Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

22 Haz 2016

Adam sigarasını yaktı.. ve cebinden püskülü düşmüş eski tespihini çıkarıp parmakları arasında ovuşturmaya başladı. Her ovuşturmasında tespih gıcırdıyor inceden bir ses çıkarıyordu. Bodrum kat olan evinin sokak asfaltlı manzarasıyla, pencerenin önüne geçti ve daha önceden sarmış olduğu tütünü çıkarıp tabakasına dizmeye başladı. Bağdaş kurmuş oturuyordu adam, bir eli dizi üstünde tespih çekerken diğer eli ona tütünü için hizmet ediyordu. Kolunu pencere kenarına yasladı ve dumanı usul usul dışarı üfledi. 

Pencere önündeki parmaklıklar arasında sigara dumanı hayalet gibi dağılıyor ve havada kayboluyordu. Adam bir an kafasını dışarı uzatır gibi eğildi fakat yıldızları bile göremedi. Tek gördüğü kocaman evler ve çöp kovalarını karıştırıp döken kedi ve köpeklerdi. Saat sabahın 04:00 ünü gösterirken yerinden kalktı ve el arabasını alarak yola koyuldu. Sabahın erken saatleri onun için en bereketli saatlerdi. Çünkü geceden atılan her türlü çöp binlerce hazine ile saklı olabilirdi. 

Yanılmamıştı bir alışveriş merkezi önündeki çöp konteynerine atılan fazlaca karton ve naylonu gördüğünde çok sevinmişti. Mutlulukla tabakasından bir tütün çıkardı ve yaktı. Bir yandan sigarasını tüttürüyor bir yandan da kartonları ezip büzüp küçülterek iple bağlıyordu. Bir buçuk saatlik bir uğraşın ardından -bugünlük bu kadar yeter eve gidip dinleneyim en iyisi öğleden sonra serinlikte bir daha çıkarım diyerek evin yolunu tuttu. Eve geldiğinde eski püskü kundurası içinde perişan olmuş ayaklarını buz gibi suyun altına tuttu ve bir iki lokma bir şeyler atıştırıp, güzellik uykusuna dalar gibi yorgun bedenini öylece yatağa bıraktı. Saatlerce uyudu adam, mışıl mışıl uyudu. 

Tekrar uyandığında havanın kararmasına iki üç saat kalmıştı. Haydi bismillah bir kaç tur daha atayım belki bişeyler bulurum diye arabasını aldı ve yeniden dışarı çıktı. Bu kez sokak aralarında dolaşıyordu. 
Eskiciiiii, eskiciiiiiiiiii diye bağırıyordu. Eskicilik onun asıl işiydi, çöpleri karıştırmak pek hoşuna gitmiyordu, üstelik her yanı da kokuyordu ama zevk için yapmıyordu mecburdu. Sabahın erken saatinde kalkmaları da başka insanların kendisini çöp toplarken görmek istememesinden dolayıydı. 

Çünkü önceleri yaşadığı bir hadise onu çok derinden sarsmıştı. 
Bir sabah geç kalmış ve uyanamamıştı adam. Yine de arabasını almış ve bir şeyler bulurum ümidi ile çöpleri gezinmeye başlamıştı. Bir kaç pet şişeye takıldı gözü, arabasının yanındaki ufak çuvala doldurdu pet şişeleri. Sonra az ezilmiş bir kaç mandalina buldu ve onları da küçük bir poşete koyarak yoluna devam etti. 

Bir çocuk belirdi birden önünde. Amca sen napıyorsun diye sordu. 
Adam da çalışıyorum, bu benim işim. diyerek cevap verdi. 
Çocuk : Nasıl yani çöpleri karıştırmak nasıl iş oluyor anlamadım.
Adam : İşe yarar şeyleri alıyorum ve satıyorum pet şişe karton ne olursa. 
Çocuk :Anladıııımm. Peki amca bizim attığımız mandalinaları neden aldın? Onları da mı satacaksın?
Adam : Şeyy evet onları da satacağım. 
Çocuk : Eee o zaman amca biz bundan sonra hiç atmayız sana veririz sende satarsın. 

Adam sustu kelime bulmakta zorlandı ilk başta ama ağlamamak için zor tutuyordu kendini. Sonra gitmem lazım diyerek alel acele çocuğun yanından uzaklaştı. Bir daha ne geç kaldı ne de o sokaktan geçti adam. 


Azrail ile konuşan adam

21 Haz 2016

Bazı akşamlar eve gittiğimde yemeğimi yer ve köşedeki sevdiğim tekli koltuğuma geçerim. Kahvemi çayımı orda içer, kitabımı orda okur, o koltukta uyuya kalırım. Benim koltuğum ve benim köşemdir orası. Bazen anneme ve kardeşlerime takılır gözlerim, onlara uzuun uzun bakarım.  Bir gün ölüp gidecekler ya da ben onlardan önce öleceğim diye garip bir his kaplar içimi. Sonra yerimden kalkıp annemin ve kardeşlerimin yanaklarını sıkarak öperim. Annem ise bu tavrıma ilk başta anlam veremese de, o anı yaşamış olmanın mutluluğunu hissederiz birlikte. 

Ağabeyim biraz daha soğuk biridir. Gelir oturur yanıma naber moruk falan der. Bir keresinde ona da şöyle bir soru sormuştum. Ağabey biz senle en son ne zaman sarıldık? Çünkü gerçekten de bir kerecik bile sarıldığımızı hatırlamıyorum. Belki askerden gelirken ya da giderken. İyi de sarılmak için illa gitmek mi gerek? Ben sorumu sorunca o da şaşırmıştı çünkü ne alaka oğlum o nerden çıktı bakışları atmıştı bana. Asıl düşündüğüm ne kendim ne de ağabeyimdi. Acaba insanlar günlük hayatta ne sıklıkla sarılıyor birbirlerine. Sadece bunu merak ediyordum. Bir hayal etsenize, sarılmak kadar güzel ve saf bir duygu var mı bu dünyada?  

Sahi en son ne zaman sarılmıştık biz? Bir kaç saat önce, gün ya da hafta, ne zaman? 
İnsan genellikle bir yakını kaybedince, bazı şeyleri daha iyi anlıyor.. Genel görüş her zaman ''hepimiz ölüp gideceğiz'' olsa da bunu anlayıp kavrayabilmiş değiliz ne yazık ki. Ölüp gitmek, yok olmak, birini geride bırakmak, yazması ne de kolay geliyor. Ama hayattayken de yaşanmamış bir yığın mutluluğu da alıp gider o insanlar. Zaten her şey her zaman yarım kalır. Her ölüm erken ölümdür yazarın da dediği gibi.

Çalışıyoruz, geziyoruz, eğleniyoruz, ayaklarımızı soğuk sulara sokuyoruz ama bir kaç dakika da olsa bir ağaç gölgesinde çimlere uzanıp ''dünya ne güzel'' deyip temiz bir hava çekmiyoruz içimize, bir kuşu seyretmiyoruz. Mutluluğun hep küçük şeylerde gizli olduğunu söylerler ya, insanın yaşı ilerledikçe bunu yaşayarak daha iyi anlıyor sanırım. Sarılmak da bu küçük saklı ve güzel duygulardan biri. Saklı diyorum çünkü yeterince unutuluyor. 

Mutluluk küçük şeylerde gizlidir demişken de aklıma geldi. Bizim evin hemen önünde küçük bir karınca yuvası vardır. Bu yüzden her sabah ve akşam mutlaka görüyorum. Hatta sokakta gördüğüm zaman kedi, köpek ve kuşlara da mutlaka selam verip bir hatır sormayı da ihmal etmem. Biliyorum bunu garipseyip, anormal bir durum gibi karşılar belki de çoğu insan. Ama ben yine de seviyorum.

Merhaba güzel kuş bugün nasılsın?
Naber kedicik karnın mı acıktı?
Karıncalar amma da çok çalışıyorsunuz siz hiç tatile çıkmaz mısınız? gibi bir sürü benzeri konuşmaları yapmışımdır. 

Beni de bunlar mutlu ediyor. Beni anlıyorlar mı ya da anlamıyorlar mı bilmiyorum? Ama kendi aralarında bir şekilde iletişim kurduklarına şüphe yok.

Cik cik cikk. Karnım çok acıktı anne.

Az evvel yanıma gelen bir arkadaşıma da dayanamayıp sordum. 
- Sana bir soru soracağım, bu yazım için bir test niteliği taşıyor ve benim için önemli. Lütfen iyi düşün ve cevap ver. 
- Annene en son ne zaman sarıldın? 
Arkadaşım : Valla geçen hafta sarılmıştım bi kere. 

Farklı bir arkadaşıma daha sordum şimdi aynı soruyu : O da 4 gün önce diyerek cevap verdi. 

Az sarılmak, elbette az sevmek anlamına gelmiyor. Sadece unutuyoruz hepsi o kadar. Günlük hayatın rutin işleriyle öylesine meşgul oluyoruz ki, zaman içerisinde hepimiz birer makine haline geliyoruz. Kuşları unutuyoruz, bakışmaları unutuyoruz, zamanı unutuyoruz, sevdiklerimizi unutuyoruz, kendimizi unutuyoruz. 

Hatırlama vakti geldiğinde ise biz çoktan unutulmuş oluyoruz. 

Vakti varken sarılmalı insan. 
Vakti varken öpüşmeli sevişmeli. 

baba ile çocukları sarılırkenhug brothers

14 Haz 2016

1993 senesinde ilk çocuğumuz olmuştu. İnsan anne olunca gerçekten de tuhaf oluyormuş, hiç öyle filmler de gördüğünüz gibi değil, çünkü daha derinlerde bir duygu bu. Yani illa ki bir çocuk sahibi olmalısınız anlatabilmek için. Eşim ile 1990 ın kasım ayında evlendik, ama birbirimizi öylesine delice seviyorduk ki, öncesinde 6 yıllık bir birlikteliğimiz vardı. Sadece kağıt üzerinde resmi belgeler yoktu, oysa biz çoktan birbirimizin adamı ve kadınıydık.

Önceleri çok zor gelirdi onu görmeden bir gün geçirmek.
Ne zaman gece olsa,
Ne yatağa yatmak, ne de gözümü kapatmak gelirdi içimden.
Saçlarımı okşamak için başucumda bekliyormuş gibi hissederdim.
Bir el değecek diye beklerdim yanaklarıma.
Değmezdi..

Belki inanması güç gelebilir ama, yan yana uyurken bile, rüyalarımızda yeniden sarılırdık biz. Sabah uyandığımızda birbirimize ''rüyamda seni gördüm, ben de seni'' derken bulurduk birbirimizi. 
Böyle bir aşk var mıymış demeyin şu anda işte öğrendiniz var olduğunu. 

İnanılmaz yoğun bir iş temposu olduğundan ne kızımıza ne de bana fazla vakit ayıramazdı eşim. Özel günlerimizi ise hep unuturdu. Bazen düşünürdüm, hem böyle delicesine seven bir adam, hem de sürekli özel günleri hatırlamayan bir adam nasıl olur da sürekli özel günümüzü unutur.? Sevgisinden ya da güveninden asla şüphe etmedim hiç bir zaman. Ama bu denli unutkan olmasına tahammül edemiyordum çoğu zaman. Bazen beni sinir ettiğini düşünürdüm. 
Aynı gün içinde aynı şeyi defalarca söyletir sinir ederdi beni. Yine de sevdiğim adamdı ne diyebilirdim ki. 

Bir gün eve hiç gelmedi, aslında nadir yapardı bunu. Arkadaşlarıyla takıldığı ya da özel bir daveti olduğunda gelmediği olurdu. Yine de aşina olduğum bir durum değildi. Beni asıl rahatsız eden hiç bir şekilde haber vermemiş olmasıydı. Sanki huyu değişiyor gibiydi, aklıma kötü şeyler getirmek istemesem de başka bir kadın mı var acaba diye bir kurt düşmüştü içime. Düşünsenize 17 yıllık evliliğiniz var, eşinizin huyu değişiyor sonrasında, bunu nasıl karşılardınız siz olsaydınız? 

Aldatılıyor muyum? düşüncesi günlerce haftalarca içimi kemirip durdu. Çünkü elimde hiç bir kanıt da yoktu. İyice paranoya olmuştum. Sevdiğim adam sanki avuçlarımın arasında kayıp gidiyor gibiydi. 

Bir gün yine oldukça geç gelmişti eve, kızım da benimle birlikte ''babamı beklicem babamı beklicem'' diye tutturunca ikimiz birlikte bekledik. Bazı bekleyişler insanı gerçekten de yaşlandırıyormuş bunu anladım o gün. Kızımın bir yandan anne babam ne zaman gelicek demeleri bir yandan gözlerime takılıp duran saatin akrebi ile yelkovanı, gecenin karanlığı her şey üstüme üstüme geliyordu sanki. 

Bu böyle olmaz, bugün ne varsa açık açık konuşucam diye düşündüm. Anahtar sesini duyunca kapının önünde olduğunu anladım ve kızımı odasına götürdüm hemen. Kavga etmek istemiyordum, belki de bir sıkıntısı vardır diye düşünerek kısık bir sesle. 
Bişey mi oldu neden geç geldin? diyerek sordum. 
O da hiç bir cevap vermedi. Yüzüme bile bakmadı. 

Ellerim titredi kendimi bir anda gözlerim dolmuş bir şekilde buldum. Ama öylesine dolmuştum ki, sinir krizi geçirmeme ramak kalmıştı. Tekrar sordum ama başka bir soru sordum bu kez. 
Başka bi kadın var değil mi allahın belası diyerek bağırdım. 

Kızım fırladı geldi ağlayarak anneee nold niye ağlıyorsun.? 
Babam gelmişşş. Baba baba diye bacaklarına sarıldı babasının. 

Eşim bir anda ''Sen kimsin'' diye sordu kendi kızına. Benim her şeyim de bu sözle bitti. Çünkü bana kızsa da küsse de hatta başka bir kadınla birlikte bile olsa. Kendi kızına aslaaa ama aslaaa bu şekilde davranmazdı. Karşımdaki adam kim diye delirmeye başladım.. 

Boğuldum..
Nefes alamadım..
Öldüm..

Eşim benim uykum var dedi ve yatak odasına gitti hiç bir şey demeden. Ben oturma odasındaki kanepeye uzandım. Gözlerimden akan yaşlar yastığımı öylesine ıslattı ki, sabaha kadar uyumadım. Sabah olunca eşimin iş yerini arayarak izin aldım ve aile doktorumuz olan Nedim amcayı aradım. Nedim amca umarım korktuğum şey değildir ama yine de muayene etmeden bir şey söylemek istemiyorum dedi. 

Küçük kızımı anneme bıraktım ve eşimle birlikte Nedim amcanın muayenehanesine gittik. Tabi bu arada küçük kızıma da babasının bir şeyi yok, dün gece sana şaka yaptı, bugün hediye alıp geleceğiz senin için diye yalanlar söylüyorum. 

Nedim amca muayene etti, yine de emin olmadığından beyin filmleri falan istedi. Bir sürü tahlil film derken bir kaç gün daha bekledik sonuçlar için. 

Sonuçlar temiz çıksın diye dualar ettim. Sonuçlara almaya gittiğimiz gün ise bedenim zangır zangır titriyordu. Ayaklarım gitmiyordu kötü bişey olacak diye. 
Kapıyı vurup odaya girdik. Nedim amcanın yüzünü beğenmedim odaya girdiğimizde. Neyse ki çok şükür bir şeyi yokmuş eşimin. Sadece strese bağlı, dinlensin falan dedi. 

Mutlu bir şekilde eve döndük hediyemizi de aldık tabi küçük kızımıza. Kocaman bir ayıcık aldı babası. Akşam için hevesle mutfağa girdim, en güzel yemeklerimi yaptım. Bir de pasta yaptım bugün özel olsun diye. Nedim amca mesaj atmış saatler önce fark etmemişim. Mesaj aynen şöyleydi. 

''Kızım seninle özel olarak görüşebilir miyiz?''

Mesajı okudum ve bütün neşem, mutluluğum toz bulutu gibi dağıldı. Bişey var bize söylemedi kesin bişey var bişey oldu diye sabahı zor ettim. Sabahta eşim işe gider gitmez evden çıkarak doğru Nedim amcaya uğradım. 

Nedim amcaya kızımla birlikte gittik o gün. Kapıyı çaldım girdim. Sabırsız bir şekilde sordum. 
Nedim amca nolduuu? 
Nedim amcadan ses yok.. 
Sonra baktım kızımla ilgileniyor ne kadar tatlısın sen okula gidiyor musun falan gibi sözler. 
Bi daha sordum.. 
Nedim amca nolduu allah aşkına? 

Nedim amca başını öne eğdi, derin bir nefes aldı. Dudaklarından çıkan o kelimeleri hatta dudaklarındaki o hareketi bile unutmuyorum. 

Kızım tahliller ve filmler ne yazık ki eşinin alzheimer hastalığı olduğunu gösteriyor üstelik hastalığı ilerlemiş durumda. 

Başımın döndüğünü ve gözlerimin karardığını hatırlıyorum sonrasında kendimden geçmiş ve bayılmışım. 


Çıplak yazar öyküsü flu kadın


12 Haz 2016

Cümleye nerden başlayacağımı bilmiyorum. Aslına bakarsanız şu anda otobüs ile yolculuk ediyor ve muavinin getireceği meşrubatlar arasında kahve mi, yoksa soğuk bir içecek mi alsam diye düşünüyorum. Kahve aldım. Küçük paketler de verilen nescafe 3 ü bir arada kahvelerinden. Poşeti kulağından yırtıp kahveyi döktükten sonra karıştırdım. Karıştırdıktan sonra o plastik ince kaşığı boş nescafe poşetine koydum. Ama kaşık hep uzun geldiğinden sığmaz o poşete. Bu yüzden ben de ortadan ikiye kırarak koyarım. Bu kadar detayı da inan neden anlattığımı bilmiyorum. Hayatından bir kaç dakika çaldıysam özür dilerim sayın okuyucu. Ama itiraf et böyle boşa geçirdiğin çok vaktin olmuştur. Bir kaç dakika da benim için olsa ne çıkar.

Niye böyle bir başlık attım merak ediyorsundur. Söz veriyorum merakını gidereceğim. Ama öncesinde sana da sormak istedim.

Kolay yalnızlık deyince gerçekten ne hissettin? 10 adımda yalnız kalmanın yollarını okuyacağın bir yazı mı? Ya da yalnızlıkla nasıl başa çıkılır mı? Ya da belki neden yalnız kalıyoruz gibi sorular mı? Bunlardan en azından birini düşündüğünü ikimiz de gayet iyi biliyoruz ama inan bana hiç biri değil.

Dedim ya otobüs yolculuğu yapıyorum şu anda diye. Otobüs karanlık olunca birden nedense elektrikler gitmiş gibi hissettim. Sonra da gerçekten elektriğin gittiği zamanlar da nasıl da sudan çıkmış balık gibi olduğumuzu hatırladım. Aslında daha çok suya atlayan balık gibi olduğumuzu. Çünkü elektrik gidince etrafta yapacak bir şey kalmıyor gibi sadece birbirimizin sesini duyuyoruz. Sonrasında öyküler ve derin sohbetler geliyor. Ne Güzel değil mi? Birbirimize vakit ayırabilmemiz ve dinlememiz. Oysa kimsenin çoğu zaman birbirini dinlemeye vakti olmuyor. Birer oyuncak gibi telefona ve teknolojiye bağımlı yaşıyoruz. Sanki böbrek ya da karaciğerimiz gibi birer parçamız olmuş. Cidden telefonu bir oyuncak gibi görmeye başladım son zamanlarda. Hepimiz sosyal dünyalar da yaşar olduk. Allah aşkına şu an kaç kişi tüm bu sosyal hayatını silebilir? Bir anda hepsini silmeye karar vermek ve silmek!!
Twitter sil gitsin.
Facebook sil gitsin.
İnstagram sil gitsin.

Ne varsa hepsini sil gitsin.

Ama zor çok zor biliyorum. Çünkü öylesine bağımlı hale gelmişiz ki kendi penceremize konan bir kuşa bakmak yerine, sanal dünyada resimlerine bakmayı yeğliyoruz. İlişkilerimiz de böyle. Oturup bir çay kahve içmiyoruz, şöyle saatlerce sohbet bile etmiyoruz dostlarımızla. Facebook tan takip edip instagram daki resimlerine birer kalp koymak daha kolay geliyor çünkü.

Yani demek istediğim, herkes kendi yarattığı sanal dünyasında boğuluyor. Orada yaşıyor, yaşlanıyor ve ölüyor. Bunu gerçekten de modern dünyanın bir hastalığı olarak görüyorum ben.
Bu hastalığın adı da tabi ki yalnızlık. Çünkü insanlar gerçek dostluğun ve arkadaşlığın be olduğunu unutmuş ve hatta uzun süredir tatmamış olduğu için, twitter'da olan 1000 takipçi onun için arkadaş gözünde. Arkadaş olmasa da dertlerini ve yalnızlığını paylaştığı için arkadaş gölgesi de diyebiliriz.

Bundan 100 sene önce bir insanın yalnızlığı daha acıydı bundan eminim. Çünkü düşünsenize hiç arkadaş yok, sosyal hesaplar yok, kitapları da yok belki de. Bu adam sokakta serseriler gibi gezmeyip de ne yapsın? Sığınacak, kaçabilecek bir şeyi yok çünkü. Zor yalnızlıktır bu.

Ama günümüzde kolay yalnızlık var. Ucuz yalnızlıkta diyeyim tam olsun hatta.
Herkes yalnızlıktan geberiyor yemin ederim. Bunu görebiliyorum ben. Ama sosyal hesapları var, blogu var hiç tanımadığı ya da tanışamayacağı insanların sözde arkadaşlıkları var.
Bence kısır bir döngü içinde bu insanlar. Hepsi de birbirine muhtaç. Hepsi de birbirinin sahte dostluklarına ihtiyaç duyuyor.

Sosyal medya denilen canavar, sülük gibi kanlarını emiyor insanların. Ve insanlar yitirdiği duyguların farkında değiller.

Hatay Antakya dan 21:30 da hareket eden otobüsün 8 numaralı yolcusundan hepinize sevgiler.

Yalnızlık hastalık mıdır

9 Haz 2016

Bugün garip bir düşünceye kapıldım. O düşünce de düşüncenin kendisiydi. Yani aslında düşünebilmenin büyük bir nimet mi, yoksa ceza mı olduğunu düşünüyordum. Bu soru yazımın kalbidir, bu nedenle sizde bu soruyu benimle birlikte odaklanın lütfen. Düşünce gerçekten de bir lütuf mu ceza mı? yoksa ben mi kafayı yiyorum bu soruyu kendi kendime sorarken.Öncelikle neden bir ceza olarak düşündüm onu izah edeyim. Halbuki şükür etmem gerekir değil mi?

Farkında mısınız bilmem ama Dünya'ya bizler hükmediyoruz yani biz insanlar. Aslında insanın da üstünde olan düşünceler. Düşünen, üretebilen ve ürettiğini geliştirebilen bizler. Ama aynı zamanda onu kirleten, her istediğimizi alabileceğimiz tükenmez bir kaynak, dev bir depolama alanı gibi gören de bizleriz. Her türlü kötü duygular içinde zarar veren hatta kendi ırkını yok edebilen tek canlı da bizleriz. Ne garip değil mi? Dünya'nın en akıllı, aynı zamanda kendi ırkını yok edebilecek kadar da en aptal canlılarıyız biz.

Eğer bir kedi olsaydık, sadece kedilerin olduğu bir sokağa gece yarısı çıkmaya korkmazdık. Çünkü şimdiye kadar başka bir kedi tarafından öldürülüp çöp konteynerine atılan bir kediye rastlamadım. Yine aynı şekilde gasp edilen dövülen ya da tecavüze uğrayan bir kediye de. Halbuki insan olarak başka insanlardan, daha doğrusu kötü düşünceleri olan insanlardan korkuyoruz. Çünkü bizim gibi düşünebilen ve aklından ne geçirdiğini bilemediğimiz insanlar var.

Çünkü düşüncelerin yanında duygular da var. Çoğu iyi, çoğu da kapıldığımız kötü duygular. Eminim ki bir çoğunuz düşünebilmenin bir ayrıcalık ve üstünlük olduğunu düşünüyorsunuz. İyi düşün iyi olsun ya da biz iyi şeyler yaptıktan sonra düşünmek neden kötü olsun ki diye geçiriyorsunuz içinizden. Peki diğer tüm insanların da sizin gibi düşündüğünü nereden biliyorsunuz? Şeytanın bekçileri gibi hayata sadece acı ve göz yaşı bırakan, tarihin adını kanlı harflerle yazdığı insanlar. Ya oturduğu yerden milyonlarca insanın hayatlarıyla adeta kumar oynayan insanlar. Hepsine baktığımızda ''kötü düşünce'' der geçeriz değil mi?

Peki hiç düşünme yeteneğimiz olmasaydı nasıl olurdu?

O belgesellerde izlediğimiz kuşlar, sürüngenler ya da zebra sürülerinden pek de bir farkımız olmazdı değil mi? Düşünemezdik ama aynı zamanda düşünemediğimiz için sadece iç güdülerimizle doğanın bir parçası gibi yaşardık. Hayal edebiliyor musunuz? Çırılçıplak gezen insanların sadece çiftleştiğini, avlandığını ve sürü halinde yaşadığını. Tıpkı ilk insanlar gibi. Ama onlarda düşünebiliyordu, sadece medeni değillerdi o kadar. Biz söz de medeniyet dediğimiz ve bugünkü yarattığımız dünya içinde ne kadar mutluyuz ki? Kıskançlıklarımız olmazdı mesela ya da birine kin beslemezdik. Savaşlar ya da kıyımlar da olmazdı. Birilerini gasp etmez, tepelerine bombalar da yağdırmazdık.

Bugün gerçekten de düşünebilmenin bir lütuf değil de ceza olabileceğini düşündüm tüm bu duygular içinde.

Olayı bilim kurgulaştırmak istemiyorum ama sadece bir örnek vermek istedim. Çünkü 100 yıl geriye gittiğinizde bugün kocaman bir bilim kurgu içinde yaşadığımızı daha iyi anlarsınız. Bu yüzden de 100 yıl sonrasında ne olacağı bilinmez. Düşünebilen bir robot yaptığınızı hayal edin ya da başka birinin böyle bir robot yaptığını. Bu sizde endişe uyandırmaz mıydı? İnsan dışında düşünebilen başka bir varlık. Çünkü eğer düşünebilme yetisi var ise, özgür iradesi de olacaktır. Düşünüyorum öyleyse varım. düşünüyorum öyleyse yaparım gibi bir duygu durumu içine girerlerdi belki de o robotlar. Bu da apaçık bir tehdit unsuru olarak görülecektir bir çok insan için.

Demek istediğim asıl ve gerçek olan iyilik-kötülük düşünebiliyor olmamızda gizli.

6 Haz 2016

Ben insanları pek sevmem aslında, çoğu iki yüzlü gelir bana. İçten içe çoğuna da nefret duyarım. Baktığım zaman anlarım, gözlerinin içine bakarım çünkü ben adamın. Çoğu insan da beni sevmez, buna blog yazanlar da dahil, kimseden bir çekincem olmadığından lafımı kimseden esirgemem. Bu yüzden de sivri dilim pek hoşlarına gitmez.

Geçenlerde Sedat abinin dükkanına uğradım. Böyle akşam saatleri 21:00 falan. Sedat abi pastacıdır bu arada. İki de sandalye attık dükkanın önüne, sonra gelsin çaylar. Hava da serin serin bir güzel esiyor ki sormayın. Çok severim ben Sedat abiyi. Sohbeti güzel iyi adamdır vesselam. Yanında da malzemeci Mehmet abi vardı. İşte krem şanti vs bırakıyor dükkana. O da oturdu bi çay içeyim diye. Üç kişi oturmuş muhabbetin dibine vuruyoruz. Aslında ben Mehmet abi yi pek tanımam ama kendi halinde sakin bir adam işte.

Dükkan cadde üstünde olduğundan vızır vızır arabalar geçiyor tabi. Derken bir ses duyduk pat küt..
Noluya lan demeye kalmadı bir kedi yol ortasında çırpınıyor. Orospu çocuğunun biri çarptı sonrada bastı gitti. Biz tabi panik olduk ne yapacağımızı bilemedik. Baktım arabaların hiçbiri durmuyor vızır vızır geçmeye devam ediyor. Ezildi ezilecek kedi. Koştum hemen atladım yola. Gelen arabaları durdurdum. Elime aldım almasına ama yapacak pek bir şey kalmamıştı.

Hayvancağızın bir gözü dışarı fırlamış gibi ezilmiş. Ayakları hala kıpırdıyordu. Elime aldığımda bedeni de hala titriyordu. Ya düşünün bir canlı avuçlarınızın arasında can çekişiyor bişey yapamıyorsunuz. Ben de korktum ellerim falan titriyor. Ne yapacağımı da bilemedim zaten. Hemen yol kenarında bir ağacın dibine bıraktım. Bıraktıktan bir kaç dakika sonra da öldü zaten.

Ben böyle şeylerde çok hassasım gözüm doldu bişey yapamadım diye zoruma gitti. Ama öyle bir öfkeliyim ki o anda sövdüm saydım içimdeki nefreti kustum resmen.

Hadi çarpan şerefsiz bastı gitti. Bir tane insan evladı kalmadı mı da durmadı yanından bakıp bakıp gitti? İnsanlığınızı da sikeyim arabanızı da. Yahu belki bacağı falan kırılmıştır, belki yapabileceğim bir şey vardır diye hiç mi düşünmez insan. Yok abiler yok. İnsanlık çoktan ölmüş cenazesini kaldıran yok.

Dedim ya en başta ben insanları sevmiyorum diye. Zaten sevmiyordum şimdi daha çok sevmiyorum. Lafa da gelince herkes iyi yüreklidir, herkes yardımseverdir. İnanmayı öyle çok isterdim ki bu yalanlara. Oysa hakikatin ne olduğunu anlayacak kadar çok büyüdüm ben. En sonunda da çoğunun iyi görünmekten başka bir boka yaramadığını gördüm.

Haydi şimdi Allah tuttuğunuz oruçları kabul etsin.

Oku da insanlığını sorgula

Öyküler ne durumda?

  • Dilaver'e Veda - 🌟 Yeni 🌟
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında  - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe