Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

22 Tem 2016

yalnız yaşamanın zorlukları

Hepimiz artık büyüdük ve bizi leyleklerin getirmiş olduğu masalına sadece tebessüm ediyoruz. Belirli bir yaşa kadar aile ile yaşamaya ihtiyaç duysak da, bir noktada ''tek başına yaşamak'' fikrini hepimiz aklımızdan geçirmişizdir. Bazıları bu fikri hayata geçirirken, bazıları ise çeşitli nedenlerden ötürü ailesi ile yaşamayı tercih etmiştir. Özellikle toplumun etkisi bu konuda oldukça fazladır. Çünkü farklı toplumlara baktığınızda bu durum normal karşılanırken bizim toplumuzda (Türk Toplumu) daha fazla bir tutarlılık söz konusudur. Büyüklerimizi bakım evlerine göndermek yerine, ölünceye kadar onlarla birlikte yaşamayı tercih ederiz. Yine aynı şekilde bir ebeveyn isek; çocuklarımızın böyle isteklerini sadece onlar evleneceği zaman normal karşılarız. 

Tek başına yaşamanın zor yanları oldukça fazladır. En azından iş gereği ya da farklı sebeplere bağlı olarak ''tek başına yaşamak'' deneyimini çoğumuz bir şekilde yaşamıştır. Bunun en basit örneği ise mesleği gereği il dışına taşınmak zorunda kalan, memurlardır. Öğretmen, bankacı ya da özel sektörde çalışan herhangi biri olabilirsiniz.  Bu deneyimi ilk kez yaşadığınızda muhtemelen sudan çıkmış balık gibi hissetmeniz kaçınılmaz olacaktır. Maddi yönden herhangi bir sıkıntınız olmasa dahi, yeni bir çevre, yeni iş ortamı, yeni arkadaşlıklar insanın ilk başta hayli zor durumlarla karşılaşmasına neden olacaktır. Fakat bu süreç içinde insan ''kendi kendine yetebilmeyi'' hayata karşı tek başına ayakta durabilmeyi de öğrenmesi gerektiğini anlayacaktır. 

Kesin bir kararla uzun süre böyle yaşayan insanların öz güvenleri diğer insanlara göre daha fazladır. Çünkü onlar gittikleri her şehre birer iz bırakırken, o şehirden de alacaklarını almışlardır. Kazanılmış bir kaç sağlam dost ise; bu işin en güzel yanıdır.

Tek başına yaşamak ciddi bir konu olduğu için, bodoslama alınacak bir karar da değildir. Başta gelir kaynağınız olmak üzere sağlık durumunuz gibi önemli hususları da göz önünde bulundurmanız gerekir. Aksi takdirde başarısız olan ilk denemenizin ardından, ikinci kez bu kararı almak için cesaretinizi yitirmiş olabilirsiniz.

Tek başına yaşamak istemeyen herkesin, kendince haklı sebepleri olabilir. Örneğin yalnızlık gibi. Bazıları hafife alsa da, yalnızlık insanı çıldırtabilir. Bu yüzden tek başına yaşayan insanların büyük bir çoğunluğu bu yalnızlığa saplanıp kalmamak için, evcil bir hayvan beslemeyi çözüm olarak düşünmüş olabilir. Bu belki de insanın baş edemediği yalnızlıkla beraber, sevmeye ve sevilmeye duyduğu ihtiyacın artmasıyla ortaya çıkan bir durumdur. Bir kuş, akvaryumda bir balık, yavru bir kedi bu yalnızlığı azaltabileceği gibi, kişinin tek başına yaşamını da psikolojik açıdan destekleyecektir. 

Kimin ne sebeple böyle bir karar aldığını asla bilemeyiz. Fakat değinmek istediğim önemli bir konu da kişinin tek başına yaşadığı süre zarfı içinde olumlu ve olumsuz olmak üzere ne tür değişimler yaşadığıdır. Çünkü insan tek başına yaşadığında kendisi ile oldukça baş başa kalma fırsatı bulduğundan, kendini dinlemeyi ve anlamayı da öğrenecektir. Kısacası kim ve ne olduğunu, evrendeki yerini anlamaya daha çok yaklaşmış olacaktır. 

Oysa günlük hayatımızda başkalarını o kadar çok dinliyoruz ki, belki de sağır olduğumuz ya da duymak için zaman bulamadığımız tek ses kendi iç sesimizdir. Belki de karşılaştığımız olaylar karşısında doğan yalnız kalma ihtiyacı da bu yüzdendir. 

21 Tem 2016

dünyayı değiştirmek

''Çağa ayak uydurmak'' sözünü hepimiz duymuşuzdur. Peki burada bahsedilen çağdan kasıt nedir? Her gün bir yenisi eklenen teknolojik ürünlere yetişebilmek mi, yoksa giyim-kuşam ya da kültürel açıdan zenginliğe erişmek mi? Tam da şu anda nelerin olduğunu hayal edebiliyor musunuz? Belki de bir bilim adamı ölümcül bir hastalığın çaresini bulmuştur. Belki uzaya gönderilen uydular yeni bir gezegen keşfetmiştir. Bir çocuk dünyaya gelmiştir ya da yaşlı bir ihtiyar ani kalp sektesinden ölmek üzeredir. Bu da hayatın her an yeni şeylere gebe olduğunu gösteriyor bizlere. 

Günümüzde kullanmakta olduğumuz her şey geçmişe baktığımızda büyük bir değişimin olduğunu gözler önüne seriyor. Eskiden sosyal medya yoktu. Dolayısıyla sosyal medyanın insanlar üzerindeki etkisi de bu kadar fazla değildi. Fakat günümüzde sosyal medyanın hayatımızın büyük bir bölümünü kapladığı aşikardır. Kıyafetlerimiz değişti. Saç kesimimiz, yolda yürüyüşümüz, satın aldıklarımız en önemlisi ise bakış açımız ve fikirlerimiz değişti. 

Bu değişimin tuhaf yanı ise şudur; insanlar dünyayı değiştiriyor, dünya da insanları. Dünya'nın bu değişimdeki rolü ise, tıpkı bir bellek kartı gibi yapılan değişikliği anında kaydetmesi ve kendini güncellemesi durumuna benzer. Bellek kartı içinde yaşayan milyarca canlı (insanlar) var. Ve bu insanlardan sadece bir tanesinin ortaya bir fikir atması tüm insanlığın etkilenmesine neden olabiliyor. Tıpkı Karl Max'ın Kapitalizm üzerindeki düşünceleri gibi. Dolayısıyla neticesinde dünya ve insanlar değişiyor. 

Elinize bir kitap aldığınızda ya da sanal ortamda karşınıza çıkan yazıları okuduğunuzda ister istemez okuduklarınızın etkisi altında kalır ve farkında olmadan değişime uğrarsınız. İzlediğiniz filmler, TV de gösterilen yayınlar, ilk defa okuduğunuz yazılar sizi hep değiştirecektir. Hatta en sabit fikirli olan insanlar bile bu değişimden nasibini alacaklardır. 

Geçenlerde bir tanığım şöyle bir söylemde bulunmuştu. ''Herkesin dokunmatik ekran telefonu var bende alacağım'' bu söz size tanıdık geldi mi? Belki birçoğunuz da ilk dokunmatik telefonunu bu düşünceyle aldı. Zaman geçiyor ve her an bir şeyler değişiyor. İşte bu eylem de, çağa ayak uydurmak - değişime dahil olmak ve onu kabul etmek demektir. Modayı takip etmek, teknolojiyi takip etmek gibi benzeri örnekleri de verebiliriz. İnsan gerçekten de bir yerde tıkanıp kalıyor ve bu değişim hızına yetişmekte zorlanıyor. 

Şunu da belirtmek isterim ki, dokunmatik telefon ilk başta sadece bir fikirden ibaretti. Belki tek bir kişinin belki de bir ekip çalışmasından sonra ortaya atılan fikirdi. Daha sonra bu fikir projeler ile hayata geçirildi ve bellekte (Dünya'da) bir yer edindi. 

Tüm bunlar ne anlama geliyor? İçinde yaşadığınız topluma ve diğer tüm toplumlara bakın. Tüm iyi ve kötü şeyleri bir terazide tartıp, ağır basanın hangisi olduğunu görmeye çalışın. Sonucunda ise insanlığın yaşamış olduğu bu değişim evresinin, sonraki değişim evresinde ne gibi farklılar doğuracağını tahmin edebilir ve öngörüde bulunabilirsiniz. 

Unutmayın! 
İnsan değişirse yaşadığı dünya, dünya değişirse insan değişir. 

20 Tem 2016

Bu konudaki deneyimlerimi ve fikirlerimi sizlerle paylaşamadan önce, her düşünceye saygı duygumu belirterek, görüşlerinizi açıkça dile getirmekte özgür olduğunuzu sizlere bir kez daha hatırlatmak isterim.


Yazmak için okumak mı gerekli?


Aslında bugün rastlamış olduğum bir makale üzerine hissettiklerimi yazmak istedim. Yazıda blog yazarlığından ve kişisel blog olmak gibi kavramlardan oldukça bahsedilmiş. En çok dikkatimi çeken hususlardan biri de, yazarın ''yazmak için okumak gerekli'' görüşünü savunmasıydı. Bu görüş üzerine yoğunlaşmadan önce ''yazmak nedir?'' bunu düşünmek gerekir. Tabi herkesin kendine göre farklı yorumları olacaktır. Çünkü herkes birbirinden farklı hayatlar sürüyor ve yaşadığı hayatı da kendince farklı yorumluyor.


Bana göre yazmak; bir insanın o anki duygu ve düşüncelerini, kelimeler aracılığıyla soyut olmaktan çıkarıp somutlaştırması demektir. O halde bir insanın duygu ve düşüncelerini yazarak aktarması için kitap okumasına gerek yoktur. Kitap okumanın yazmak üzerinde etkileri şüphesiz oldukça fazladır. Bazen tek bir cümle size satırlar yazdırır farklı ufuklar açar.


Terbiye edilmiş bir at gibi, kelimeler de nerede duracağını bilir bir hale gelir.




Yazmak bir sanat mıdır?


Hayal kurmayı bilen herkes yazabilir! İyi ya da kötü yazmış olmanın önemini bir kenara bırakarak, asıl konunun ''yazmayı sevmek'' olduğunu düşünen herkes bunu gayet iyi anlayacaktır.

Bana göre; en çok yazabilen, en çok hayal kurabilendir. Burada bir cümlenin altını ayrıca çizmek istiyorum. Çok yazmak, iyi yazmak değildir! Herkes yazabilir ama herkes iyi yazamaz. İyi yazmak ise sadece okumak, gözlemlemek ve hayal kurabilmekle mümkündür. İşte ancak böyle bir yazmak sanattır diyebiliriz.

Yazmak, resim yapmak, piyano çalmak gibi birbirinden farklı aktiviteleri birbirine bağlayan çok önemli bir husus vardır. O da sıfırdan üretmektir. Hiç olmayan bir şeyi var etmektir. Tıpkı bu yazı gibi.

Beethoven’ın 9. senfonisi olan Neşeye Övgü'yü tamamen sağır olduğu bir durumda bestelediğini çoğu kişi bilir. İşitmeden beste yapmak, ne kadar imkansız gibi gelse de öyle olmadığını artık hepimiz biliyoruz. Peki görmeden yazmak ile işitmeden beste yapmanın ne farkı vardır?

İkisi de aslında farklı sanat dallarının birer parçasıdır. Yazmayı seven bir insanın kör olmasıyla, yazacak kelimeleri tükenmiş olabilir mi? Belki o defteri karalar ya da kocaman harflerle kocaman kağıtlara yazar hissettiklerini, belki de daktilo üzerinde yüzlerce imla hatası ile bitirir söylemek istediklerini. Yeter ki içindekileri dışa vurmaya yönelik olan yazmak eyleminden vazgeçmemiş ve hayalleri tükenmemiş olsun o insanın.


Boya kalemleriyle resim yapmayı seven bir çocuğun kağıtlarını alırsanız, resimlerini boş bulduğu duvarlara yapar. Yazmayı seven biri için de durum böyledir. Kitap okumasa da, blogu, defteri ya da kalemi olmasa da, bir şekilde yazmanın bir yolunu bulacaktır.



Herkes yazabilir mi?



Yazmak için okumak gerekli değildir. Herkes yazabilir. Şunu da belirtmek isterim ki yazdıklarından para kazanmak, başkaları okusun diye yazmak ya da popüler olmak gibi hırslara kapılanlar bir gün kendi kelimelerinin esiri olurlar. Belki de bir çoğunun düştüğü acınası durumlardır bunlar. İnsanlar ne okumak istiyor, nasıl bir yazı yazmalıyım? endişesi ile kendi duygu ve düşüncelerinizi sağlıklı olarak nasıl aktarabilirsiniz onlara? ''Hayatta başarılı olmanın 3 altın kuralı'' diye atılan bir başlık ne kadar samimi olabilir ki? Çünkü bu bir taktiktir. Nitekim bu taktiği uygulayan çoğu sayfaya da rastlıyoruz. Onlar başkaları için yazıyor kendileri için değil. Onların bazıları popülerlik bazıları da nasıl faydalı bir yazı yazarım diye kıvranıp duruyor. Bunların hiçbir önemi yok!

Dostoyevski'nin bazı romanlarını kumar borcunu ödeyebilmek için yazdığını çoğumuz biliriz. Burada bazılarınız şu soruyu sorabilir? Dostoyevski de para kazanmak için yazmış ama sen para hırsı ile yazmanın doğru olmadığını söyledin?

Peki Dostoyevski bir yazar değil de marangoz olsaydı ve yine kumar borcu ya da farklı borçları olan bir insan olsaydı, aynı şeyi söyleyebilir miydik? Dostoyevski kumar borcunu ödeyebilmek için gece gündüz kapı pencere yapıyor.



Dikkatinizi çekmek istediğim nokta şu:


Marangoz olmak için o işi büyük bir aşkla yapmak ya da sevmeye gerek yok. Fakat yazmak için aynı durum söz konusu değildir. Dostoyevski yazmayı sevmiyor olsaydı, bugün dünyaca ünlü yazarlar arasında olmazdı.

Özetle iki şeyi vurgulamak istiyorum :
Bunlardan birincisi; para kazanmak için yazıyorum.
İkincisi ise; sevdiğim için yazıyorum, insanlar yazdıklarımı değerli buluyor ve bu şekilde para kazanıyorum. Bu iki düşünce arasındaki farkı umarım kavrayabilmişsinizdir.



Unutmayın! Yazmak için ilk başta yazmayı sevmek sonra da hayal kurmayı bilmek gereklidir.

15 Tem 2016



Film izlemek için sinemaya gidecek zamanım hiç olmuyor. Hafta sonları da o kalabalıkta film izlemek hoşuma gitmiyor. Bu yüzden her şeyin başı sabır diyerek izleyeceğim filmlerin internete düşmesini bekliyorum. Biliyorum yasal değil ama, onca yolsuzluğun olduğu bir ülkede netten film izlemek ne kadar büyük bir suç sayılabilir ki? 

Cem Yılmaz'ın son filmi olan Pek Yakında filmi de beklediğim filmler arasındaydı. Geçen gün oturup sakin kafayla izledim. (Korkmayın rahat rahat okuyun spoiler falan yok.) Filmin ilk sahnesinde Eşkıya filminden bir kesit canlandırılmış. (Spoiler hala yok) Geçmişten gelen ölünün dirilmesi gibi bir sahneydi. O anda zaten sizi yavaş yavaş içine almaya başlıyor film. Senaryo ise sımsıcak ve oldukça sadeydi. Biraz ağırlıklı olarak sinema sektörü ile yakından ilgili olmuş sadece. Belki bazıları beğenmemiştir ama ben genel itibari ile çok beğendim. 

Aklıma takılan tek şey Cem Yılmaz neden her seferinde aynı oyuncular ile film çekiyor? Başka oyuncu mu kalmadı? anlamış değilim. Belli ki bir çoğu ile yakın arkadaş. Film aslına bakarsanız her telden çalmış, ama aynı zamanda karmaşıklık ya da kafa yormadan sadelikle anlatmış. Ne bileyim ailesini kurtarmak isteyen bir adamın çabaları, insanların hayat karşısındaki mücadeleleri, mutluluk uğruna ödedikleri bedeller, ertelenmiş projeler.. Kısacası bir çok konu orta şekerli kahve tadında işlenmiş bu filmde. Mazhar abinin şarkısı da ayrıca tatlı bir hava katmış. Bir kaç küçük küfürü saymazsak aile ile izlenebilecek güzel bir film. 

Senaryo : 7.0
Oyunculuk : 6.8
Çekimler : 7.2
FİLME PUANIM : 7.1


13 Tem 2016



Bu bir devam yazısıdır. Birinci bölümü okumadıysanız lütfen okuyun. Çünkü ne bu bölümün, ne de ilk bölümün tek başına hiç bir anlamı olmayacak. Birinci bölümde ne oldu?

Kırık cam


Akşam olup hava karardığında, eskici tekrar eve döndü. Kapıyı açar açmaz tabakasından bir tütün çıkardı ve uzamış bıyıkları arasından dudağına götürdü. Oda lambasını yaktı ve bir an bomboş odanın içindeki yalnızlığına baktı. O kadar yalnız hissetmişti ki, evin içindeki bir kaç eşyası ile dertleşmek istedi bir an.  Bir kaç küçük sineğin lamba etrafında dans edişini gördü. Sonra ''en azından odamda bir kaç canlı daha var. Onlar da benim gibi birer canlı'' diye düşünüp yalnızlığını bir anlığına içinden atmak istedi. Belki de bir hayvan alıp beslesem daha iyi olur diye geçiriyordu içinden. Sonra durup ''kendime bile bakamaz iken, bir kuşa ya da balığa nasıl bakacağım'' diyerek vazgeçti. Çünkü kuşları gökyüzünde balıkları ise tavada seviyordu. Hoş tavada bir balık yemeyeli de yıl olmuştu. Derken o eski tahta kapısı çalındı eskicinin. 

Eskici : Hayırdır inşallah kim ola ki bu saatte diye merakla kapıyı açtı. 
Gelen ev sahibinin küçük kızı Nermin idi. Elinde bir tas buharı üstünde sıcacık bir çorba getirmişti. 
Küçük kız : Annem sizin için çorba gönderdi amca buyurun alın dedi. 
Eskici ise; çok teşekkür ederim çok merhametli bir anneniz var lütfen selamlarımı ve teşekkürlerimi kendisine de söyleyin diyerek küçük kızı uğurladı. 

Eskici hemence askıdaki poşete uzandı ve kuru ekmeleri çıkarıp sıcacık çorba içine doğradı. 
''Şimdi yumuşacık olurlar, hem taze ekmek doğrasam bile bu kadar lezzetli olmaz'' diye mutlulukla yemeğini yedi. 

Saat hayli geç olmuştu, eskici paslı demir yatağına uzandı ve uykuya daldı. Gece birdenbire ateşlenmiş ve yanmaya başlamıştı vücudu. Bir yandan terler içinde yanarken, bir yandan da titriyordu. Doktora gidecek ne takati ne de parası vardı. Zar zor yatağından kalktı ve ''en iyisi elime yüzüme bir su çarpayım sonra kendime gelirim'' dedi. Fakat ateşi gittikçe yükseliyor ve durumu daha da kötüye gidiyordu. Sabah olduğunda hala baygın gibi yatakta yatıyordu. Ne dışarı çıktı, ne de yerinden kalkabildi eskici. Ağzına bir lokma koymamış su dahi içmemişti. Ertesi gün durumu gittikçe ağırlaşmıştı. Bir eşi, dostu arayıp soranı olmadığından kapısını çalan da yoktu. Bir an ölümü düşündü ve varlığının ya da yokluğunun kimse için önemli olmadığını hissetti. Bu his içini öylesine sızlatmıştı ki, ölümün kendisi bile canını bu kadar acıtmazdı. Gözleri kısık bir şekilde açık, hareketsizce odanın her bir köşesine baktı. Yemek yediği bir kaç kirli kap, askılıkta duran ceketi, kapı eşiğindeki arkasına basılmış ayakkabısı hepsine uzun uzun baktı. Sonra odanın tavanına bakıp gökyüzünü hayal etmeye başladı. Bir damla yaş aktı o an gözünden. Şakağından süzüldü ve saçlarında kaybolup gitti. Dudaklarını açtı ve hafif bir nefes alarak dua etmeye başladı. Allah'ım bana bu yalnızlık içinde bir ölüm verme. 

Gözlerini usulca kapadı ve uykuya daldı sonra. Bir kaç saatlik bir uykudan sonra birden bire kapı çalındı. Eskici şaşkınlık ve sevinç içinde yerinden doğrulmak istedi fakat kalkamadı. Bu yüzden bağırmayı denedi fakat bağıramamıştı da. Sadece hafif bir ses tonuyla inliyordu. Birden kapı açıldı ve orta yaşlı bir adam girdi içeri. Eskicinin yanına yaklaştı ve ateşler içinde yandığını görünce hemen bir bardak su getirdi. Daha sonra bir sandalye alıp eskicinin baş ucunda beklemeye başladı. 

Eskici kendini biraz toparlar gibi oldu. Yastığını düzeltti ve yerinden hafifçe doğrularak yatağında oturmaya başladı. 

Bayım siz kimsiniz, kapıyı nasıl açtınız, sizi tanıyor muyum? gibi sorular sormaya başladı. 

Adam  : Evinize izinsiz girdiğim için özür dilerim. Fakat inlediğinizi duyunca kapınızı, üzerindeki kırık olan camdan elimi sokarak açtım. Beni tanımıyorsunuz ama ben sizi tanıyorum hem meslektaş sayılırız diye cevap verdi. 
Eskici  : Olur mu öyle şey! benimle dalga geçiyorsunuz herhalde. Halinize giyiminize bakılırsa oldukça varlıklı birine benziyorsunuz diyerek cevap verdi. 
Adam ise : Görünüşüm sizi yanıltmasın. Doğru söylüyorum diyerek ısrar etti. 
Eskici : Yani siz de benim gibi eskici misiniz? diye sordu. 
Adam : Evet tek farkımız siz eşya, ben ise insan eskisi alırım diyerek yanıt verdi. 
Eskici : İnsan eskisi ne demek benimle dalga geçiyorsunuz herhalde diye küçük bir tebessüm etti. 
Adam : Bilakis doğru söylüyorum. İnsanlar yaşlanır ve ölürler. İnsanlar hastalanır ve ölürler. Arada istemeden de olsa küçük çocukları da aldığım oluyor ama benim işim bu. Bu yüzden kısmen meslektaş sayılırız. Eski eşyalar yaşlılar, kırık çürük olanlar ise hasta insanlar gibidir. 
Eskici adamın söyledikleri karşısında şaşırmış ve verecek cevap bulamamıştı. Daha sonra sakin bir tavırla, madem Azrail'sin, o halde ben seni nasıl görüyorum, yoksa beni de mi almaya geldin? diyerek sordu. 
Adam : Son uykuya dalışında seni zaten almıştım.  Ben ettiğin son duanın kabulüyüm. 

12 Tem 2016

puzzle human

Mükemmel olmaya çalışmak, aptalca bir eylem içinde bulunmaktır. En başta insanın kendini olduğu gibi hataları ve yanlışlarıyla kabul etmesi gerekir. Dört yıllık blog yazarlığı deneyimim olmasına rağmen hala eksik ve yarım hissediyorum kendimi. Çünkü bu şekilde hissetmek belki de en doğru seçimdir. Hiçbir zaman tam olamamak ve bunu anlamak gerekir. 

İnsan olarak birbirimizden farklı tecrübelerimiz ve düşüncelerimiz var. Bazıları yanlış bazıları doğrudur ama hiç biri asla tam değildir ve olamaz. Belki bir yerde sınırları zorlarız ya da zorladığımızı düşünürüz ama bizim sınırlarımız belki de başkalarının başlangıç noktası sayılabilecek kadar geridedir. Denize bir avuç su taşıyıp bırakmak ne kadar akıl karı ise, mükemmel olmaya çalışmakta öyledir. 

İş hayatında da bu böyledir. İnsanlar birbiri ile sürekli yarıştırılır. Özellikle de ''özel sektör'' de bunun örneklerini fazlasıyla görebilirsiniz. En basit gaza getirme yöntemi de ''bak Kemal Bey şu kadar satış yapmış, senin ondan neyin eksik'' sözleridir. Halbuki insanız ve keşke yöneticiler de bunun biraz farkında olabilseler ve insanların farklılıklarını, sınırları olduğunu görebilseler. Böylece kabul etmeleri de belki daha kolay olurdu. Çünkü kabul etmeleri için önce farkında olmaları gerekir. İşin acı tarafı insanları yarış atları gibi yarıştıran bu insanların dışında, yarıştırılan o insanlarında bunun farkında olmamaları. Yalnızca hedefe odaklı bir çalışma temposuyla kendini paralayıp, sonrasında ise komik duruma düşmesi kaçınılmazdır. Daha acınası durumu ise; en sonunda ''ben neden yapamıyorum, aptalım, beceriksizim'' diye kendi yarattığı aşağılık psikolojisi içinde boğulmasıdır. 

Bazen de kişi kendi kendine düşer bu durumun içine. Herhangi bir baskı altında kalmadan, kendini başka insanlarla yarıştırır. Bu hırstan başka bir şey değildir ve emin olun hırs hiç bir zaman iyi bir şey olmadı. Olmayacak! 

Bilmiyorum demeyi bilin! Zira bilmişlik taslayıp atıp tutmaktansa, bilmiyorum demek daha asil bir davranıştır. Kimse sizi ayıplayacak değil korkmayın! Fakat öncelikle kim ve ne olduğunuzu bilmeniz ve kendinizi olduğunuz gibi kabul etmeniz gerekir. Kendi sınırlarınızı görün. Mükemmel olmaya falan da çalışmayın. Eğer bunun farkına varırsanız başkalarını da gözünüzde alçaltıp yüceltmek yerine olduğu gibi görmeyi ve kabullenmeyi de öğrenirsiniz.

Çünkü hiçbir insan asla tam değildir. Hepimiz biraz yarım, hepimiz biraz eksiğiz ve öyle de kalacağız.

Aynı kategorideki diğer yazılar için tıklayın

10 Tem 2016

internet bağımlısı çocuklar

Yeni nesil çocuklar, her şeyi daha hızlı öğreniyor. Bazı uzmanlar her ne kadar bilgisayar oyunlarının ya da diğer sanal oyunların çocuğun zekasını geliştirdiğini savunsa da ben ise tam tersini düşünüyorum. Çoğu insan ya farkında değil ya da umursamıyor çocuklarını. İnternetin sanıldığı kadar faydalı ve masum olmadığını belki de bilmiyor. Evet şüphesiz çocuk bir şeyler öğreniyor. Ama öğrendiği şeyler acaba ne kadar faydalı ya da öğrenmemesi gereken şeyleri de öğreniyor mu? Bunu düşünmek gerek.

Benim tam dört yeğenim var. En büyükleri İlkokul ikinci sınıfa gidiyor. Bilgisayar başında oyun oynamayı hepsi de çok seviyor. Çoğu zaman denetleyerek kısıtlamaya, kontrol altında tutmaya çalışsam da her dakika yanlarında olamıyorum. Bu yüzden de korkuyorum. Korkularımın da elbette nedenleri var.

Birinci tehdit unsuru tabi ki insanlar, bizler yetişkin olarak en azından iyi ya da kötüyü ayırt edebilirken, bir çocuk için bu mümkün değildir. Merhaba arkadaş olalım mı? gibi bir mesajı bile saflık ve temizlikle geri çevirmiyorlar. Sonrasında bir tacizci ya da sapık çıkabiliyor o insan.

İkincisi ise; adult görseller. Her çocuk animasyon filmlerini sever. Az çok okumayı da biliyorsa, googleye girip ''arabalar izle'' yazabilir. Film sitelerindeki kumar bahis oyunlarını ve tıklama ile açılan bazı uygunsuz görüntüleri çoğumuz biliriz. Bildiğimiz için de küfür edip kapatırız. Fakat çocuk öğrenme ve bir şeyleri keşfetme sürecinde olduğundan, belki de kendisini bir anda arkadaşlık ve ilişki sitesinde bulacak. Bu gerçekten de kolaylıkla karşılaşabileceği bir durum.

Üçüncü tehlike ise youtubedir. Youtube bir video izleme sitesidir. Bir çizgi filmin 50 bölümü bile yer alabilir. Fakat aynı zamanda insanda merak uyandıran bir yanı da vardır. Bir videoya tıklarsınız ve öneriler çıkar ya da yan tarafta bir kaç benzeri video daha gözünüze takılır. Sonrasında izlerken bulursunuz kendinizi. Bir an durup düşündüğünüzde film izlemek için girdiğiniz youtube sizi pasta tarifine ya da Suriye'de ki chemical attacks videolarına kadar götürmüştür.

Tüm bunlarla karşılaşmış küçük bir çocuğun, ne derece kalıcı hasarlara maruz kalabileceğini umarım anlamışsınızdır. Aldığınız bir tablet ya da odasına koyduğunuz bilgisayarla ona ödül vermiş olduğunuzu düşünürken, zarar verebilirsiniz.


6 Tem 2016

Bakış açısı - Sizin için hayatın anlamı nedir?

Kibir, belki de insan oğlunun sahip olabileceği en iğrenç ve kötü duygulardan biridir. Fakat daha da kötüsü hem kibirli olup, hem de değilmiş gibi inkar etme durumudur. Çünkü kibirli olmanın iyi bir şey olmadığını neredeyse herkes kabul eder, yine bu kabul edişle birlikte kişi kendine de asla yakıştırmaz kibirli olmayı. Bu nedenle kibirli olduğumuz zamanlarda bile bunun farkında olamaz ve ''kibirli birisiniz'' sözlerini de duymazdan gelir ve aldırış etmeyiz.

Hiç kimse mükemmel değildir. Öncelikle bunu kabul etmek ve anlamak gerekir. Herkes biraz yarım, herkes biraz eksiktir. Bu yüzden de kibirli olmayı bir kenara bırakıp, başka insanların düşüncelerine de önem vermeliyiz. Çünkü bazen gerçekten de başka bir bakış açısı gerekir. Aslında kendimiz bir başımızayken bile bunu anlayabiliriz. Bir yazı hazırlamak için uzun günler araştırma yapar ve hazır olduğumuzda yazmaya başlarız. Fakat öyle bir an gelir ki tıkanır ve bir sonraki cümlenin ne olacağını bilemeyiz. İşte tamda o anda yerimizden kalkar, bir nefes alır, balkona çıkıp bir sigara ya da kahve içer bir şekilde kafamızı dağıtmak için başka işlerle meşgul oluruz. Tekrar geldiğimizde ise o tıkanmayı atlatmışızdır.

Sizce o arada ne oldu? Ne değişti de yazmaya devam edebildik?

Ciğerlerimize çektiğimiz hava, uçan bir kuş, bir yudum kahve bize başka şeyleri hatırlattı belki de. Törpülenmiş ve sonu belli olmayan kelimeleri unuttuk ve farklı bir bakış açısı ile geri döndük tekrar. Kişinin kendi içinde farklı bir bakış açısı yakalaması olarak görüyorum ben bu durumu. Bir de başkalarının bakış açısı altına girme durumu vardır. Bu daha çok bir kişinin düşünce yapısını yansıttığı gibi başkalarını da etki altına alır. Kişi buna inandığı gibi, başkalarının da aynı şeyi görmesini hedefleyerek kendi bakış açısıyla yansıtır.

Namaz kılan domates fotoğrafına belki bir çoğunuz denk gelmiştir.

Bakış açısı

Bu domates gerçekten de secde eder vaziyette namaz kılan bir insan figürünü yansıtmaktadır. Bu kesinlikle doğrudur. Ama aynı zamanda yalnızca tek bir bakış açısını yansıtmaktadır. Yukarıda bahsettiğim gibi de aynı bakış açısıyla etkilemektedir insanları.

Eğer bu domatesi tersi şekilde koyup yatan domates olduğunu söyleseydik ya da dikine koyup oturan domates olduğunu söyleseydik nitekim oturduğunu ya da sırt üstü yattığını fark edecekti çoğu insan. Bakış açısı dediğimiz olay da aslında tamamen bunu ifade etmektedir.

Hiç bir bilgi tek bir kaynaktan alınmamalıdır. En büyük hatayı da belki de burada yapıyoruz. Tek bir kaynaktan edindiğimiz bilgiyi yeterli görüp farklı kaynaklardan araştırma gereği duymuyoruz. Halbuki faydalandığımız tek kaynak bize tek bir insanın bakış açısını sunmaktadır. Bu durum tıpkı rüya yorumcularının aynı rüyayı farklı yorumlamalarına benzer. Bir de kişinin neye inanmak istediği ile ilgili bir durumdur. 

Bazı ünlü düşünürlerin hayat ve hayatın anlamı hakkındaki düşüncelerini inceleyelim.

Schopenhauer için de hayat boş bir şeydir. Halihazırdaki insan onu abartır.
Nietzsche hayatın objektif bir anlamın olmadığını söyler. Onun için sonsuz tekrar edilen bir hiçliktir.
Kiniklere göre doğayla uyum içinde erdemli bir yaşam sürmek yaşamın anlamıdır.
Albert Camus, “hayatın anlamı en acil meseledir” der. Ona göre hayata katlanıp katlanılamayacağı sorunu en büyük sorundur.
Alfred Adler‘e göre yaşamın anlamı: yaşam bütününe katkıda bulunmaktır.

Hepsi aynı şeyden (hayatın anlamından) söz eder. Fakat hepsi aynı şeyden farklı bir biçimde söz eder. Çünkü hepsi birbirinden farklı bir kişilik olduğu gibi, farklı bakış açılarına sahiptirler. Bu yüzden sizin ve benim için de hayatın farklı bir anlamı var. 

5 Tem 2016

''Hayat kadınları toplumda her zaman saygı duyduğum ve duyulması gerektiğine inandığım insanlardır.'' Bu düşünce yapısı bir takım insanlar tarafından başta rahatsız edici gibi görünse de, kestirip atmak yerine üzerine düşünüp mantıklı sonuçlara varabileceğiniz bir düşüncedir. İnsanlara bir baksanıza her zaman her şeyi kolay eleştiriyorlar. Hatta acımasızca, olaya hakim olmadan, konuyu bilmeden atıp tutmayı marifet sanıyorlar. Oruç tutmayanı eleştirirler, fahişelik yapanı eleştirirler, giyimini hoş bulmadıklarını eleştirirler, gece sokağa çıkanı eleştirirler, görüşü farklı olanları eleştirirler ve genellikle kendileri de başkaları tarafından eleştirilmeyi sevmezler. Oysa çoğu zaman ortada anlaşılması zor ya da karmaşık bir durum da yoktur. Pahalı saygının ucuz insanları

Bir fahişe; fahişe değilim demez! Çünkü kendisi ne olduğunu gayet iyi bilir ve kimseyi kandırmaz. Evet ben para karşılığı seks yapıyorum! der ve bunu kabul eder. Sizce hangisi daha erdemlidir. Bu işi yapıp kabul eden mi? Yoksa bu işi yapıp yaptığını inkar eden yalancılar mı? Siz olsanız hangisine saygı duyardınız?

Haksız yere hapis yatmış yahut istemeden bir olaya karışmış bir insanın ''mahkum, sabıkalı, suçlu'' damgası ile hayatını devam ettirmesi ne kadar mümkündür? Ki bu ülkede haksız yere hapis yatan çok insan da tanıyorum. (Bkz. 1 tepsi baklavaya 9 yıl hapis)
Diğer yandan insanların saygın ve önemli biri olarak gördüğü aslında kötü kişilerin ise hangi lağımın faresi olduğu belirsizdir. Kimlere maşalık etmiş, rüşvetler yemiş yatlar katlar almıştır kendine ve gerçekten de bu tür insanların el üstünde tutulup, vergi rekortmeni falan ilan edilmesi hakikaten zoruma gidiyor.

Size şöyle bir olay daha anlatayım..

Yakın bir arkadaşım hastalanmıştı ve yaklaşık bir hafta kadar da hastanede yatması gerektiğini söylemişlerdi. Doktoru kadın ve oldukça dengesiz biriydi. Zaten bir kaç gün sonra da başka bir doktor gelmeye başladı. Sonradan öğrendik ki; meğer kadın başka bir hasta yakını tarafından mahkemeye verilmiş ve hapis cezası almış. Asıl bomba elbette bu değil! Yabancı bir ilaç firmasıyla anlaşarak, hasta reçetelerine hiç ihtiyaçları ve faydaları olmadığı halde bu ilaçları yazmış. Yani firma bu kadına, bizim ilaçları sat tanıt hastalarına bizim ilacımızı yaz. Biz de sana şu kadar para ödeyelim. Kadın da bunu kabul etmiş. 

Şimdi bu insanın nesine saygı gösterelim? Ya da bu insan toplumca fahişe diye aşağıladığımız insandan çok mu üstün bir kadın? Asıl şerefsiz, asıl yalancı, hırsız bunlar işte. Ne olduğunu bilmediğimiz, maskeyle aramızda dolaşıp güvenerek sırtımızı yasladığımız insanlar. Doktor diye canımızı emanet ettiğimiz insanlar. 

Üzüldüğüm diğer bir husus da, kime saygı göstermemiz gerektiğini bilmiyor olmamızdır! Haddimi bilirim ben. Kimselere vaaz da vermiyorum, size şunlara saygı gösterin ya da göstermeyin diye bir konuşma da yapamayacağım. Sadece gördüklerim ve yaşadıklarım arasında zihnimin çengelli iğnesine takılan bazı şeyleri anlatmak istiyorum hepsi o kadar. 

Küçükken öğretmenlerimize, anne babamıza kısacası bizden büyük olan herkese saygı göstermemiz gerektiğini öğrendik hepimiz. Peki bu doğru muydu acaba? Büyüdükçe biz mi saygımızı yitirdik, yoksa saygı gösterdiklerimiz mi saygınlıklarını? Evet belki de düşünmemiz gereken en önemli sorudur bu. Aslında en başta yanlış öğrenmiştik bişeyleri. Herkese saygı göstermek zorunda olmadığımızı öğrenmemiz gerekirdi oysa. 

Yetişkin bir birey olunca her şey değişti mi peki, yine aynı şeyleri tekrar edip durmadık mı? Saygı göstermek için bir insanın isminin önündeki ünvana aldanmadık mı?
Avukat, Öğretmen, Prof. Belediye Başkanı vs... 
Saygıyı hak eden kişinin kendisi mi, yoksa ünvanları mı olmalı?  Burada ortak bir yanılgı içerisine giriyoruz hepimiz. O da mevki sahibi olan herkesin, aynı zamanda saygı gösterilmesi gereken bir birey olduğu yanılgısıdır.

saygı duymak


Öyküler ne durumda?

  • Dilaver'e Veda - 🌟 Yeni 🌟
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında  - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe