Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Ağustos 2016 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

iç sesimiz ve biz

Ne zaman bir yazıya başlayacak olsam, sadece bir satırlık bir cümle ile çıkıyorum yola. İnsanın iki yüzü diye başlık atarken tek düşündüğüm ve istediğim de bu yazıyı yazarak insanların bir şeylerin farkına daha fazla varmalarını sağlamaktı.

İç ve dış yüzü vardır insanın. Biri herkesin bildiği, diğeri de yalnızca kişinin kendisinin bildiği yüzü. Bilir misiniz bir insanın iç sesi de aynı zamanda o insanın iç yüzünü yansıtır. Asla yalan söylemez ve numara yapmaz. Zaman zaman ben de kendi iç sesimle konuşuyorum. Örneğin, burda derdimi döktüğüm satırlarda zaman zaman kendime sen kim oluyorsun da millete akıl veriyorsun diyorum. Bilmiyorum belki de kendi üzerimde yarattığım aşağılık psikolojisidir bu. Çok bilmişlik taslıyorum belki de. Ama açlıktan söz etmek için açlara bakmak değil bizzat aç kalmak gerekir. Ben de aç kalmadan açlıktan söz etmiyorum. En azından sınırların ötesine dayanmaya çalışıyorum içimdekileri anlatırken. Yalnız kalmaktan korkuyorum ama insanlara yalnızlık korkusunun nasıl yenilebileceğinden falan söz ediyorum. Özetle kendime çok kızıyorum bazen. Bu beni bir yalancı mı yapıyor ya da düzenbaz mı bilmiyorum. Ama herkesin bir iç yüzü olduğunu gayet iyi biliyorum.   

Vergi rekortmeni ilan edilen kravatlı ve takım elbiseli adamların, bir derneğin kuruluş yıl dönümünde çok sıfırlı bir çek uzatırken tokalaşarak fotoğraf çektirmesi ne kadar samimi olabilir ki? Belki de aklanmış kara paraların, haksız kazançların bir araya getirdiği bir paradır. Bu yüzden kişi iç yüzünü gizleyerek toplumda saygıdeğer iş adamı rolüne bürünerek vicdanını susturur. Oysa günah çıkarma eyleminden başka bir şey değildir bu.

Ya da diyelim ki yol ortasında kanadı kırık bir kuş gördünüz. Aslında iyi birisiniz hayvanlara insanlara tüm canlılara saygınız var. Facebook da instagram da hayvan fotoları falan paylaşıp duruyorsunuz. Ama yol ortasında gördüğünüz kuşla ilgilenmek yerine görmemezlikten gelip gidiyorsunuz. Niye bilmiyorum ama hep yetişecek bir yerlerimiz oluyor ya da üşengeçliğin dibine vurmuş oluyoruz bir yerde. 

- Üfff işe geç kalıcam..
- Başka biri alır veterinere falan götürür heralde. 
- Ya ölürse! Ben mi alsam acaba.

Sonrasında çekip gidiyoruz. Kimse kusura bakmasın ama söz de iyimser insanların çoğu aslında böyle. Ben de öyleyim. Geçenlerde yavru bir kuşun ölümüne sebep oldum. Yuvasından mı ne düşmüş. Alsam eve götürsem mi diye düşündüm. Sonra ağaca nasıl koyacağım burdan bıraksam mı acaba?,  Annesi gelip alır beki götürür diye kendimi kandırdım. Ertesi gün baktım ki ölmüş. Tüm bunlar benim iç yüzüm. 

Eğer biri size iç yüzünüzü gösteren bir ayna tutsaydı, kendinizi çırılçıplak kalmış gibi hissederdiniz. Hepimizin sırları var, hepimiz başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancılarız. Fakat bir noktada bir yüzümüz daha baskın geliyor ve hayatımızı o yüz ile yaşamaya devam ediyoruz.

Siz kimsiniz?
Sahiden de yaşamış olduğunuz bu inişli çıkışlı hayatta bir an durup kendinize hiç ben kimim diye sordunuz mu? Olduğunu sandığınız mı, yoksa olduğunuz kişi misiniz?

Osho'nun konuşma yaptığı bir sırada kendisine dinleyicileri tarafından şöyle bir soru yöneltilir.
- Kendin olmak mı, kendini bilmek mi önemlidir?
Osho durur ve cevap verir.
- Eğer kendim değilsem, kendimi nasıl bilebilirim? Ya da tam tersi eğer kendimi bilmiyorsam, nasıl kendim olabilirim?

Her gün hiç tanımadığımız yüzlerce insan görüyoruz. Tesadüfen bazıları ile küçük diyaloglar içine giriyoruz. O kısacık diyalogların bir insanın iç yüzünü görmeye yetemeyeceğini de hepimiz gayet iyi biliyoruz. Aslında bilmek isteriz. Çünkü karşımızda duran insanın yalın, kendi kişiliğini görmek bize huzur ve güven verir. Fakat beş dakikalık kısa konuşmalar ile bir insanın iç yüzünü görmenin zor olduğunu bildiğimiz gibi, bazen beş yılda bile tanıdığımızı düşündüğümüz insanların iç yüzleri ile karşılarız.

Çünkü insanlar büyük bir oscarlık performansla sunarlar yüzlerini bize. O yüzden bir insanın iç yüzünü görmek bazen yıllar bile alabilir. 

İnsan belki de o iç yüz dediği ve ardına saklandığı şeyin bir yerde açığa çıkmasından ve parçalanmasından korkuyor. Çünkü parçalandıktan sonra ortada bir canavar ya da zavallı kalacağını gayet iyi biliyor. 

kendi düşüncelerini sorgulamak

Az evvel son yazım olan, aynı anda üç kitap okumak adlı yazımı bitirdim. Bazı zamanlar insan gerçekten de bulduğu ilham perisiyle adeta sevişiyor. Ben de bu gün kendimi öyle hissediyorum. Saat şu anda 23:37 ve ben beş dakika öncesine kadar dışarıdaydım. Sokak lambalarının aydınlattığı yarı karanlık caddelerde yürürken birdenbire insanın önce kendine saldırması gerektiğini anladım. Bazı farkındalıklar insanı gerçekten de derinden etkiliyor. İşte bu gece ben de öylesine sarsıldım. Yazdığım kadar basit bir sözden bahsetmiyorum. Bu yüzden lütfen her satırı dikkatlice okuyun. 

Öncelikle bir yazar olarak bir şeyler yazmanın yanı sıra, okuyucu kitlesi ile oluşan köprünün ne derece sağlam olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Genellikle deneme ya da eleştiri yazıları belki de en dikkat çekici ve yoruma en açık olan yazılardır. Bu yüzden bazı ucuz numaracı yazarlar bu durumdan yararlanır. Şöyle ki herkes tarafından sevilen bir kitap hakkında kötü bir eleştiri yaparlar mesela. Bunu yapmalarındaki tek amaçları sahip oldukları site/blogun okuyucu kitlesini arttırmak ve yorum sayısını fazlalaştırmaktır. Buna bizzat şahit olduğum için söylüyorum. Aslında eleştirdikleri kitabın kötü olmadığını kendileri de gayet iyi bilmektedirler. Dediğim gibi bunlar sadece oyundan ibaret ve vasat yazarların uyguladığı basit yöntemler.  

Asıl bahsetmek istediğim konu elbette bu değil. Bir yazı yazdığımızda, yazarken kendimizi kaptırır kaybolup gideriz. Aslında yazının akıcılığı için bu iyi bir şeydir. Fakat atladığımız çok önemli bir husus daha var. O da önce kendine saldırmaktır. Eğer ortaya bir fikir ya da teorik bir yazı koyuyorsanız en çok sizin dikkat etmeniz gerekir. Çünkü insanlara bir konu hakkındaki düşüncelerinizi aktarırken, bir şeyi kabul ettirmek zordur. Kabul ettirmenin yanı sıra, eksik ya da yetersiz oluşunuzu okuyucularınızdan gelen yorumlarla daha iyi anlarsınız. 

Şimdi tüm çalışmalarınızı, fikirlerinizi aktarmaya çalıştığınız o yazıyı bir balon olarak hayal edin. Size meditasyon yaptırmıyorum. Gözlerinizi kapatıp hayal kurmanızı da istemiyorum. Sadece anlatacaklarımı daha iyi anlamanızı sağlamak için böyle bir örnek vermeyi uygun gördüğümden bu örneğini verdim. Şimdi o balonu patlatmaya çalışın. Elinize sivri bir cisim ya da cam gibi keskin bir nesne alarak ne varsa saplayın. Kısacası önce kendinize saldırın. 

Savunduğunuz fikirlerden oluşan balonunuz patladı mı? Yoksa hala sapasağlam duruyor mu? Ya da oluşan küçücük bir delik nedeniyle yavaş yavaş havası mı iniyor? Bütün bu demek istediklerimi anlıyor musunuz? İnsanları eleştirmek ya da ona buna çamur atmak yerine önce kendinizi eleştirin. 

Daha iyi anlamanız için farklı bir örnekle devam edelim. Diyelim ki bebeklerin doğar doğmaz neden ağladığı ile ilgili düşüncelerinizi anlatan bir yazı yazdınız. Bu yazı manevi değerlerden destek alarak bebeğin ağlamasını ''bilinen anne karnından bilinmeyen bir mekan olan dünyaya gelmesi'' ile anlatılıyor okuyucuya. Fakat siz kendinize saldırmadınız ya da gerek görmediniz. Neticesinde de olaya bilimsel yaklaşan şöyle bir yorum aldınız. ''Bebekler doğduğunda, dış dünyadaki havayı ciğerlerine ilk kez çekerler. Hava ciğerlerini yakar ve bu yanma hissi bebeğin canını acıtarak ağlamasına neden olur.'' Bu yorumla birlikte balonunuz bir başkası tarafından patlatılmış oldu. 

Önce kendi kendine saldır. 

Peki bunu düşüncelerimizi ayrıştırmak için değil de günlük hayatta insan ilişkileri için uygulamak nasıl olurdu? 

Düşünmeden konuşan konuştuktan sonra düşünmeye mahkumdur sözü belki de bunu anlatmak istemiştir bizlere. Yine de anlattıklarım için yeterli bir söz olduğunu sanmıyorum. Çünkü bazı insanlar gerçekten de sabit fikirlidir. Onlara ne derseniz deyin onlar için ak yine de karadır. Bizler de zaman zaman bir düşünceye saplanır kalırız. Karşımızdaki ne derse empati kurmayı beceremez kendimize saldırmayı bilemeyiz. Oysa daha ağzımızdan ilk kelime çıkmadan bunu yapmış olmamız gerekiyor.

Kısaca ne yaparsak yapalım önce kendimize saldırmalıyız. Çünkü insanın kendine saldırması, başkalarının ona saldırması kadar canını yakmaz. Kendi düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmadan önce ya da bir fikrinizi ortaya atmadan önce yapmanız gereken tek şey kendinize saldırmaktır.

insanların inançlarına saygı duymak

Bugün hepimiz burada rahmetliyi anmak için toplandık. Bir kaç saat sonra bir imam gelecek ve mevlit okutulacak. Kapı önü hayli kalabalık. Ölen kişinin yakın akrabaları, arkadaşları, eşi, dostu kim varsa gelmiş. Belediyenin vermiş olduğu 5 er kg lık çay ve şeker ile ödünç alınmış elektrikli semaverle, gelenlere çay dağıtılıyor. Yaşlı bir adam dizlerini ovuştura ovuştura ilahiler mırıldanıyor. Aslında kendince söylüyor ama, sesini sadece yakınında bulunan bir kaç kişi duyabiliyor. Ben ise kenarda durmuş ayak üstü sigaramı içiyorum. 

Fakat herkesin unuttuğu önemli bir husus var. Tüm bu kalabalığın değilde sadece benim bildiğim bir gerçek. Ölen kişi için Allah'tan rahmet dileyemiyorum. Aslında dilemeli miyim? Onu da bilmiyorum. Çünkü o bir ateistti ve bugün belki de palavra dediği cennet / cehennem ile yüzleşecek. Ya da belki ulan iyi ki ateist olmuşum sahiden de bir şey yokmuş diyecek. Ama en azından tüm sorularının cevabına bugün ulaşmış olduğunu ümit ediyorum. 

Hayat vasiyet etmek için gerçekten çok kısa ya da belki çok uzundur ama bizim bir vasiyet yazmamız hiç bir zaman aklımıza gelmiyor. Yine de eğer bir ateist olsaydım en azından mevlit okutulmasını falan istemezdim. Ne bileyim gelenlere çay yerine, hava sıcaksa dondurma ikram edin gibi tuhaf isteklerde bulunurdum. 

İnanmak nasıl bir seçim ise inanmamakta öyledir. İnsanların bir konuda farklı fikir sahibi olmalarından daha doğal ne olabilir ki? Fakat söz konusu din, inançlar ya da tanrı olunca öncesinde savunulan insan hakları çoktan yerle bir edilmiş oluyor. Bir Müslüman mısınız? Deist ya da ateist misiniz? yoksa kendi uydurduğunuz başka bir şeye mi inanıyorsunuz? İnanın tüm bunların hiç önemi yok. Çünkü dünyadaki hiç bir görüş ya da düşünce insan hayatından daha önemli olamaz. İnsana verilen değerin üstünde görülemez.

Biri çıkıp size ben ateistim dediğinde dinsiz, kafir, Allahsız, kitapsız gibi yargılayıcı hatta zaman zaman aşağılayıcı sözlerle karşı çıkarsınız. Sadece çok az bir kesim bu duruma OLABİLİR diye yaklaşmaktadır. Bazıları dinsizliği ya da tanrıtanımazlığı modern bir hastalık olarak görse de yine de her insanın bir anlık bile olsa düşünmeden edemediği bir sorudur bu. Tanrı var mı yok mu? Dinler gerçek mi yoksa palavra mı?

Bana göre inanmanın aslında inanmamaktan hiçbir farkı yoktur. Çünkü her ikisi de kesin bir yargı ile tanrının varlığını ya da yokluğunu savunur. Bu savunma ile insanlar inanç ayrılığına girdiği gibi şiddetli hatta sonu ölümle biten kavgalar içinde bile bulabilirler kendilerini. Bu yüzden bir insana yapılabilecek en kötü şey onun beynini yıkamaktır. Çünkü dinen ateist biri kafir ilan edilir ve öldürülür. Dinlerin ya da inançların varlığından beri bu böyledir. Kimse kendi isteği ile bir inancı ya da inançsızlığı seçmemiştir. Bu yüzden insan kendi doğrularını kendisi bulmalıdır. Çünkü inanç bir insanın tek kişilik yolculuğudur. Bazıları kapıyı size gösterir fakat o kapıdan girip girmemek yine size kalmıştır. 

Her insan, çevresindekiler tarafından olduğu gibi kabullenilmeyi ister. Azınlık olanlar buna daha çok ihtiyaç duyar. Çünkü içinde olduğu durumun ve dışlanmışlığın farkında olduğundan görüş farklılıklarına saygı göstermesi gerektiğini de yine en iyi kendisi öğrenmiş olacaktır. Eğer Hindistan'da yaşasaydınız bugün yüzlerce tanrınız olurdu ya da kendinizi bir ineğe taparken bulabilirdiniz. Bu durum Hristiyan ya da Müslüman bir kimse tarafından gülünç olarak karşılanır. Gülünç karşılanır çünkü dünyanın bir yerinde tapınılan bir varlık, başka bir yerde şişe geçirilip mideye indiriliyor. Bunun tek nedeni ise herkesin inancının kendine doğru gelmesinden başka bir şey değildir. En büyük yanılgı da, en büyük saygısızlıkta burada başlar. Çünkü bir insanın inancını zedeleyici sözler söylemek o insanı derinden yaralar. O yüzden inançsızlığı savunurken bile inançla alay edilmesi doğru değildir. İnanç saygısızlığı ne yazık ki bir çok insanın hala üstesinden gelemediği bir veba mikrobudur. O yüzden bırakın kim nasıl yaşamak istiyorsa öyle yaşasın. 

Bugün ölen şahıs hakkında şunları söyleyebilirim ki, kendisi her ne kadar bazı kötü olaylara maruz kalmış olsa da, kimseyi inandığı için aptal görmüş ya da aşağılayıcı tavırlar sergilememiştir. Herkesi sınıf ayrılıklarını gözetmeksizin eşit görmüş ve eşit bir şekilde davranmıştır. Zor durumda olanlara elinden geldiğince yardım etmiş, kimseyi incitmemiştir. 

Yaşam ve insan kategorisinde benzer yazıları bulabilirsiniz. 

sinema

Herkes gibi benim de favori filmlerim var. Arşivimde 1000 e yakın film olduğundan özel bir liste yapmak istedim. En sevdiklerim arasından en önemli ve en güzel sahneleri kırpıp yotubeye yükledim. Özellikle Godfather için altyazıları tek tek elle eklemek zorunda kaldım. Bazen sırf can sıkıntısından filmi izlemeden bu sahneleri izleyip kapattığım oluyor. Bazı videolarda hatta neredeyse çoğunda şiddet içeren sahneler olduğundan bunu da ayrıca belirtmek isterim. Korkmayın öyle vampir ya da cin falan çıkmayacak. Hadi listeye geçelim o zaman.

1. Kelebek yani orijinal adı ile Papillon filmini bir çoğunuz izlemiştir. Fakat bu filmde gerçekten anlatılmak istenen öylesine güzel bir duygu var ki, ne olursa olsun kimsenin ulaşamayacağı, elinizden asla alamayacağı bir duygu anlatılıyor. Her seferinde içimi sızlatan bir sahnedir bu. Bu yüzden zaman zaman açıp tekrar izlerim bu sahneyi bana hep unuttuğum bir şeyi hatırlatır.


2. Guguk Kuşu
Sanırım farkında değilim ama bir jack Nicholson hayranıyım. Bazıları için sıradan ya da vasat bir film sayılsa da Guguk Kuşu'nun ayrı bir yeri vardır bende. En sevdiğim replik ise ''biz deliyiz'' olmuştur. Bakın o repliği nerede ve nasıl kullanıyor.


3. Cennet Sineması
Hani bazı filmler vardır kıyıda köşede kalmış yıldızı parlamadan sönmüş. Bu film de aslında biraz öyle bir film. Güzel bir kurgusu olduğundan filmin sonunda da tebessüm ettiren bir final sahnesi vardır. Ama ben sizlere final sahnesini göstermeyeceğim. Filmin arasında sıkışıp kalmış incecik güzel bir hikaye var. Aklıma geldikçe bu hikayenin anlatıldığı sahneyi açar tekrar izlerim bende. Bakın o hikaye neymiş. Anlayabilene güzeldir. :)


4. Amerikan Güzeli
Kevin Spacey'in pek bilindik bir filmi değil bunu tahmin ediyorum. Bu filmde aslında hoşuma giden iki sahne daha var. Birinci sahne patrona posta koyarak işinden ayrılması, ikinci sahne ise davette tanıştığı adamın pardon sizi hatırlayamadım demesi üzerine ''önemli değil ben de olsam kendimi hatırlamazdım'' demesi. Dramdan ziyade biraz da psikolojik ve düşündürücü bir film aslında amerikan güzeli. Yine de son sahnede öylesine etkileyici bir final ve altın yaldızlı replikleri sıralar ki Kevin Spacey. Filmin tamamı sırf bu final için bile izlenebilir diyorum.



5. Baba
Baba serisini kim izlememiş repliklerini kim ezberlememiştir ki? Hayır aslında abarttım. Bu film çoğunlukla diyaloglar üzerine olduğundan repliklerini ezberlemek aslında pek mümkün değil. Ama doğallık ve oyunculukta hala dünyanın en iyileri arasında yerini korumaktadır. Serinin son filmine bir türlü ısınamadım ben. Yine de ilk filmde Micheal'ın ipleri eline alarak babasının yerine geçmesiyle birlikte oldukça etkilendiğim ve de çok sevdiğim bir replik var. ''Bugün tüm aile işlerini bitireceğim. ''




5. Bonnie and Clyde
Mükemmel mi? Değil. İzlenir mi? Bir sinemaseverseniz izlenir arkadaşım. Yapım yılını göz önünde bulundurursak aslında oldukça kaliteli bir filmdir. Son sahnede bir kaç saniyelik bir göz göze gelmeleri vardır Bonnie ve Clyd'ın. Bazen filmin havasına girmek için başında sonuna tekrar izliyor ve o bakışı tekrar hissedebilmek için nefesimi tutuyorum. Kötü oldu bee deyip kapatıyorum sonra da.



Bu yazıyı da böyle derlemek istedim açıkçası. Videolara baştan sona şöyle bir baktım da aslında eklemek isteyeceğim başka sahneler de olabileceğini fark ettim. Amiral filminin son sahnesi mesela. ''Gözlerinizin bağlanmasını ister misiniz? Söylemek istediğiniz bir şey var mı? ve ardından başkanın Elveda Amiral deyişi. Neyse başka sefere diyorum artık. Biraz onedio tarzı olduğunun farkındayım ama içimden bu şekilde paylaşmak geldi ve paylaştım. Filmleri elbette öneriyorum. Ama beğenmeyip de gelip bana dert yanmayın. Herkesin bir zevki var sonuçta.
İyi geceler sinemaseverler.

Sizler de böyle ulan şu sahneden çok etkilenmiştim günlerce aklımdan çıkmadı dediğiniz sahneler varsa yazın. Belki aralarında izlemediğim çıkar da yeni bir film keşfetmiş olurum :)

aynı anda birden fazla kitap okumak

İnsan aynı anda üç kitap okur mu demeyin. Benim gibi okumayı seven fakat bir türlü vakit bulamayan biriyseniz siz de aynı anda üç kitap okuyan biri olabilirsiniz. Bunu yazarak kendimi övdüğümü falan düşünmeyin aman diyeyim. Tek kitap okumak her zaman daha iyidir. Hem sindirmeniz daha kolay olur. Ama benim durumum gerçekten farklı. Tek kitap okuyunca bir yerde sıkılıyorum. Çünkü genellikle o kitabı bitiremiyorum ben. Bitiremediğim için yeni kitaba geçemiyorum, geçemediğim için de moralim bozuluyor. Yani aslında bu yüzden kitaptan kitaba atlıyorum. Bu elbette kolay olmuyor. Bu yüzden de her okuduğunuz kitabın belirli satırlarını çizmeniz gerektiğini er geç anlıyorsunuz. Geçen ay yazmış olduğum Okuduklarımızın ne kadarını anlıyoruz? başlıklı yazımda detaylı olarak kitap okumakla onu anlamanın farklı şeyler olduğundan bahsetmiştim. Okuyoruz ama nasıl? Ben bu kitabı bitirdim demek var. Bir de o kitabı yaşamak var. Bu yüzden yarım yamalak okumaya çalıştığım kitapları, fırsatını bulduğumda sesli olarak okuyup tekrar dinliyorum. Sonuç olarak kitap bir şekilde bitmiş olduğunda da, ya kayıtları tekrar dinliyorum, ya da altını çizdiğim kelimeleri tekrar gözden geçiriyorum. 

Gel gelelim okumaya çabaladığım üç kitaba; 
Bunlardan birincisi Platon'un Devlet isimli kitabı. Aslına bakarsanız daha önce Platon'un hiç bir kitabını okumadım. Okuma isteği yaratan tek kıvılcım ise İnternet üzerinde rastladığım sözlerinden oldukça etkilenmiş olmamdı. Bu adam benim düşüncelerimi anlatıyor demiştim kendi kendime. Bu yüzden de Devlet'i satın alıp okumaya başladım. Bir roman türü olmadığı için hiçbir şeyin bir başı ya da sonu yok. Sadece düşünceler var. Bu yüzden okuyup geçmek olmuyor, üzerine düşünmek ve sindirmek gerekiyor bu kitabı. (Satırları çizilesi kitap) Bu kadar bahsediyorum ama kitabı ben de henüz bitirmedim. Sadece belirli bir sayfaya kadar okudum ve arasında duran ayracı uzun zamandan beri yerinden oynatmadım. Öylece kitaplıkta duruyor. Kitabın kapağı yosun kaplamadıysa iyidir. 

İş ortamı her ne kadar yoğun olsa da günün yarım saati ya da iş bitimi bir şey okuyayım diye ikinci kitap olarak gördüğüm Anton Çehov'un Seçilmiş Öyküler adlı kitabını aldım. Daha önce okumadığım bir yazardı. Adına da pek rastlamadım. Denk gelmeyince gelmiyorsunuz işte. Fakat D&R da kitabı elime ilk aldığımda bölüm bölüm olan kısa öykülerinin tam benlik olacağını düşünerek ikinci kitabımı da böyle aldım. Kısa öyküler olması işime geliyordu. Çünkü okumaya başladığımda en azından bir öyküyü okuyup bitiriyordum. Şimdiye kadar 7 öyküsünü falan okudum sanırım. Anlatım tarzı oldukça sade insanı pek yormayan bir kitap. Fırsat buldukça da okumaya devam ediyorum. 

Üçüncü kitabım ise Dostoyevski'nin Budalası. Bu kitap ise tam bir tesadüf eseri sürpriz yumurtadan çıkar gibi çıktı karşıma. Dostoyevski'yi seviyorum aslında. Özel hayatını herkes gibi Vikipedia'dan okumuştum. Hatta şu yazımda da Hayalcilik Ve Gerçekçilik  kulaklarını çınlatmıştım. Gerçekten iyi bir yazar bunu zaten tartışmaya gerek yok. Bir kaç arkadaşımla sohbet ediyorduk. Laf döndü dolaştı günümüz yazarlarından Dostoyevski'ye kadar geldi. Arkadaşlarımdan biri (Orhan senin de kulaklarını çınlatıyorum bak) Karamazov Kardeşleri ve Budala'yı mutlaka okumalısın diye ısrar edince ben de böylece üçüncü kitabım olan budalaya merak saldım. Merak gerçekten de insanı tetikleyici bir şey. Hele bir kitap içinse ne güzel. Unuturum diye de endişeye kapıldım hatta. Öyle telefonu açıp notlara falan yazmayı da istemedim. Orhan dedim kalk gidip alalım şu kitabı. D&R a gittik ve hemence raflarda kitapları buldum. Bir elimde Karamazov Kardeşler bir elimde Budala. Ulan hangisiyle başlasam acaba diye salakça bir kararsızlık içinde kaldım daha sonra. Ayak üstü ikisini de biraz kurcaladıktan sonra Budalayı alarak çıktık. 

Şu anda 47. sayfadayım. Ama Nastasya Filippovna'yayla falan çoktan tanıştım. Adını tam yazamayacağımı bildiğimden neydi bu kadının adı diyerek kitaptan kopya çektim az evvel onu da itiraf edeyim bari. 

Bazı kitap sever insanalar kitaplardaki cümlelerin altını çizme olayını hoş karşılamayıp belki onaylamayabilir. Herkesin düşüncesine elbette saygım var. Zaten bunu her seferinde de dile getirmişimdir. Ancak kitaplardaki cümlelerin altını çizen okurlara çok takılmak yerine, kitaplardan neden vergi alınıyor gibi daha mühim meselelere kafa yorun derim. 

Sonuç olarak aynı anda üç kitap okumak gerçekten de eziyetli. Ama kendi adıma şunu söyleyebilirim ki, eğer tek bir kitap okusaydım, yani becerebilseydim bu kadar keyif alır mıydım bilemiyorum. Nedense bana tıpkı farklı tatlardaki yemeklerin aynı sofradaki ziyafeti gibi geliyor. 

empati nedir

Kısacık bir başlık vermek istedim bu yazıma. O da empati. Bazen bir söz ya da tek bir resim bizi öylesine etkiler ki, tüm hayatımız boyunca ona sımsıkı sarılırız. Her seferinde hatırlar, içimizden tekrar ederiz onları. Çok sevdiğim ve henüz hiç bir kitabını bile okumadığım Elif Şafak'ın röportaj videolarını izlemeyi ve köşe yazılarını okumayı çok seviyorum. Geçenlerde okuduğum bir köşe yazısında ''iyi bir yazar iyi bir gözlemci olduğu gibi, aynı zamanda güçlü bir empati yeteneğine sahip olmalı'' yazıyordu. Sık sık empati kurduğundan romanlarındaki bir çok karakterinin bu şekilde hayat bulduğundan söz ediyordu. Ben de ne kadar empati kurabildiğimi sordum kendi kendime. Çevremdeki olaylara ve insanlara daha yakından bakmam gerektiğini anladım. 

Bir yazıyı yazmadan önce bazen araştırma yaparız, bazen de başımızdan geçen olayları anlatırız. Fakat sanırım empati kurmayı bilmiyoruz çoğumuz. Kimin aç kimin tok, kimin tepesinde bombalar patladığından habersiz, şarkılarımızı, şiirlerimizi, izlediğimiz filmleri paylaşmaya devam ediyoruz. Biliyor musunuz ben yazılarımın çoğunu otobüste yazıyorum. İşten eve doğru uzanan kısacık yolculuğumda fidan göstermişti bu yazı da. Çünkü öylesine yoğun bir iş hayatım var ki, bu yüzden kendime ayırabildiğim vakit ancak gece yarıları ya da kısacık otobüs yolculukları oluyor. 

Her şey sıradandı. Yine 19:30 sularında işten çıktım ve durağa gittim. Yine aynı otobüse bindim. Fakat bu kez dünkünden farklı olduğumu biliyordum. Otobüs bir pet shop önünden geçiyordu. Bir an camın ardındaki kafeslerde duran kuşlara takılmıştı gözüm. Eğer bir kuş olsaydım acaba neler hissederdim? Biri beni yakalıyor. Hiç bilmediğim bir yere götürüp bir kafes içine koyuyor. Her sabah yemime ve suyuma bakıyor. Biri tarafından her gün satın almayı bekleyerek geçiyor ömrüm. Belki de hiç bir zaman özgürce kanat çırpıp uçamayacağım gökyüzünde. Yavrularım oluyor sonra o kafes içinde. Sonra onları alıp başka kafeslere diğer yavruların yanına koyuyorlar. Belki daha sonra birileri gelip onları satın alıp götürüyor. Korkunçtu. Hayatımda belki de ilk kez, kendimi pet shopta satılan bir hayvan gibi düşünerek ne kadar çaresiz ve umutsuz bir hayat sürdüklerini anladım. Bu yüzden pet shopları artık sevmiyorum. 

Bir kaç ay evvel facebook üzerinden ''bu sevimli kedicik için ev arıyoruz'' şeklinde bir paylaşıma denk gelmiştim. Bir de fotoğrafını koymuşlardı. Sayfa sahibi belli ki iyi niyetinden bu tür şeyler paylaşıyor diye düşünmüştüm. Fakat daha sonra farklı şeyler de düşünmeye başladım. Bir kedi yavrusu yaşamak için neden bir insana ihtiyaç duyuyor? Kendi başının çaresine bakamayacak olmasından mı? Hiç sanmıyorum. O yüzden bunun tek bir nedeni vardı. 

Bir kedi ya da kuş fark etmez karda olsa kış da olsa kendi başının çaresine elbet bakabilir. Asıl sorun biz insanlardık. Sizlere de sormak istiyorum. Bir mahalle düşünün herkesin kapısına bir kap su koyduğu hayvanları sevip okşayıp sahip çıkan insanların yaşadığı bir mahalle. Sizce o mahallede tek başına kalmış bir kedinin bir eve ya da sahibe ihtiyacı olur muydu? Elbette olmazdı. Bizler onlara sahiplenerek aslında aç karınlarını doyurmuyoruz. Onları diğer insanlardan yani bizden koruyoruz. Halbuki onların bize değil bizim onlara ihtiyacımız var. 

Geçenlerde kardeşime şöyle bir soru sormuştum. Eğer dünyadaki tüm hayvanlar yok olsaydı ne olurdu? Artık et yok. Süt, yumurta, bal gibi yüzlerce ürün de yok. Doğa bile kendini yenileyemiyor. Eko sistem çökmüş durumda. Nasıl bir Dünya olabileceğini hayal edebiliyor musunuz? Çünkü ben edemiyorum. Aslında insan hayatının bile üç kuruşluk değeri olan şu Dünya'da tutmuş burada hayvanlara empati kurmaktan söz ediyorum ben. Temelde bir şeyler eksik biliyorum fakat kimselere anlatamıyorum. 

Peki siz ne kadar empati kuruyorsunuz? Örneğin tekerlekli sandalyeye mahkum bir çocuğu gördüğünüzde vah vah deyip geçiyor musunuz? Yoksa o çocuğun ebeveyni olmanın nasıl bir durum olacağını, ya da o çocuğun tuvalet ihtiyacını nasıl giderebildiğini falan düşünüyor musunuz? Eğer düşünmüyorsanız umarım bu yazıdan sonra düşünmek için çaba gösterir hayattaki tüm canlılara ve diğer insanlara daha anlayışla yaklaşırsınız. 


Bugün sevgili Turgut Uyar'ın doğum günü. Sizin için önemli olmayabilir ama benim için önemli bir gün bu. Hani birini çok seversiniz. Sonra başka şeyler de yerini bulur o sevginin içinde. Turgut Uyar da öyle işte benim için.

Aslına bakarsanız şiir sevmeyen bir insanım ben. Ta ki şiir seven bir kadına aşık olana kadar.. Anladım ki şiir sevmek için aşık olmak falan gerekiyormuş. Yoksa o afilli lafların ne önemi var ki? Havadaki kuşlara mı söyleyeceğiz ya da gidip duvarlara mı yazacağız sprey boyayla.

Sevgili Turgut Uyar'la da aşık olduğum kişi vesilesi ile tanışmıştım. Malum edebiyat okuyor. Şiire şarkıya edebiyata meraklı. Bir ara blog açsın diye de ısrar ettim ama nafile. Yazma isteği olmadığını söyledi. Ben de çok üstelemedim tabi. Sonra biraz biraz Didem Madak sevmeye başladım. Herkes bir şeylere geç kalıyor ya hayatta ben de şiire geç kalmışım işte. İkinci bahar yaşıyor gönlüm..

Ama biliyor musunuz Turgut Uyar'ın ayrı bir yeri vardır bizde. Bir durakta durup göğe mi bakmadık. Sahilde kumlara mı yazmadık, ağaçlara mı kazımadık göğe bakalım diye. Hatta bir keresinde kendim özel bir hediye tasarlamıştım. (Yukarıda gördüğünüz ilk resim)

Çiçeklerle falan romantikiz işte allah kahretsin.

Bu tabi bitmiş hali. Ofiste iş bitiminden sonra yaptığım için hayli geç çıkmak zorunda kalmıştım o gün. Aşağıdaki fotoğrafta ofiste çektiğim hali. Şu sondaki ipleri görüyor musunuz? Çocuk gibi nasıl da hevesle takmıştım. Neredeyse unutuyordum. Biraz daha özel olsun diye Göğe bakalım şiirini kendi el yazımla yazarak sonra tam ortadan ikiye yırttım. Bir parçasını iyice kıvırıp bir arabaya diğerini de diğer araya koydum. Hayatımda belki ilk defa, bu şiiri yazdığım kağıdın kenarlarını çakmakla yaktım. Aşk yaptırıyor adama böyle şeyler gülmeyin. Ergenlik falan değil bunlar.




Burası da İskenderun sahili. Aslında o günün de acı bir hatırası var ama neyse.. Yine de göğe bakmaktan alıkoyamadık kendimizi.


Bu fotoğraf ise biraz daha eski. Malatya Park AVM nin teras katında çekmiştim. O günü hatırlıyorum da karşıdaki dağların üzerinde hala kar vardı. Havanın açık olması nedeniyle de ışıl ışıl parlıyordu. Bir de Adana'nın Çukurova Üniversitesinde çardak altında bir yer vardır. Baktığınızda yeşillikleri falan görürsünüz. Oradaki bir masa üzerinde de göğe bakanların izine rastlayabilirsiniz.

Gezdik dolaştık işte birlikte hep göğe baktık biz. Karanlık olsa yıldızlara, aydınlık olsa mavilere baktık. Her sevginin bir türküsü, bir şarkısı olur derler ya bizim de Göğe bakma durağımız var işte.

İyi ki doğdun..
Umarım sen de gittiğin yerde göğe baktığın insanlarla birlikte olursun sevgili Turgut Uyar.


İkimiz birden sevinebiliriz göğe bakalım 
Şu kaçamak ışıklardan şu şeker kamışlarından 
Bebe dişlerinden güneşlerden yaban otlarından 
Durmadan harcadığım şu gözlerimi al kurtar 
Şu aranıp duran korkak ellerimi tut 
Bu evleri atla bu evleri de bunları da 
Göğe bakalım 

Falanca durağa şimdi geliriz göğe bakalım 
İnecek var deriz otobüs durur ineriz 
Bu karanlık böyle iyi aferin Tanrıya 
Herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum 
Hırsızlar polisler açlar toklar uyusun 
Herkes uyusun bir seni uyutmam birde ben uyumam 

Herkes yokken biz oluruz biz uyumayalım 
Nasıl olsa sarhoşuz nasıl olsa öpüşürüz sokaklarda 
Beni bırak göğe bakalım 
Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum göğe bakalım 
Tuttukça güçleniyorum kalabalık oluyorum 
Bu senin eski zaman gözlerin yalnız gibi ağaçlar gibi 
Sularım ısınsın diye bakıyorum ısınıyor 
Seni aldım bu sunturlu yere getirdim 
Sayısız penceren vardı bir bir kapattım 
Bana dönesin diye bir bir kapattım
Şimdi otobüs gelir biner gideriz 
Dönmeyeceğimiz bir yer beğen başka türlüsü güç 
Bir ellerin bir ellerim yeter belleyelim yetsin 
Seni aldım bana ayırdım durma kendini hatırlat 
Durma kendini hatırlat

glossofobi nedir

Bu yazımda sizlere kendini ifade edememe, toplum karşısında konuşmanın zorlukları ve bu zorluklarla nasıl başa çıkabiliriz gibi konulardan bahsedeceğim. Çoğumuzun bu konuda az çok fikri vardır ya da bazılarımız yaşayarak bizzat tecrübe etmiştir bu durumu. Yine de ''topluluk karşısında kendini ifade edememe korkusu'' ciddi bir sorun olarak kabul edilmeli ve küçümsenmemelidir. Seinfeld dizisinde bu olaydan esprili bir dille şöyle bahsedilir :

"Yapılan araştırmalara göre insanların en çok korktuğu şey % 70 ile topluluk önünde konuşmakmış. Bunu % 20 ile ölüm izliyormuş. Yani bir cenaze törenine katılanların % 70'i, tabutun önünde konuşma yapmaktansa, tabutun içinde olmayı tercih ediyor."
Geçenlerde üniversite öğrencisi olan bir arkadaşım ile bu konu üzerine konuşuyorduk. Sunum hazırlama, herkesin karşısında konuşamama ya da topluluk içinde bir konu hakkında fikrini söylemekten çekinme gibi sorunları olduğundan bahsetmişti. Uzun zaman önce bu deneyimi yaşadığım için konu hakkındaki düşüncelerimi paylaşarak arkadaşıma elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. 

İlk etapta kesinlikle kolay olmuyor. Avuçlarınız terliyor, konsantre olamıyor, karnınız ağrıyor, dosyalar karışıyor vs.. bir sürü hadise ile konuşmamı bir an önce nasıl bitiririm diye telaş içinde oluyorsunuz. Daha da kötüsü siz bu endişe içindeyken, karşınızda duran topluluğun gözleri sürekli sizin üzerinizde. Mimiklerinize kadar yaptığınız her şeye dikkat ediyorlar. Bunda tabi dinleyici kitlesinin de etkisi büyük, karşınızda oturan dinleyici kitlesini bu yüzden iyi tanımanız gerek.

Birinin sizi izliyor olması rahatsız edicidir. Örneğin blog yazarken aile bireylerinden birinin yanınızda oturup yazdıklarınızı okuması gibi. Topluluk karşısında konuşma yaparken de (insanların gözü üzerinizde olduğundan) siz farkında olmadan bir baskı yaratırlar üzerinizde. Bu baskı ile birlikte telaşa kapılma, kelimeleri unutma, kekeleme ve saçmalama gibi durumlarda kalabilirsiniz. Başıma geldiği için söylüyorum bunları. Bu yüzden öncelikle korkunuzun nedenini iyi anlamalı ve kavramalısınız. Bu korkuları başlıklar halinde sıralamak gerekirse ;

Anlatılan konuya yeterince hakim olmamak 

Bir konu hakkında düşüncelerinizi açıkça belirtmeden önce ''o konu hakkındaki yeterliliğinizi'' gözden geçirmenizde fayda vardır. Çünkü konuşmacı ve dinleyici arasında bir etkileşim olacağından cevabını veremeyeceğiniz sorularla karşılaşmanız da kaçınılmazdır. Örneğin bir ilaç firmasının X ilacı hakkında tanıtım yapmanız gerekiyor. Bu durumda ilk yapmanız gereken, o ilaç hakkında tüm bilgi ve donanıma sahip olmanızdır. Çünkü dinleyicilerden biri ''ilacın yan etkileri var mı, açıklar mısınız? şeklinde bir soruyu mutlaka soracaktır. Bu yüzden anlattığınız konuyu iyi bilmelisiniz. Yoksa öylece ortada kalırsınız.  

Hata yaparım korkusu 

Konuşmakta olduğunuz konudan koparak başka konulara sapabilirsiniz. Saçma bir örnekle kendinizi gülünç bir duruma sokabilirsiniz. Heyecanlanıp ne anlatacağınızı bile unutabilirsiniz. Kısacası hata yaparsınız. Ama unutmayın ki kimse mükemmel değildir. Mühim olan hatanın farkına varıp konuşmaya devam edebilmektir. Bu durum biraz da kişinin kendi benliğini nasıl gördüğü ve toplumu kafasında nasıl şekillendirdiği ile alakalıdır. Eğer kişi kendini ve toplumdaki yerini bilmiyorsa, toplum karşısında konuştuğu zaman yine o henüz bulamadığı kimliği ile dikkat çeker.  Bu yüzden asıl mesele kim olduğunuzu bilmekte ve toplumu anlamanızda gizlidir.

Dinleyicinin nabzını tutma

Hani bazı öğretmenler vardır. Tahtaya saatlerce yazar sonra kendi yazdıklarını okur, sonra da anlamadığını bildiği öğrencilerine, anlamadığınız bir şey yoksa geçiyorum diye sorar. Bu tamamen yanlış bir harekettir. Anlatıp geçeyim, konuşmamı bitireyim gerisini boş ver mantığını öncelikle kafanızdan atın. Çünkü iyi bir konuşmacı dinleyicisine de kulak verir. Siz konuşurken bazıları uyur, bazıları sıkılır, bazıları dinliyormuş gibi yapar ama dinlemez. Bunları kesinlikle göreceksiniz. Bu yüzden top sizde olduğundan onların sizi dinlemesini sağlamakta yine size düşüyor. Örneğin STK'nda gönüllü olarak çalışıyor ve sigaranın zararları ile ilgili konuşmalar düzenliyorsunuz. Önce sizi dinleyen kitleye kulak verin. Peki bunu en kolay nasıl yaparsınız?  Aranızda sigara kullanan kaç kişi var?, Sigarayı bırakmayı deneyen oldu mu? İçmeyince kendinizi nasıl hissediyorsunuz? gibi sorularla dinleyici ile güzel bir köprü oluşturabilirsiniz. Böylelikle hem dinleyicinin nabzını tutmuş hem de rahat bir şekilde gereken bilgiyi aktararak konuşmanızı tamamlamış olursunuz. Kısacası dinleyiciye sunum yapacağım, konuşmama dikkat edeyim gibi endişelere kapılmak yerine güzel bir sohbet ortamı oluşturmayı deneyin.

Duyguları kontrol etme (Psikolojik olarak konuşmaya hazırlık)

Topluluk karşısında kendini ifade edememe korkusu, bilimsel adıyla ''glossofobi'' olarak adlandırılır. Bazı insanlara baktığınızda topluluk karşısında kendini rahatlıkla ifade ederken, siz konuşmanız için gerekli tüm hazırlıkları ve araştırmaları tamamlamanıza rağmen beceremezsiniz. Bu durum biraz da kişilik farklılıklarından kaynaklanan bir durumdur. Çünkü bazı kişilikler içe dönük, bazıları ise dışa dönüktür. 
İçedönükler, ruhsal enerjiyi dünyadan alır ve kendilerine yönlendirirler. Dış dünyadan çok, düşünce ve hislerden oluşan kendi iç dünyalarıyla ilgilidirler. Fazla düşünceli ve kararsız kişilerdir. Kalabalık yerine, kendi başlarına kalmayı tercih ederler. 
Dışa dönükler, ruhsal enerjilerini dış dünyaya yani nesneye yönlendirirler. Cana yakın, içten, değişime açık ve uyumlu bir kişilikleri vardır. Hareketten hoşlanırlar, çevrelerinde başka, insanlara ihtiyaç duyarlar. Sessizlik ve yalnızlık onlara göre değildir.

Dolayısıyla glossofobi hastalığına içe dönük kişilerde daha fazla rastlanması olağandır. Peki duygularımızı nasıl kontrol edeceğiz? Psikolojik olarak kendimizi konuşmaya nasıl hazırlamalıyız? İyi bir konuşma için en iyi ön hazırlık o konuşmaya psikolojik olarak hazırlanmaktır. Çevrenize bir bakın, hitap edeceğiniz topluluğu görmeye çalışın. ilk kelimeler ağzınızdan çıktığında heyecanlı olmanız çok normaldir. Aksine anormal olan heyecanlı olmamanızdır. Basma kalıp giriş sözlerini bir kenara atarak kendiniz olmaya çalışın. İnanın bu dinleyicinin daha çok hoşuna gider. İlk heyecanınızın ardından konuşmayı hemence bitirerek uzaklaşmak isteği oluşacaktır içinizde. Fakat pes etmeyin derin bir nefes alarak, içinde bulunduğunuz durumla savaşmayı tercih edin. Çünkü heyecanla yapmış olduğunuz ilk konuşmanın ardından bu korkuların yersiz olduğunu daha iyi anlamış olacaksınız. 


Son sözler;
Toplum dediğiniz siz bireylersiniz. Siz olmadan toplum da olmaz. Her birey sizin gibi bir bütünün parçasıdır. Bu yüzden düşüncelerinizi açıkça söylemekten hiç bir zaman korkmayın. Ama bunu yaparken hitap ettiğiniz insanları kendinizden üstün ya da aşağı görmeyin. Çünkü her iki durumda da kimse sizi dinlemek istemeyecektir.

2010 yapımı Zoraki Kral adlı film tam da bu konuyu işleyen güzel bir filmdir. Boş vaktinizde izleyebilirsiniz. 

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe