş olması mı? Sahi neden seviyoruz? Hepsi değersiz şeyler aslında. Çünkü bir yer güzelse oradaki insanların güzelliğindendir. Yine tam tersini düşünürsek, orada yaşayan insanların çirkinliğindendir duyduğumuz nefret. Ama çamuru yine şehrin kendisine atarız. Halbuki şehir dediğiniz nedir ki? Dağ, taş, ova üzerine kurulu parklar, apartmanlar vs. Bir insan evden ya da ağaçtan nefret eder mi? Böyle bir nefret elbette saçma olurdu. O yüzden bir şehri sevmiyorum derken aslında şehirde yaşayan insanlara hitaben söyleriz bu sözü. 

İzmir'in gavur İzmir olduğunu söylerler mesela. Kime göre, neye göredir bu tanım? Diğer yandan gavur olmayan kesimlerin %70-80 oranlarında kaçak elektrikte su götürmez farkla önde olmaları hayli tuhaf bir durum. 

Az mıdır yoksa çok mu bilemiyorum ama sevgili okuyucu, doğu bat ve iç anadolu olmak üzere hayli şehir gezip gördüm. Karadeniz bölgesine gitmek kısmet olmadı ama, hep aklımın bir köşesinde durur o yeşil dağlara çıkmak. 

Yolculuk yaparken sınırdan sınıra geçiyorsunuz ya, bazen öylesine farklı yaşam tarzları görüyorsunuz ki afallayıp kalıyorsunuz. Sonra kendinize ''ben nereye geldim böyle'' derken buluyorsunuz kendinizi. 

Kimseyi incitmek, kırmak istemediğimden şehir adını vermeden bu gezip gördüğüm ve kaldığım yerlerden bir kaçı hakkında düşüncelerimi anlatmak istiyorum. Bir şehir düşünün ki, sokakta el ele gezen bir çift göremezsiniz. Çünkü ayıp bir şeydir bu. Çoook ayıp hemde. Elalem ne der sonra? Hiç sokak ortasında el ele gezilir mi? Durup da sarılmak falan olur mu? Bir müddet sonra şehrin bunu kaldırmadığını görüyorsunuz. Böyle bir yerde insan kendini ne kadar özgür hissedip, ne kadar mutlu olabilir siz düşünün artık. 

Başka bir şehirde ise hayli garipsediğim bir toplu taşıma durumuna şahit oldum. Hayatımda belki de ilk kez böylesine tuhaf bir duruma denk geldim. Bu gözlemim elbette bir kaç günlük bir gözlem değil. Bir yanında tekli diğer yanında ikili koltukları bulunan küçük halk otobüslerini bilirsiniz. Gözlemlediğim olay ise şu; Eğer ikili koltukta oturan bir kadınsa, yanına bir erkek oturmuyor. Eğer oturan erkek ise, bir kadın oturmuyor. Bildiğin ayakta gidiyorlar. 

Bazen daha da komik bir hale geldiği oluyor tabi bu durumun. Diyelim ki ikili koltukta bir erkek tek başına oturuyor. Kadın bindiğinde ayakta kalıyor. Sonra şöyle bir yer değiştirme kargaşası yaşanıyor otobüsün içinde. Tekli koltukta oturan bir süpermen kadına yer veriyor. Sonra ikili koltukta yalnız oturan abinin yanına geçiyor. Böylelikle herkes mutlu oluyor. Benim dışımda herkes tabi. Sanırım kadın iffetimi korudum, erkek ise iffete göz dikmedim diye. 

Yahuu Allah aşkına siz ne yapıyorsunuz? Bu insanlar resmen kafayı yemiş. Bu insanlar yüzünden kendimi kötü hissediyorum bazen. Çünkü onları mutlu eden şey beni huzursuz ediyor. Bir toplu taşıma aracında olduğumu hatırlayıp yanımda oturanın kadın ya da erkek olduğunu umursamadığım için kendimi veba mikrobuymuşum gibi hissediyorum. 

Annem yaşında kadın oturmuyor yanıma. Nasıl hissedeceğim başka? Nasıl hissedebilirim ki daha başka? 
Hayır yani böyle bir davranış biçimiyle kendilerini daha mı ar namus sahibi olarak görüyorlar gerçekten anlamıyorum. 

O yüzden bu durumu aşırı muhafazakarlık olarak değerlendiriyorum. Başka da bir açıklaması varsa lütfen birisi anlatsın da bileyim. Beni asıl üzen şey ise; yetişen genç neslin de böyle davranması. Çünkü anne babalarından, büyüklerinden gördüklerini tekrar ediyorlar. Belki bir kaçı sorguluyordur ama o da garibim fazla dayanamayıp sürüye ayak uyduruyordur zamanla. 

Ne güzel demiş Edip Cansever ;

Ah güzel Ahmet abim benim.
İnsan yaşadığı yere benzer.
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer.

Hayatta bir insanın öleceğini bilip ve ölümü beklemesinden daha trajik bir durum olamaz.. Hasta yatağıma uzanmış baş ucumda keman çalıyordu ölüm meleği. Öyle güzel çalıyordu ki sanki son arzumu yerine getirmek için adeta bocalıyordu.

Artık huzur içinde ölebilirdim.

Saat tam 23:06 idi. Dakikalar sonra hiç göremeyecek olduğum yeni bir güne bugünden elveda diyordum. Acaba yarın nasıl olacak? Ölümümle birlikte yas tutacak mı gökyüzü? Penceremin yanındaki ağaçlardan her sabah cıvıldayan kuşlar, yokluğumu fark edince hüzünlü şarkılar söyleyecek mi?

Ya da Natalya'yı perde arkasından bir daha görebilecek miydim acaba? Ahh benim sevgili Natalyam.. Ölüyorum cancazım bugün ölüyorum ben. Halbuki seni uzaktan sevmek bile öyle saadet veriyordu ki bana. Ama sanırım vaktimi doldurmuş bulunuyorum.

Seni son bir kez görebilme şansım olsaydı, dakikalarımı uzatmak için sayılı nefesimi içimde tutarak beklerdim.

Bir daha sigara içemeyecek ve daktilomun başına oturup gece yarılarına kadar senin için şiirler yazamayacağım.
elveda sevgili natalya
Hali vaktim yerindeyken yazmış olduğum son mektubumu size verilmesi üzere dostlarıma bırakıyorum. Onun dışında bir masa, saksıda bir kaç çiçek, daktilom ve yatağımla Dünya'ya bıraktığım pek de bir şeyim yok.

Elveda Sevgili Natalya. Benim biricik aşkım.






Sadece bu müziği dinlerken yazılmış kısacık bir öyküdür.

çocuk

Bugün biraz eskilere gittim nedense. Yaşlanıyor muyum ne? Bu aralar eskilere gidip geliyorum öyle. Dünya'ya kocaman olarak ışınlanmadığıma göre, benim de bir çocukluğum var neticede.  
Henüz ilkokul çağlarındayken bir sınavda öğretmenimiz şöyle bir soru sormuştu. Daha doğrusu yapmış olduğu sınav kağıdında olan bir soruydu bu. 

Aşağıdakilerden hangisinde anlam bozukluğu vardır?

- Yarın gazete alacağım.
- Her zaman gazete alacağım.
- Dün gazete alacağım.
- Bu son şıkkı hatırlamıyorum.

Doğru cevap tabii ki de geçmiş zamanı ifade ettiği için ''Dün gazete alacağım'' olmalıydı. Ben ise bu soruyu ''Her zaman gazete alacağım'' diye işaretlemiştim. İnanın neden o şıkkı işaretlediğimi dün gibi hatırlıyorum. Kendime göre haklıydım da. Doğru cevaptı aslında bu. Çünkü bir insanın bir şeyler satın almak için her zaman parası olmayacağını düşünmüştüm. Ki o zaman ailemizin maddi durumu da pek iyi değildi. Sanırım birazda bu duygular baskın gelmişti karar vermeme. İnsan çocukken Dünya'yı gerçekten de çok farklı algılıyor ve yorumluyor. Geçenlerde izlemiş olduğum ''çizgili pijamalı çocuk'' filmi de bu konuyu çok güzel işlemiş. (İzlemeyenlere tavsiye edilir)

Hiç unutmadığım bir çocukluk hatıramı daha yazmak istiyorum ayrıca. Seni de sıkıyorum belki sayın okuyucu ama hatıra işte. Buraya yazmazsam nereye yazıp, kime anlatacağım ki? (Bi çay kap gel bekliyorum) Dedemlerin eski bir radyosu vardı. Tabi bana göre eski olması normal, ama kendilerine göre de eskiydi, kendi çağının eskisi bir radyodan söz ediyorum. Sürekli TSM tarzında şarkılar çaldığından, radyo eski olduğu için, eski şarkılar çaldığını düşünürdüm. Şimdi hatırlayınca tebessüm ediyorum ama bir çocuk gözü ile dünya gerçekten de bambaşka.  

O yüzden yemeğini bitirmezsen arkandan ağlar diyen annesine, ''ben hep bitirmiyorum hiç ağlamıyor'' diyen çocuğu anlamak gerekir. 
Yılbaşına yaklaştığımız sırada küçük yeğenim bana bir soru sormuştu. O gün sırf o soruyu unutmamak için taslak olarak özellikle kaydetmiştim . Yazmak bugüne kısmetmiş.

- Dayı biz şimdi 2016'ya gireceğiz değil mi?
- Evet canım 2016'ya gireceğiz?
- Peki ne zaman bitecek?
- Ne ne zaman bitecek?
- Yani 2016 dan sonra ne zaman bitecek yıllar? (Cümle devrik ama aynen böyle sormuştu)

Aslında cevap veremediğim bir soruydu. Çünkü bu çocuk zamanın sonunu merak ediyordu. Hayatın ve evrenin daha doğrusu her şeyin ne zaman sona ereceğini bilmek istiyordu. Hatta zaman kavramının bile. Siz olsanız ne cevap verirdiniz? Benim gibi kem küm yaparak bir şekilde izah etmeye çalışırdınız değil mi? Ben de öyle yaptım ve ona şöyle dedim. Yaşın biraz daha büyüyünce bu soruyu tekrar sor o zaman anlatırım. Cevap veremedim işte ne diyebilirdim ki? İnsanın ölümü ile birlikte, artık her şeyin var olmasının önemi olmadığını, henüz çok küçük olduğu için ona söyleyemedim.

Biz yetişkinler, aslında hayata çok daha kısıtlı pencerelerden bakıyoruz. Bu da bizi hayalcilikten koparıp gerçekçi yapıyor. Hayalcilik mi iyi yoksa gerçekçilik mi derseniz inanın ben de bilmiyorum. Sanırım içinde bulunduğumuz duruma göre değişiyor. Fakat şimdi bu satırları yazarken geçmişte Hayalcilik ve gerçekçilik diye bir yazı yazdığımı hatırladım. Yazının başlığını hatırlıyorum ama ne yazdığıma dair en ufak bir fikrim yok. 

Ancak bir şeye gerçekten tüm kalbimle inanıyorum; Hayal kurmadan yaşamanın hiçbir önemi yok? Ayrıca şuna da inanıyorum ki; en büyük icatların altında bile, hayal gücü geniş beyinler vardır.. O yüzden bir çocuğa hayal kurmasını öğretemezsiniz. Çünkü onlar zaten hayalcidir. Sadece var olanı köreltmeyin yeter.

kitap

Az önce akşam yemeğimi yedim, zihnimde uçuşan kelimeleri, onları kaybetmeden somutlaştırmak için bilgisayarımı açtım ve aç kurtlar gibi saldırgan bir şekilde kafamdakileri boşaltmak için buraya geldim. 

Bugün blog sözlükte rastladığım bir bilgi oldukça dikkatimi çekti.

Erotomania nedir?

Verilen cevap ise; kişinin çevresindeki herkes tarafından sevildiğini ve arzulandığını sanması durumu.

Peki siz bunu biliyor muydunuz? Belki biliyordunuz belki bilmiyordunuz. Fakat ben bilmiyordum. Şu anda muhtemelen benim gibi yeni bir şey öğrendiğinizi düşünüyorsunuz değil mi? Peki önemli bir şeyi atlamadık mı? Çünkü ben atladığımı düşündüm. 

O yüzden bir an durup kendime ''Bu bilgi ne kadar doğru, kaynak neresi'' diye sordum. Dahası emin olmadan bir bilgiyi nasıl benimsediğimi fark ettim. 
Ya yanlış bir bilgiyse? Oysa ben onu doğru olarak benimsemiş ve çoktan kabul etmiştim. Sınırlarım içine almış ve doğruluk kalemin kapılarını açmıştım o bilgiye.

Hayatta öğrendiğim en önemli şeyin sorgulamak olduğuna inanırım aslında. Aklıma da hep şu üç soruyu getiririm. Ne-neden-nasıl? Felsefenin temelini de bu üç soru oluşturur. Bir şeyin neden ve nasıl olduğunu düşünmek, insanı ister istemez o şeyi araştırmaya ve doğru kaynaklardan öğrenmeye teşvik eder. O yüzden bu üç sorunun bilginin kendisinden bile daha değerli olduğuna inanırım. Bir müddet sonra bunu yaşam tarzı haline de getiriyorsunuz zaten. Siz farkında olmasanız da zihniniz adeta kendi kendine Ne-Neden-Nasıl diye sormayı öğreniyor. Hatta bazen öylesine şaşıp kalıyorsunuz ki; hayatınız boyunca doğru sandığınız bir şeyin, aslında yanlış olduğunu anlıyorsunuz. 

Dünya'nın yuvarlak olduğunu iddia eden adamın deli olarak görülüp idam edilmesini hatırladım birden. Bu da doğru bir bilginin, yine sorgulanmadan yanlış olarak algılanmasının en güzel örneğidir. Aslında yapılan aynı yanlış, sorgulamayı bilmemek. Ama tutup da giyotin bıçaklarının bilendiği bir dönemde, toplumu sorgulamayı bilmiyorlar diye eleştirmekte saçma olur. 

Hayatımızda bizi etkisi altına almış ne de çok kulaktan dolma bilgiler var aslında. Şimdiye kadar öğrendiğiniz ve doğru olduğunu düşündüğünüz bilgilerin %50 sinin yanlış olduğunu öğrenseniz, kendinizi büyük bir boşlukta gibi hissetmez miydiniz? O yüzden yazılarımı okuyan siz ziyaretçilerimden de şüphe ettim bir an. Acaba yazdıklarımı okuyan insanlar okuduklarını ne kadar sorguluyor? (Bunu kendinize sorun olur mu?)

Hatta bir test yapmayı bile düşündüm. Bir şeyi allayıp pullayıp süsleyerek önünüze koysam, acaba düşüncelerimle aynı doğrultuda yorumlar mı gelecek? Yoksa birisi çıkıp, bence bu konuda yanlış düşünüyorsunuz diye itiraz edecek mi merak ettim. 

Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz derler. Halbuki o salyangozu aynı kitleye cilde iyi gelir gençleştirir, güzelleştirir diye satabilirsiniz. İşte bu durum, insanların bir şeyi yeterince sorgulamadığının en bariz örneğidir. Neden satılmaz? Ya da daha önce satılmayan şey şimdi neden satılıyor? 

Bu arada yukarıda yazılı olan bilgi de yanlıştır. Sanırım bir yerden kopyalanarak yapıştırılmış. 
Doğrusu ise; kişilik bozukluğu ile birlikte, erkeğin kadın, kadının da erkek gibi hissetmesi durumudur.

Sonuç olarak herkes doğrudan söz ettiğini düşünür, hatta kendi yanlışlarına kendileri bile inanır. Siz de neticede başkalarının yanlışlarını doğru olarak benimsersiniz. Başkalarının yanlışları sizin doğrularınız hale gelir. Siz de o yanlışı başkalarına doğru diye öğretirsiniz. Bu inanın böyle sürüp gider. 
Ta ki birisi çıkıp neden ve nasıl diyene kadar. 

Unutmayın! 

Kapıyı başkaları gösterir, ama açması gereken sizsiniz. 

Bugün biraz daha büyüdüm ben. Bugün aslında dıştan baktığınızda farklı gibi görünen olayların, nasıl da iç içe geçmiş duygular olduğunun farkına vardım. Bütün duygulardaki aynı notaları gördüm ve altını bir bir çizdim bugün. 

Bir yaprağın yere düşüşünü nasıl yazabilirim sizlere? Ya da üşüdüğümü ne kadar anlatabilirim? Ellerimin soğukluğundan bahsetsem ya da tenimin titrediğinden, benim kadar üşüyebilir misiniz? Ne yazık ki bir şeyler hep eksik kalacak biliyorum. Kelimeler hep tıkanacak bir yerlerde.

Bunun farkına varınca, insan gerçekten de acı çekiyor.. Duygularımızı anlatmak için kullandığımız basit bir kaç kelime, hissettiklerimizin yanında ne kadar güçlü olabilir ki? 

Geçen gün, hiç canım istemese de neden makarna yaptığımı anlatacağım bugün sizlere.. 

Sevdiğim bir şarkıyı, neden dinlemek istemediğimi anlatacağım. 

Mor papatyaları neden sevdiğimi anlatacağım. Battaniyeleri ise neden sevmediğimi..

Sonrasında şaşkınlıkla bütün bunların birbiriyle ne kadar da bağlantılı ve iç içe geçmiş gizli duygular olduğunun farkına varacaksınız. Belki sizler de, bu karmaşık duyguların varlığından bu şekilde haberdar olacaksınız. 

makarna tarifleri

Kremalı ve mantarlı sonrasında üzerine kekik eklenmiş bir makarna ne kadar özel olabilir ki? Çünkü bu makarna sevgili elinden hazırlanmıştır ve farklı bir tattır. Sonrasında o sevgili yanınızda değilse bile, o makarnayı özlersiniz. Canınız hiç istemese bile, kendinizi bir anda o makarnayı yapmaya çalışırken bulursunuz. Çünkü size aşkınızı hatırlatır. Makarna üzerine sosun dışında, aslında gözle görülmeyen gizli bir şeylerde katmışsınızdır farkında olmadan.

gif resimler

Sonra bir ayrılık yaşarsınız beklenmedik bir anda, hüzünlü bir şarkı eşliğinde tüm acılarınızı birer kayıt cihazı gibi o şarkı üzerine yüklemeye başlarsınız.  Nefret edersiniz o şarkıdan, duymaya bile tahammül edemez bir hale gelirsiniz. Artık her dinleyişinizde kafanızın içinde tekrar tekrar aynı acıyı yaşayıp durursunuz. Çünkü duyduğunuz şey bir insan sesi ve müzikten çok daha fazlası haline gelmiştir. 

fincan ve çiçek

Bir kahve fincanın yanında mor papatyalar görürsünüz. Sevdiğinize siz uzatmışsınızdır o papatyayı. Önce saçlarına takmış ve size gülümsemiştir. Gözlerinde kendinizi görürsünüz. Sonra yudumladığı kahve fincanın yanına koyar ve şöyle der. Seni seviyorum. 
Artık dünyanın tüm mor papatyalar onu hatırlatır. Artık sevgiliniz mor papatyalarla bütünleşmiştir. Mor papatyaları seversiniz. 

battaniye

Bir ölüm haberi gelir evinize bir gün. Aslında ölümün ne olduğunu bile bilmeyecek yaştasınızdır. Bu senin baban diye sarılı bir battaniye ile getirirler önünüze. O an da ağlarsınız. Aradan yıllar geçer ama o battaniyeyi hiç unutmazsınız. Sonra battaniyeleri sevmemeye başlarsınız. O kare desenleri bile her gördüğünüzde sizi rahatsız eder. Artık en yakınınızın cansız görüntüsü o battaniye ile eşleşmiştir. 

Olayların aslında birbirinden ne kadar farklı olduğunu göz önünde bulundurarak ortak yanlarının ise hep aynı duygu ve düşüncelere dayalı olması ne tuhaf.

Bir şeyi sevmemizin ya da ondan nefret etmemizin, başta nedensiz olduğunu düşünsek de, altında yatan gizli duyguları, onlar su yüzüne çıkmadan fark edemiyoruz. Çok sevdiğiniz ve hiç sevmediğiniz bir ismi, neden sevdiğinizi ya da neden nefret ettiğinizi hiç düşündünüz mü? Aslında tam da bu yüzden.
Sevdiğiniz isimler muhtemelen hayatınızda bir şekilde yer etmiş, duyunca size güzel şeyler hatırlatan insanların isimleridir. Sevmedikleriniz ise tam tersi kötü şeylerle bütünleşmiş ve sadece kötü şeyleri hatırlatırlar.

Kısacası birçok şey, aslında olduğu şey olmaktan çıkıp, bir yerde anımsattığı şeye dönüşüyor. 

O yüzden kremalı makarnaların, şarkıların, mor papatyaların ya da battaniyelerin olduğu gibi nesnelerin, seslerin, caddelerin ve tüm renklerin de üzerinde birer hayat izi var, hepside tıpkı farklı duygulardaki aynı notalar gibi. Kimisi neşeli, kimisi hüzünlüdür onların. Bu yüzden dünyayı da içi boş bir deftere benzetiyorum çoğu zaman. Bizler mi? Bizler de o defteri karalayıp duran küçük çocuklarız. Farkına vardığımızda ise; o defterin her yaprağının tek kullanımlık ve kopartılıp atılamaz olduğunu anlıyoruz. 

Defterinize güzel resimler yapmanız dileğiyle.. 

Kelimelerim umarım yetmiştir duygularımı anlatmaya.. 

26.02.2014 - 01:46

karanlık
Aklımdan geçenleri yazmadan önce blog adımı sadece kişisel blog yerine pek de kişisel olmayan blog olarak değiştirmemin doğru bir karar olduğunu bugün yazmak istediklerimle daha iyi anladım. Biraz kişisel olan bir blog için başka ne denirdi bilmiyorum çünkü.

Bugün sizlere benim için mühim olan bir sırrımı ifşa edeceğim. Geçenlerde blog yazarlığı ile ilgili yazdıklarımı hatırlıyor musunuz? Çevrenizdeki insanlara blog yazdığınızı söyler misiniz? diye bir soru vardı. Ben de hayır demiştim. İşte tam da bu yüzden rahatça yazabilmek için. Belki de okumamışsınızdır o yazıyı ne diyor bu böyle diye kafanızı kaşıyorsunuzdur şu anda..

İntihar etmeyi düşündüğüm zamanlar çok olmuştur. Bu benim için elbette bir sır. Ama biliyor musunuz? Ben insanlara hiç oynamadım. Aklımda uçuşan kelimeler neyse hep onları yazdım sizlere.

Geçmişte intihar eden insanların notlarını okumaya başladım daha sonra. Hatta bir kaçını da sizlerle paylaşayım.

Romain Gary – Fransız yazar, yönetmen, senarist (2 Aralık 1980)
Eski eşi Jean Seberg’in 1979’daki ölümünün de etkisiyle, 1980’de, Paris’te yaşamına son verdi. Arkasında şunu notu bıraktı:
“Çok eğlendim, hoşçakalın ve teşekkürler!”
Nicolas-Sebastien Chamfort – Fransız yazar (1794)
Paris’te tutuklanmadan hemen önce intihar teşebbüsünde bulundu. Son sözleri Abbe Sieyés içindi.
“Ve kalbin kırılması ya da kurşuna dönmesi gereken, bu dünyadan göçüyorum.”
Chris Chubbuck – Amerikalı Gazeteci yazar (15 Temmuz, 1974)
Chubbuck kendini canlı bir televizyon yayını sırasında kafasından vurdu.
“Ve şimdi, Kanal 40’ın size her zaman en son şiddet olaylarını sunduğu yayın politikasına bağlı kalarak, canlı renklerle bir ilki daha göstermek üzereyiz – bir intihar girişimi.”
Sergei Yesenin – Rus şair (1924)
İngiltere Oteli’ndeki odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu. Sergei Yesenin, Moskova’nın Vagankovskoye mezarlığına defnedildi.
“Hoşça kal dostum, hoşça kal. Aşkım, kalbimdesin. Ayrılmamız da bir kader. Çok geçmeden bir araya gelecek olmamız da. Hoşça kal: el sıkışmaya gücüm yok. Üzülmek, kaş çatmak yok. Şu anda ölmek yeni bir şey değil. Çünkü yaşamak da yeni değil.
Charlotte Perkins Gilman – Amerikalı yazar (1934)
Ölme hakkının savunucularından Gilman, aşırı doz kloroform alarak intihar etti.
“İnsan artık bir işe yaramadığında, kaçınılmaz ve yakın bir ölümden emin olduğunda, yavaş ve feci bir ölüm yerine hızlı ve kolay bir ölüm seçmek en basit insan haklarından biridir. Kloroformu kansere tercih ettim.”
Robert E. Howard – Amerikalı yazar (11 Haziran, 1936)
Howard’ın intihar notu ise Viola Garvin’in “Sezar’ın Evi” (The House of Caesar) şiirinden bir alıntıydı.
“Herkes kaçtı – her şey bitti, öyleyse beni odun ateşinin üzerine koyun; Şölen bitti ve fenerler söndü.”
Heinrich von Kleist – Alman yazar ve dramaturg (1811)
Kleist, kanser hastası olan genç kadın arkadaşıyla birlikte bir intihar anlaşması yaparak öldü. Kız kardeşine bir intihar notu bıraktı.
“Bütün dünyayla – ve her şeyden önce seninle – uzlaşmadan sevgili Ulrike, şu anda olduğu gibi rahat ve huzurlu ölemem. Bana yazdığın mektupta başvurduğun güçlü ifadelerden vazgeç: Bırak onların hükmünü kaldırayım; gerçekten de beni kurtarmak için gücünün yettiği her şeyi yaptın, yalnızca bir kız kardeş olarak değil fakat bir insan olarak da yapılabilecek her şeyi yaptın. Gerçek şu ki, yeryüzünde hiçbir şey bana yardımcı olamaz. Ve artık hoşça kal: Tanrı sana benimkinin yarısı kadar olsa bile, keyifli ve tarifsiz mutluluk içerisinde bir ölüm bahşetsin: Bu senin için düşünebildiğim en içten ve en büyük dilek. Henry. Stimmung, Potsdam, ölümümün sabahında.”
Vachel Lindsay – Amerikalı şair (4 Aralık 1931)
Mutfak dolabından aldığı dezenfektanı içerek intihar etti.
“Beni haklamaya çalıştılar – fakat ben daha önce davrandım!”
Yukio Mishima (Kimitake Hiraoka) – Japon romancı ve şair (1970)
Mishima, Japon ordusunun sivil hükümeti devirdiğini zannederek törensel bir şekilde intihar etti.
Bir balkondan bağırarak son sözlerini söyledi, içeri geçti, arkadaşına “beni duyduklarını bile sanmıyorum” dedi ve kendini deşti.
“Tenno Heika banzai!” (Majesteleri Çok Yaşa!)
Sylvia Plath – Amerikalı romancı ve şair (11 Şubat, 1963)
Plath, Londra Primrose Hill’deki evinde kafası gazlı bir fırının içinde ölü bulundu.
Bıraktığı notun biçiminden dolayı bazıları onun kendini öldürmek niyetinde olmadığını fakat hareketlerinin yardım istediğine işaret ettiğini düşündüler.
“Dr. Horder’ı arayın.”
Sara Teasdale – Amerikalı şair (1933)
Bazı kaynaklar onun “I Shall Not Care” (Aldırmamalıyım) şirini, onu terk etmiş olan sevgilisine bıraktığı bir intihar notu olarak yazıldığını ifade ederler. Fakat bu doğru değildir – şiir 18 sene evvel yayımlanmıştır. Bununla birlikte Teasdale aşırı dozda uyku hapı alarak intihar etmiş ve o şiiri son söz olmaya uygun bulduğu için kullanmayı seçmiştir.
“Öldüğümde; üzerimde güneşli Nisan ayı. Yağmurda ıslanmış saçlarını sallarken, kalbi kırık bir şekilde üzerime kapanmış olsan bile, aldırmamalıyım. Huzur bulmam için, yağmur dalları eğdiğinde, yapraklı ağaçlarınki gibi bir huzur. Ve senin şimdi olduğundan, daha sessiz ve acımasız olmalıyım.”
Hunter S. Thompson – Amerikalı yazar (20 Şubat, 2005)
Thompson, karısı Anita için “Futbol sezonu bitti” notunu bıraktı. Dört gün sonra evde kendisini vurdu.
Yazarın külleri, Thompson’ın vasiyeti üzerine Colorado’da Woody Körfez’inden havaya savruldu.
“Artık Maçlar Yok. Bombalar Yok. Yürüyüş Yok. Eğlence Yok. Yüzmek Yok. 67. 50 yaşımı 17 sene geçmiş. İhtiyacım olandan ya da istediğimden 17 daha fazla sene. Sıkıcı. Her zaman bir huysuz oldum. Kimse için eğlenceli değil. 67. Giderek Aç gözlü oluyorsun. Yaşlı haline göre davran. Sakin ol Hiç Acımayacak.”
Virginia Woolf – İngiliz yazar (28 Mart, 1941)
Woolf seneler evvel, tekrarlayacağından korktuğu bir sinir krizi geçirmişti. Sussex’te Ouse Nehri’nde boğularak intihar etti.
İntihar notunu kocası için evinde şömine rafına bıraktı.
“En sevdiğim, yeniden delireceğime eminim. O korkunç zamanların bir yenisini daha aşamayacakmışız gibi hissediyorum. Ve bu kez iyileşmeyeceğim. Gaipten sesler duymaya başladım ve odaklanamıyorum. Bu yüzden en iyisi gibi gözüken şeyi yapıyorum. Bana mümkün olan en büyük mutluluğu yaşattın. Benim için olunabilecek her şeyi oldun. Bu korkunç hastalık çıkıp gelene kadar iki insanın daha mutlu olabileceğini düşünmezdim. Artık daha fazla mücadele edemeyeceğim. Hayatını mahvettiğimi biliyorum, ben olmazsam çalışabilirsin. Çalışacağını biliyorum. Görüyorsun ya, bunu bile düzgün yazamıyorum. Okuyamıyorum. Demek istediğim o ki, hayatımdaki bütün mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı son derece sabırlı ve inanılmaz biçimde iyi oldun. Herkesin bunu bilmesini istediğim için söylüyorum. Eğer biri beni kurtarabilecek olsaydı, bu sen olurdun. Senin iyiliğinin kesinliği dışında her şey uçup gitti. Hayatını mahvetmeye daha fazla devam edemem. İki insanın bizim olduğumuzdan daha mutlu olabileceğini düşünmüyorum. V.”

Bu insanların hepsi öldüler. Hatta belki kemikleri bile kalmamıştır. Bir insanın son sözleri ne kadar değersiz olabilir ki, okunmadan geçilsin. Bu yüzden eğer okumadıysanız, birini dahi atladıysanız şimdi yukarı çıkın ve okuyun.

Ölüm gerçekten garip bir his. Acaba ben son sözüm olarak ne söylerdim? Merak ediyorsanız (en azından şu anki ruh halime dayanarak söylüyorum)

Herkese ve her şeye küfür ederek bir tebessümle gebertirdim kendimi. Sanırım öyle bir anda içimden ötenazi olsaydı diye de geçirirdim.

Kimse paniğe kapılıp bu düşünceyi kafamın içinde bir saplantı haline getirdiğimi düşünmesin. Ben sadece hayatımın bir evresinde böyle bir ruh çalkantısına girmiştim hepsi bu. Tıpkı sizin gibi işte..

Ne o yoksa çok mu şaşırdınız? Sizin gibi dediğim için.
Ben her insanın hayatında bir kez olsun böyle bir düşünceye kapıldığına inanırım. Henüz böyle bir durum yaşamayanlar vardır belki aranızda onlar sadece beklesinler ve de görsünler.

Aslında bakarsanız bu düşünceden nasıl vazgeçtiğimi de itiraf edeyim. Madem itiraflara başladık.
Kendini öldürmek kadar aptalca bir şey olamaz hayatta.

Eninde sonunda geberip gideceğimizi de düşünürsek, hayatın kıçımıza atacağı tekmeyi beklemek daha yerinde bir düşünce olur sanırım.

Ölüler sokağından sevgiler.


- Bu bir intihar notu olabilirdi

neden paylaşmalıyız

Paylaşmak denince akla ilk gelen şey bizde olanı başkasına vermek onu bölüşmektir. Bu yüzden paylaşmanın sadece yardımlaşmak olmadığını, aksine yardımlaşmanın da paylaşmanın bir parçası olduğunu iyi anlamamız gerekir. 

Cümlelerin altını çizdiğiniz bir kitabı arkadaşınızla paylaşmak istemezsiniz bazen.  Çünkü yaptığınız şey kitaptan çok, duygu ve düşüncelerinizi paylaşmaktır. Bu nedenle paylaşmanın, insan ilişkileri arasında önemli bir yeri vardır. Bir simiti bir martı ile paylaşabilirsiniz. Hoş, etçil bir hayvan olan martıyı, nasıl simitçil bir martıya dönüştürdük onu da bilmiyorum. Çay içseler çayımızı da paylaşırdık eminim. 

Mesai saati içinde dışarı çıkıp, kapı önünde ayak üstü bir sigara içeriz. Yakın arkadaşımız gelir ve sigara ister. Son sigaramızdır belki ve yanan sigarayı uzatırız. 

Sigaramızı paylaşırız...
Hayatımızı paylaşırız. 
Mutluluğu paylaşırız.
Acıları paylaşırız. 
Yemeğimizi paylaşırız. 
Bilgimizi paylaşırız. 

Kısacası hayatın her alanında ve her saniyesinde diğer insanlarla etkileşimde bulunarak paylaşımda bulunabiliriz. Bu yüzden paylaşmak erdemli bir davranıştır. Ama aynı zamanda bir ihtiyaçtır. 

Neden blog yazıyoruz sanıyorsunuz? 
Aslında tam da bu yüzden. Tecrübelerimizi, yaşadıklarımızı bildiklerimizi diğer insanlarla paylaşmak için. 

Neden fotoğraf çekiyoruz sanıyorsunuz?
Görmüş olduğumuz bir güzelliğin ya da doğa harikası bir manzaranın dijital ortamda ölümsüz olmasının yanı sıra, onu başka insanlar da görebilsin diye paylaşıyoruz. Güzelliği paylaşıyoruz. 

Fakat bir şeyi iyi anlamak gerekir; 
Paylaşılmayan bir bilgi gömülü hazinelere benzer. Eğer paylaşılmıyor ise orada öylece durur ne kendisine ne de başkasına bir hayrı vardır. 

Örneğin size kargalar hakkında bir bilgi vereyim: 
Kargalar gerek görünüş, gerekse o kalın rahatsız edici seslerinden ötürü insanlar tarafından pek sevilmezler. (ben her türlü hayvanı severim.) Aynı zamanda karmaşık ve sosyal yapılarıyla zeki kuşlar olarak da bilinirler. Bir karga öldüğünde, diğer kargalar hemen etrafına toplanırlar. Bunun nedeni ise; ölen karganın, alandaki bir tehdit sonucunda ölüp ölmediğini anlamaya çalışmalarındandır.
Bunu elbette ben test etmedim ya da kargaları incelemedim. Sadece emek vererek araştırmış kimselerin edindikleri bilgiyi paylaşmasıyla öğrendim. 

Sihirli sözcük yine paylaşmak. 

Eğer bir çocuk yetiştiriyorsanız ona üç şeyi mutlaka öğretin. Merhamet etmesini, sevmesini ve paylaşmasını.

Dünya'da bu kadar açlık neden var sanıyorsunuz? Bir şeylerin yetmiyor oluşundan mı? Kesinlikle hayır. Tek sorun paylaşmayı bilmememiz. Tek sorun birileri aç iken başka birilerinin göbek büyütüyor olması. O yüzden şu kısa filmi de izlemeden geçmeyin.





Videoyu izlediyseniz ya da izlemeden bu satıra geçtiyseniz bir şeyi daha paylaşmak istedim sizlerle.

Geçen gün gözüm raflarda duran kitaplarıma takıldı. Bir kitap insanla konuşur belki ama, bir insan kitapla konuşur mu demeyin ben konuştum çünkü. Orada öylece duruyorsunuz kimseye bir faydanız da yok dedim. Kısacası kitaplarımı okuyucularımla paylaşmaya karar verdim. Eee o kadar paylaşmanın öneminden bahsedip bir jest yapmamak olmazdı.

Katılım için blogumu, facebook, twitter gibi hesaplarımı takip etmenize ya da bu yazıyı paylaşmanıza gerek yok. Hatta hiçbir şey yapmanıza gerek yok. Sizden sadece tek bir ricam var. O da kendi kitaplığınızdan bir kitabı başkasıyla paylaşmanızdır.

Kitap listesi aşağıdaki gibidir :

  • Jenny Lawson - Hiç Olmamış Gibi Yapalım - Seçildi
  • Kaan Erkam - Bu bir aşk masalı değil
  • Kafka - Babama Mektup
  • Tony Buzan - Aklını En İyi Şekilde Kullan
  • C. Bukowski - Ölüler Böyle Sever
  • İskender Pala - Babil'de Ölüm İstanbul'da Aşk
  • A.Schopenhauer - Ölümün Anlamı - Seçildi
  • Kahraman Tazeoğlu - Bukre
  • Deep Tone - Sade ve Derin

Seçtiğiniz kitap için ciplakyazar@gmail.com adresime email gönderebilirsiniz. 

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe