Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

30 Eyl 2016

İnsanlar neden günah işler

Bugün hiç huyum olmamasına rağmen ışıkları söndürüp mum ışığında oturmayı tercih ettim. Ateş diri gibi geldi ama elektrikle yanan lamba değildi. Ayarını tutturamadığım zift gibi acı kahvemi yudumluyorum şu anda. Klavyemin bozuk olması hayli canımı sıkıyor şu sıralar ve yazarken A harflerinin basmaması bana geriye dönüp yazdıklarımı tekrar kontrol etmem gerektiğini hatırlatıyor. Grip(a basmadı ama inadına düzeltmeyeceğim) bir his gerçekten de yazarken tökezliyorum resmen. 
Bugün günah sonrası edilen tövbe ile ilgili bir yazı yazmak istedim açıkçası. Aslında bunları ben yazmıyorum biliyor musunuz? Hayatın kendisi yazıyor bunları. Ben ise sadece onun söylediklerini aktarıyorum sizlere. 
İnsanlarla iletişimim oldukça iyi olmasına rağmen çoğu zaman kendimi dışlanmış ya da ne bileyim farklı gibi hissediyorum. Kısaca deli desek sanırım daha doğru olurdu. Blog adımı da çıplak yazar yerine bir delinin günlüğü falan diye değiştirirdim belki. 

Benzer duyguları hisseden insanlar birbirine her zaman daha yakındır. O yüzden bunları okurken, okumaktan fazlasını yapmalı ve aynı şeyleri hissetmelisiniz anlamak için. 

Bugün günlerden Cuma. Telefonuma her cuma olduğu gibi cevap vermediğim hayırlı cumalar mesajları geldi. Cuma namazına gitmediğim için niye gitmiyorsun diye soran insanlar vardı. Aslında benim de neden gidiyorsunuz diye bir soru sorma hakkım doğuyor ama soramıyorsunuz işte. Çünkü karşınızdaki kişinin sizi anlamayacağını gayet iyi biliyorsunuz. 

Çoğu zaman acaba ben mi deliyim yoksa bu insanlar mı diye düşündüğüm çok oluyor. İnsanlar öylesine karmaşık ve öylesine çoklu kişiliklere sahipler ki; acaba bu o mu, yoksa o bu mu? diye düşünmeden edemiyorsunuz. 

Kargo aracına yükleme yapan 40 yaşlarında bir adamla konuşuyordum. (Ben o adamı hep görüyorum bu arada.) O sırada yolun karşı tarafından öğrenci tipli bir kız geçiyordu. Kızı yaşında olmasına rağmen adamdan duyduğum cümleler aynen şöyleydi : Offf iyi malmış, bunu kucağına alıp hoplatacaksın.. Bu adam bunu söylemesine rağmen sırf yaşından ötürü ağzımı açıp bir şey söylemek, yerin dibine sokmak istemedim o adamı. Biliyorum biliyorum hak ediyordu aslında. İğrenç herifin teki deyip geçersiniz normalde değil mi? Hayır aslında geçemiyorsunuz. Çünkü bir kaç gün sonra aynı adamın Allah, din, peygamberden söz edip ahlak dersi vermesi beni çıldırtıyor. Kafamı duvarlara vurmak istiyorum adeta. O söylediğini unutmuş belli ki ama ben unutmadım. 

Peki sadece bu adam yüzünden mi yazdım bu yazıyı? Hayır tabii ki de. Bana cumaya neden gitmiyorsun diye soran başka bir adam, cumartesi olunca kafayı çekip göbek atıyor. Ben ne yapıyorum? Gördüğüm ilk duvara kafa atmak isteğiyle çıldırıyorum yine. 
Tüm bunların anlamı ne diye düşünüyorum bazen. Yapılan hata sonrası günah çıkarma eylemi mi?

Benzer olayları çok görüyorum aslında çevremde. O yüzden bugün şu sözü daha çok düşünmeye başladım. Kim size namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o'dur! Friedrich Nietzsche. haklı olabilir mi diye düşündüm bugün. 

Bazen insanların sırf cehennem ateşinde yanarım korkusuyla, iyi olmadıkları halde iyi rollere bürünmüş birer sahtekar olduklarını düşünüyorum. 

Ben çok düşündüm gerçekten, varın biraz da siz düşünün. 

İçimde bir şeylerin kırıldığını paramparça olduğunu hissediyorum bazen. Bugün ilk defa kendime neden yazıyorsun diye sordum. Kiminle ne alıp veremediğin var diye sordum. Yazınca ne olacak ya da şimdiye kadar ne oldu diye sordum. Kimin için ne yazıyorsun diye sordum. Bana en yakın olan insanların bile beni ne kadar anlayabildiğini düşündüm sonra. Belki de bu yüzden yazıyorum. Bugün anlamasalar da öldükten sonra aslında şunu demek istemiş ama biz anlamamış diyebilsinler diye yazıyorum.

Ya da sanırım bazen bir şeyleri bir parça da olsa yazarak değiştirebilmeyi ümit ederek yazıyorum. Gerçekleri kaldıramıyorum bazen, ikiyüzlülükleri, aldatmaları, yalanları, egoları.. Kendimi öykü yazarken buluyorum sonra. Hiç var olmamış insanlar var edip onlara roller biçiyorum. Kötülükte kalemimden doğuyor iyilikte. Kimse din tüccarlığı yapamaz. Kimse adaletsiz davranamaz ya da dokuz aylık bebeğe tecavüz edemez benim öykülerimde. Kimse bile bile ölüme gönderilemez vatan millet sakarya diye.

Sahanda omlet pişirme tarifi falan mı versem diye düşünüyorum bazen. Malzemeler sonra yapılışı ve ardından sunum. En azından birilerine bir faydam dokunurdu değil mi? Ama yok. Omlet yemek isteyen önce yumurta kırmayı bilmeli. Yumurta kırmayı bilen de omlet yapmayı deneye deneye öğrenirdi. Hayır hayır ben kusmak için yazıyorum. Hiç bir kusmuk iyi olmadığına göre burada yazdıklarımda kısmen iyi değil anlamına geliyor. En azından birileri için iyi ya da kötü olmasını umursamıyorum. Sadece canlı ve diri oluşumu duyuruyorum siz tanımadığım insanlara.

Babam da yazardı aslında, öyle bildiğiniz kitap yazarlarından değil tabi. Bir şeyler karalamayı severdi sadece. O şiir yazardı, ben ise kendi satırlarımı. Belki de bu yanım ona çekmiştir kim bilir? Bir asker defteri vardı babamın. Küçücük gömlek cebine sığan türlerden. İnce ince el yazısı ile yazılmış şiirler ve defterin arka yüzlerine geçmiş mürekkep lekeleri. O defteri ilk bulduğumda 16-17 yaşlarındaydım. Sonra kaybettim o defteri. Aslında çok şeyi de kaybettim defter dışında.

Bir şiirinde şöyle diyordu;

Sen bana geliyordun özlediğinde,
Öyle bir yara açtın ki yüreğimde,
Seni unutmaya çalışıp denediğimde,
Ağlayıp düşündüm yapmadım.
Aşık oldum birden ben de anlayamadım.

Duygusal yanım da babama çekmiş olmalı ki, çevremdeki insanlar aşırı hassaslığım yüzünden bazen şikayet edebiliyor. Kim bilir belki birileri de benim mezar taşıma aşık diye yazdırır.

Bazen gerçekten de kimsecikler kalmıyor insanın yanında. Bir an kendinizi sigaram bitti mi diye endişeye kapılıp paketi yoklarken buluyorsunuz. Toprağa düşen tohum gibi büyüyoruz her birimiz. vakti geldiğinde çiçek açıp meyveler veriyoruz, vakti geldiğinde yaprak dökümünde sert rüzgarlara kaptırıyoruz dallarımızı. Sonra da çürük bir gövde ile kuruyup gidiyoruz.

Tek derdimiz kuruyup gitmeden bu dünyada bende varım diye bir kaç iz bırakmak. Tıpkı yeni dökülmüş betona tarih atmak gibi. 30/09/2016 04:17

öykü yazmak öykü nasıl yazılır hikaye yazmak kişisel blog öykü yazmak öykü nasıl yazılır hikaye yazmak öykü yazmak öykü nasıl yazılır kişisel blog
öykü yazmak öykü nasıl yazılır öykü yazmak hikaye yazmak kişisel blog öykü yazmak hikaye yazmak  öykü yazmak kişisel blog öykü yazmak öykü nasıl yazılır hikaye yazmak kişisel blog öykü nasıl yazılır hikaye yazmak öykü nasıl yazılır kişisel blog
öykü nasıl yazılır hikaye yazmak kişisel blog
hikaye yazmak  kişisel blog

20 Eyl 2016

kabullenmek ve başkaldırmak

Herkes aslında bir kabulleniş ve başkaldırış ile yaşıyor. Babadan kalma marangozluk işini yapmak istemesek de geçimimizi sağlamak için devam etmek, kabulleniştir. Dağlara çıkmak, dünyayı keşfetmek sigortalı bir iş karşılığı yaşama sevincimizi satmamak ise başkaldırıştır. 

Ölüm anı geldiğinde bir şeyi çok iyi biliyorum ki, bazı insanlar yaşadığı hayata bakıp tebessüm ederken bazıları ise o korku ile yok olup gitmenin derin acısını yaşayacak. Siz tebessüm edenlerden mi olacaksınız? Yoksa diğerlerinden mi? 

Gerçekten de o anda hayatım film şeridi gibi gözümün önünden akıp gidecek mi merak ediyorum. Aslında tüm bunları yazarken kendi ölümümle son dakikalarımı doldurmadan önce tebessüm edebilecek miyim onu da bilmiyorum. Sadece içimden geçenleri yazmak istedim hepsi o kadar. 

40 yaşlarında bir işçinin bir yazısını okumuştum bir yerde. ''Hayatım sabah erken kalkıp işe gitmekle geçti. Şimdi düşünüyorum da biz yaşamamışız'' diyordu. Kendini nasıl hissettiğini ve bunları nasıl söylediğini gayet iyi anlıyorum aslında. Kendi açımdan düşünmek gerekirse henüz kırkıma basmadım ama bunu biliyorum. Daha mı şanslıyım? Hayır hayır hiç sanmıyorum. Çünkü bunun farkında olmak bile huzursuzluk veriyor içime. Belki hiç farkında olmasaydım herkes gibi işime gider gelir ve hiç bir şeyi sorgulamazdım. Nitekim acı da çekmemiş olurdum. Dünya tamamen bir sömürü sistemi üzerine kurulu ve gerçekten de bunu bilmek içimi acıtıyor. 

Hiç çalışmasak olmaz mıydı sanki diye düşünüyorum bazen. Ya da ne için çalışıyoruz diye soruyorum bazen kendime. Cevabını da pek bulamıyorum açıkçası. Birilerini zengin edip duruyoruz işte. Kendimizden verdiğimiz ödünler de cabası. 

Tarih en kötüleri ve kötüler karşısında durabilen adamları yazar. Bizleri değil. Çünkü bizler sadece gelecekte birer istatistik olarak kalacak olan sıradan insanlarız. Çünkü sürekli bir kabulleniş içinde yaşıyoruz. Haksızlığa susuyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünüyoruz. Ana yasalarımız insan haklarını korumak için yeterli değil. Aksine adaletin hakimin vicdanı ile cüzdanı arasında bir yerlerde sıkışıp kaldığını düşünüyorum çoğu zaman. 

Bir keresinde suça yardım ve yataklıktan 24 yıl ceza alan bir adam hakkında bir şeyler duymuştum. Adam için tutulan avukat 90.000 tl istemiş. Ne karşılığında mı? Tabi ki işlenilen suçun örtbas edilip adamın özgür kalması karşılığında. O an aslında adaletin satın alınabilir bir şey olduğunu daha iyi anladım. Bu yüzden ilahi adalete sığınmaktan başka bir çare de kalmıyor. 

Ama baktığımda onu da göremiyorum. Umarım bu yazdıklarımı sen de görüyorsundur Tanrım. 

Gerçekten insanlara baktığımda bazen yaralı atlara benzetiyorum. Acı çekmemesi için öldürülen atlara. Bu yüzden de tüm insanlığı bir anda katletmek geçiyor içimden. Biliyorum belki en büyük günahı işlemiş olurdum ama hesap vermem gerektiği anda şöyle söylerdim. O insanlar zaten acı içinde kıvranıyordu ben onlara yardım ettim. 

Sudan boğulan balıklara benziyoruz çoğumuz. Bir olta ağzımıza takılsa da bizi boğulmaktan kurtarsa diye bekliyoruz. 

Her gün şehitler veriyoruz.. Öylesine alışır olduk ki şehit haberleri görmeye sıradanmış gibi geliyor. Havai fişek atılsa bomba patladı sanıyoruz. Öylesine huzursuzlaştık ki milletçe. 

Korkuyoruz ve bu korkuyla birlikte yaşıyoruz. Kıytırık işimizden bile rest çekip ayrılmaya cesaretimiz yok bizim. Aç kalırız diye korkuyoruz. Bir sonraki ayın elektrik faturasını ödeyememekten korkuyoruz. Çocuklarımız için korkuyoruz. Başkaldırmamız gereken yerde hep korkuyoruz ve bir şeyleri sineye çekip kabulleniyoruz. 

13 Eyl 2016

Öncelikle hepinize mutlu bayramlar dilerim. İlk gün malum kurban kesiminden sonra, sonraki günler akraba ziyareti ya da bize gelenler derken bayramı yeyip bitiriyoruz. Günde 12 saat çalışan biri için arada böyle boş kalmak, gerçekten sudan çıkmış balık gibi hissettiriyor. Tabii ki arada çıkıp dolaşıyoruz ama gez gez nereye kadar kardeşim. Ben de bol bol film izleyeyim dedim. Film seçiminde çok kararsız biri olduğum için aslında çok zorlandım. Ama daha önce izlemediğim bazı filmleri yeni keşfettiğim için keyfim az da olsa yerine geldi. Muhtemelen arada izlediğiniz filmler de olacaktır ama boş vakti değerlendirmek için bence film izlemekten daha güzel bişey yok. Yazılarda spoiler yok (yani elimden geldiğince vermemeye dikkat edeceğim) bu yüzden rahat rahat okuyabilirsiniz.

1. ÇILDIRIŞ (2005) İmdb : 7.1 

film sahneleri
İlk filmimiz 2005 Almanya, ABD ortak yapımı olan Çıldırış. Baş rolünde meşhur Piyanist filmindeki Adrien Brody oynuyor. Doğrusu bu adam her rolün hakkını veriyor. Psikolojik bir film olduğu için gerçekten de filmin insanı içine çeken bir yanı var. Biraz psikoloji biraz da gerilim tarzım diyorsanız bu film tam size göre. Puanım : 7,3/10

2. SİHİRBAZLAR ÇETESİ 2 (2016) İmdb : 6.6 

film poster
İkinci filmimiz ise Sihirbazlar Çetesi 2 bu filmin birincisini izlemeden ikincisini sakın izlemeyin. İkinci filme renk katsın diye bizim Harry Potter'i de koymuşlar. Aslında gıcık aldığım bir oyuncu ama bu filmde doğrusu karaktere cuk oturmuş. Yönetmeni tebrik etmek lazım. Morgan Freeman'ın oyunculuğuna zaten diyecek yok. Kadro da senaryo da gerçekten sağlam. Eğer biraz aksiyon iyi olurdu diyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz. Puanım : 7,1/10

3. ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDA (2003) İmdb : 7.5

film replikleri
Üçüncü filmimiz Ölümle yaşam arasında. Kevin Spacey zaten sevdiğim oyuncular arasında olduğundan filmi tereddüt etmeden Kevin Spacey hatırına izledim. Aslına bakarsanız biraz durağan ilerleyen bir film. Biraz eski bir film olduğu için çekimlerini pek beğenmedim aslında. Tam duygu yoğunluğuna ramak kala sanki bir amatörlük hissettim. Fakat senaryo iyi miydi? İyiydi. Boş vakitte izlenebilecek orta halli bir film. İzledikten sonra pişman olacağınızı sanmıyorum. Tabi eğer birazcık sinemadan anlıyorsanız. Puanım : 7,2/10 

4. NADİDE HAYAT (2015) İmdb : 6.5

çağan ırmak filmleri
Son film de bir Çağan Irmak filmi olan Nadide Hayat. Arada yerli yapımlara da göz atmak lazım. Aslında şuna inanıyorum ben. Tiyatro oyunculuğundan sinemaya geçen oyuncular rollerine daha iyi bürünüyor, filmi izlerken de o duygu ve hissiyatı izleyiciye daha iyi veriyor. Bu yüzden hem Çağan Irmak filmi oluşu hem de baş rolünde Demet Akbağ olması filmi düşünmeden izlememdeki en büyük etkenlerden biri oldu. Ailenizle izleyebileceğiniz orta şekerli bir kahve tadında samimi bir film olmuş. Ama yine de büyük beklentiler içinde izlememizi tavsiye ederim. Puanım : 6,9/10



Son olarak filmde çalan şu güzel şarkıyı da dinlemeden geçmeyin.

Hepinize tekrardan iyi bayramlar dilerim.

4 Eyl 2016

insanlar neden kararsızdır

Kararsızlık bir hastalıktır. Sizi ölüme götürmese de sürekli rahatsızlık verici bir durumdur. Siz de bu rahatsızlığın farkına vardığınızdan artık kendinizi ''ben çok kararsız bir insanım'' diye değerlendirebilirsiniz. Kıyafet alırken kararsız kalırsınız. Telefon alırken kararsız kalırsınız. Araba alırken kararsız kalırsınız. Çünkü en iyiyi en uygun fiyata bulma çabasıyla birlikte, satın alacağınız şeyin tam olarak ihtiyaçlarınızı karşılayıp karşılamadığını düşünürsünüz. 

Dün gece dam yatağımı sermiş yıldızları izlerken tam olarak bunu düşünüyordum aslında. İnsanların kararsızlıklarını. Ayrıca kararsızlık üzerine düşüncelerimi tam olarak aktarmadan önce başka bir konudan daha söz etmek istiyorum. 
Ben bir insanın tüm cevapları okuyup araştırmadan da bulabileceğine inanıyorum. Bugün kitaplardan ya da İnternet aracılığı ile öğrenmiş olduğumuz bilgilere bakıyorum da aslında hepsi düşünceye dayalı bilgiler. Örneğin satranç oyunu. Bugün dünyada neredeyse bilmeyen yok. Fakat bu oyunu yalnızca bir kişi hayal etti soyut olmaktan çıkardı ve somutlaştırdı. Ya da hesap yaparken kullandığımız denklemler, bir kişi tarafından hayal edildi ve sayısal verilere dönüştürüldü. Demek istediğim birileri zamanında bir şeyleri hayal etti ve hayata geçirdi. Ve bugün bizler sadece hazır olan bilgiye konuyoruz. Başta bahsettiğim ''bir insanın düşünerek tüm cevapları bulması'' da  aslında tam da bununla ilgiliydi. 

Ben de bugün kararsızlık üzerine derin düşüncelere daldım. İnsanların bir şeyler satın alırken, konuşurken ya da bir şeyi yapmakla yapmamak arasında neden kararsız kaldığını ve bu kararsızlık içinde sıkışıp kaldığını merak ettim. Tüm bunları düşündüm. 

Bir dondurma almak istediğiniz zaman dondurmacıya gidersiniz. Dondurmacı size; sade, fıstıklı ve çikolatalı olarak üç çeşit olduğunu söyler. Genellikle yetişkin insanların tercihleri sade ve fıstıklı olur. Dondurmanızı alır ve çıkarsınız. Fakat başka bir dondurmacıya girdiğinizi düşünün. Oradaki dondurmacı ise çeşitlerinin sade, fıstıklı, çikolatalı, çilekli, muzlu, kivili, limonlu olduğunu söylüyor. Burada karar vermek için daha fazla düşünürüz. Nedeni ise çeşit fazlalığı. İşte bu yüzden bir telefon alırken karar veremiyoruz. Kıyafet alırken karar veremiyoruz. İnsanların kararsızlıklarının en önemli nedenlerinden biridir bu. 

Diğer yandan konuşma esnasında ya da bir şeyi yapmakla yapmamak arasında kalma durumu var. Çoğumuz bu durumu iyi biliriz. Bir şeyi söylemeden önce dakikalarca söylemekle söylememek arasında kalırız. Burada insanı kararsızlığa iten şey ise; söylediğimiz şeyin sonuçlarıdır. Çünkü sonuçlar söylediğimiz şeyden daha ön planda olduğundan kafamızı daha fazla meşgul etmektedir. Bunu da basit bir örnekle şöyle izah edeyim. 

Bir kaç gün su içmediniz ve artık neredeyse diliniz damağınıza yapışmak üzere. İçmediğiniz taktirde ölebilirsiniz. Fakat yine aynı şiddette açsınız. Yemek yemez iseniz de ölebilirsiniz. Sonra önünüze birbirinden güzel ve lezzetli yemekler koyuluyor. Tabi ki yanında içebileceğiniz kadar da su. Fakat sizden sadece suyu içmeniz ya da yemeği yemeniz isteniyor. Bu yüzden sadece birini seçmeniz gerekiyor. Bu durumda kararınız ne olurdu? Bu testin sonucunda, insanların kararsızlıktan ikisine de dokunamayacağı savunuluyor. Ne kadar doğrudur bilemiyorum. Ama sonuçlarını düşünmek karar verme sürecini daha da fazlalaştıracaktır. 

Sonuç olarak insanı kararsızlığa iten iki şey olduğunu düşünüyorum. Birincisi çeşit fazlalığı, ikincisi ise verilen kararın doğuracağı sonuçların önemlilik derecesi. 

Konu hakkında söylemek istediklerim bu kadardır. Kafamın içindekileri atabildiğim için mutluyum. Ama yine de dikkatimden kaçan bir husus olabileceğine de inanıyorum. Burada söz ise siz sayın okuyucuya düşüyor.  

Öyküler ne durumda?

  • Dilaver'e Veda - 🌟 Yeni 🌟
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında  - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe