Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

30 May 2016

Her gün İnternet dünyasında yüzlerce satırı okuyup geçiyoruz. Yazılan bazen bir öykü bazen kısacık bir satır bazen de çok uzun yazılar olabiliyor. Nihayetinde bir tek kişinin kaleminden çıkmış ve yine o kişinin duygu ve düşüncelerine dayalı karmaşık ya da yüzeysel ruh halini yansıtmaktadır.

Peki okuduklarımızın ne kadarını anlıyoruz? Elinize bir kitap alırsınız ve yazarın üslubu size ağır geldiği için bırakırsınız. O anda okuma isteği sönük bir ateş gibi oracıkta kalır ve küle dönüşür. Bu yüzden başka yerlerde başka arayışlar içine gireriz. Ama öncelikle kendimize de bir takım sorular sormalıyız.

Öncelikle bir yazıyı ya da kitabı gerçekten okumak isteyip istemediğimizi anlamamız gerekir. Tıpkı bu yazıda olduğu gibi. Belki şu anda süper men gibi ışık hızıyla satırları okuyup geçiyorsunuz. Ya da diğer bir şekilde ağır ağır söylediğim her kelimeyi önemseyerek ve de üzerinde düşünerek anlamaya yoruyorsunuz kendinizi.

Bu iki eylemin aslında tek bir amaca hizmet ettiğini söyleyebiliriz. Kişi öğrenmek için mi yoksa vakit geçirmek için mi okuyor? 

Vakit geçirmek için okunacak yazılar vardır, üzerine düşünülecek yazılar vardır. Bir kitabı elinize almadan önce ne okumak istediğinize karar verirsiniz. Kendinize uygun kategoriye yaklaşır raflardaki kitaplara bir bir göz gezdirirsiniz. Bilim kurgu ve fantastik sever bir insana şiir kitabı önerirseniz muhtemelen elinin tersiyle itecektir. Bu yüzden yazılan kategorilerin farklı dallarda olduğu gibi okuyucu kitleleri de birbirinden farklıdır. Bunu anlamak ve kabul etmek gerekir.

Ben en çok her şeyi okuyan insanı severim. Kendimden küçüklere hep bu yönde nasihatler veririm. Elinize ne geçerse geçsin okuyun. Bir kenara atmayın. Kimisi bir takvim yaprağıdır, kimisi de yerde bulunan küçük bir not defteri. Emin olun hepsi hayatın birer izlerini taşıyor ve hepsi sizi kendinize biraz daha fazla yaklaştıracak.

Blog yazarlığı konusuna açıkçası değinmek istemiyorum. Çünkü çok fazla geniş bir alanda yazım kitlesi var. Ama her zaman tek bir şeye inanmışımdır. Kitle yazarı değil yazar kitlesini yaratmalı. Kendi düşüncelerinizi değil de başkalarının okumak istediklerine yönelik yazılar yazmak için çabalarsanız nihayetinde başkalarına hizmet etmiş olursunuz ve siz olmadığınız biri haline gelirsiniz.

Blogumda daha önce destek isterken kimsenin takipçi listeme katılmasını bu yüzden istemedim. Balon gibi şişirilmiş yüzlerce takipçi yerine, sıcak ve samimi yazılarıma değer veren ve okuyan yeri geldiğinde eleştirebilen ve düşünebilen bir kaç insan olsun istedim.

Sürekli okuyucu üzerine yüklenmek biraz acımasızca olurdu belki de, okuduklarımızın ne kadarını anlıyoruz derken.  Acaba yazar ne kadar anlaşılmak istiyor sorusunu da ayrıca aklımızın bir ucunda tutmamız gerekir. Çünkü bazen öylesine derin yazılara rastlıyorum ki, yazarın kendiyle savaştığını bir şeyleri paramparça ettiğini görebiliyorum.
Üzüldüğüm nokta ise yorum yapanların %70'lik bir kısmı bunu anlamadan sıradan yorumlarla cevap verdiğini görüyorum. Bu gerçekten de üzücü bir durum ama yine de yazarın rolü oldukça büyüktür bu hususta.

Başından beri yazdıklarımı düşünüyorum da hayli karmaşık bir hal aldığını fark edebiliyorum.

- Bir şeyleri gerçekten anlamak için okuyan insanlar var,
- Okudum demek için okuyan insanlar var,
- Anlaşılmaz yazarlar var.

Belki ben de anlaşılmaz yazılar yazıyorumdur inanın bunu bilemiyorum. Çünkü kendi düşüncelerinize başka bir pencereden bakmak her zaman zordur. Ama eleştiriye her zaman açık olduğumu ayrıca belirtmek isterim.

Umarım bu konuda biraz olsun kendimi anlatabilmiş ve beni anlayabilmiş sinizdir.

okuduklarımızı anlıyor muyuz?

29 May 2016

Aşk bir duygu işidir onu ölçüp tartamaz, üzerinde denklemler kuramazsınız. Belki de en güzel duygudur. Ama aşık olmayı isteme ya da istememe gibi bir özgürlüğümüz hiçbir zaman var olmamıştır. Sadece bir bakarsınız ve aşık olmuşsunuzdur.

Uçan böceklerle beslenen et obur bitkiler de tıpkı aşk gibidir. Bitki öylesine güzel ve tatlı kokular yayar ki, böcek bu kokulara karşı koyamaz ve kendisini bir anda o bitkinin ağzında bulur. Artık iş işten çoktan geçmiştir. Aşkın karşı koyulmaz gücü karşısında bizler de o böcekler gibi mayışır ve kendimizden geçeriz.

Soru :  Eğer aşk duygulara dayalı ise; içinde mantık aramak ne kadar doğrudur?

Aşk içinde mantık arama evresi diye bir şey olamaz. Çünkü o duyguyu hissettiğiniz an da, sahip olduğunuz en güçlü kalenizin duvarları yıkılmaya başlamış demektir.

İlgi duyduğunuz karşı cinsin fiziksel özellikleri, karakteri ya da ahlaki değerlerinin hiç bir önemi kalmadığı gibi, duyulan her türlü yalana ya da yapılan her türlü yanlışa da kör ve sağır olmaya başlarsınız. Bu yüzden eğer mantık arayabildiğiniz bir ilişkiniz var ise; onun gerçek aşk olup olmadığından emin değilsinizdir.

''Aşk içinde mantık aramak, sürekli akıp durmakta olan bir nehirde sabit bir şekilde durup düşünebilmek ne kadar mümkünse, o kadar mümkündür.''

Belki küçük hataları göz ardı edebilir ya da kabullenebiliriz. Fakat aşk için göstermiş olduğumuz toleransı çoğu zaman başkalarına tanımaz ya da tanımamamız gerektiğini düşünürüz.

Soru : Aşkın bir kalp hastalığı olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Hastalık, ruh ve beden sağlığımızı olumsuz olarak etkileyen her şeyin tümüne verilen isimdir. Aşkın bir kalp hastalığı olduğunu söylemek için öncelikle kişinin içinde bulunduğu ilişkiden nasıl etkilendiği incelenmeli ve bu doğrultuda araştırmalar yapılmalıdır. Hiç kimse aşık olduğu için ya da aşk acısı çektiği için doktora gitmez.

Bu nedenle kişi her zaman kendi doktoru olmak zorundadır. Tedavi edilmesi belkide en zor hastalıklardan biridir fakat yine de hiçbir tıbbi müdahalenin üstesinden gelemeyeceği de tartışılmaz bir gerçektir.

Soru : Eğer bir duygu kişinin içinde bulunduğu ilişki durumuna göre hastalık olarak değerlendirilebiliyorsa, yine aynı duygunun tedavi edici olduğunu söylememiz doğru olmaz mıydı? 

Bizi hasta eden şey, belki de başkalarına iyi geliyordur. Çevremizde yüzlerce örneğine de rastlayabiliriz bu durumun. Öyleyse aşk hem bir hastalık hem de bir ilaçtır. 

Fakat bu hastalığa yakalanmayan bir çok kişi, aslında öncesinde bilir bunun bir hastalık olduğunu, tüm başına geleceklerden haberdardır. Çekeceği sıkıntıları, uykusuz kalacağını, zaman zaman ağlayacağını tüm bunları gerçekten de bile isteye aşık olmuştur.

Ateşten bir gömlek denmesi de bu yüzdendir aslında.
Halbuki hepimiz en başta mutlu olmak için çıkarız bu yola, hepimizin dileği budur. Ama aynı zaman da acı çekeceğimiz ihtimalini de biliriz. Acı çekmeye gönüllü olmayı isteriz.

Görünmez teraziyi fark edebildiniz mi? 
- Acı çekebilirim evet bunu biliyorum.
- Çok mutlu olabilirim evet bunu biliyorum.
Sonuç : Olsun ben yine de hayatımda biri olsun istiyorum.

 Kaç geleceğini bilmediğiniz zarı atmak gibi, burada kişinin bir kabulleniş ve göze alma durumu vardır.

Hiç bir ilişki her zaman tek düzen gitmez, çünkü insan değişir. 

Bizler insanız ve duygularımız var. Her gün yaşadığımız türlü olaylar karşısında yıpranıyor ya da çevremizdeki insanların hiç de alışık olmadığı tavırlar sergileyebiliyoruz. Hele bir de bu olayların içine aşkın da karıştığını düşünürsek, tartışmasız bir ilişki yok denecek kadar azdır diyebiliriz.

Bir karı koca düşünün ki, ömür boyu birbirini kırmamış olsun. Bu görmeye alışık olmadığımız bir durum olduğu için ilk başlarda hayret verici gelir fakat yine de imkansız değildir. Ama eminim ki eğer dünya genelinde bir istatistik alınsaydı, mümkün olup olmadığının ne kadar zor olduğunu anlamamız daha kolay olurdu.

Aşkın üzerimizdeki etkisini ne kadar fark ediyoruz?

28 May 2016

Hepimiz birilerini geride bırakmış ya da bizi geride bırakmışlar ardından baka kalmışızdır. Hayatın cilvesi midir nedir bilmem ama bu durumu sanırım her insanoğlu yaşamıştır. Evlenen kız ailesini geride bırakır düğününde yüksek yüksek tepelere falan çalarken ağlar. Anlar ki bundan sonra ayrı bir evde yaşayacağım. Askere giden çocuk ağlar belki geri dönemem diye. Onu gönderenler de ağlar. Ölümler ayrılıklar hep birilerini geride bıraktırır bize. Hani gitmek istemezsiniz ama en sonunda gidersiniz ya, aslında en çok da o koyar insana.

Oğlan memur olmuş tayini çıktı nereye ? Batman.
Aile nerde İstanbul.
Haydi buyur..

Bu hep böyle oluyor sanırım. Gitmek gerekiyor. Ya da gidenleri beklemek.

Ama hangisi daha zordur gerçekten bilinmez. Gidene gitmek mi zordur yoksa kalana beklemek mi? Cidden bana sorsanız ben de bilmiyorum.

Kadın öğretmen olmuş. Eşi doğuda görev yapıyor asker. Her gün şehit haberleri, her gün şehit haberleri paronaya olmuş artık.

Adamda farkında tabi bu durumun. O da nasıldır Allah bilir. Bazen tek bir satır yeter her şeyi anlatmaya ama bazende sayfaları da doldursanız yine yetmez, yine yetmez.

Bunları niye anlattım? Ben de geçenlerde geride bıraktım bazı insanları.
Otogara yolcu etmek için geldiklerinde kendilerini dövmek istedim açıkçası. Yahuu gidin beklemeyin.
Karnım ağrıyor, göğsüm ağrıyor, başım ağrıyor, uykum geliyor, her taraftan bir sancı, bir huzursuzluk akın ediyor sanki vücuduma. Surat desen beş karış, çocuk gibi.
Onlar da üzgün ben de. Sonra da gittim işte.

Bu yazıyı okuyan herkeste biliyorum  ki ya beklemiş ya da gitmiştir.

Döneceğiz bir gün beee biliyorum.

Beklenenler de bize dönecek..

Gitmek mi zordur kalmak mı?


Bu da uzak diyarlarda olanlara gelsin be..


27 May 2016

Bir kaç dakika önce alıp verdiğim son nefeslerimi tükettim. Ani bir kalp sektesinin beni öldüreceğini düşünemedim. Gözlerimi son kez kapatmadan önce etrafımda toplanan insanları hatırlıyorum. Artık nefes almıyorum görmüyorum ve duymuyorum. Doğmuş olduğum ve sonsuza dek süreceğini düşündüğüm ebedi düşümden bu gece uyanıyorum. Bu gece her şeyin başladığı gecedir.

Araf dedikleri bu olsa gerek. Ne var ne yokum. Ne aç ne tok ne uykusuz ne de yorgunum. Bir harabe eve doğru yürüyorum. Aslında eski bir yapı olduğu için harabe gibi duruyor. Sevdiklerimden bir kaçına rastlayınca sevinçle bir ölü olmanın o kadar da kötü olmadığını düşünüyorum.
İşte sevgili anneciğim ve babam. Sizi gördüğüme çok sevindim.
Fakat sizin hala hayatta olmanız gerekiyor. Burada olmamalısınız....
Tüm bunların anlamı ne?
Karanlık bir gölge giriyor içeri doğru. Hepimizin kendisine itaat etmesini istiyor. Önce sevdiklerimin sonra da benim yanıma doğru geliyor. Bir gölge..
Hiçbir şeye benzemiyor. Fakat elini uzatıp bir anda parmak uçlarını öpmemi emrediyor. Tükürüyorum o anda. Tükürdüğümün kanla karışık olduğunu görüyorum. 
Ruhumu şeytana satmış mıydım? Ya da kaç kere satmıştım bilmiyorum. Artık bunu düşünmenin bile bir önemi yok. Ben ölüler şehrine doğru gidiyorum. 

Tanrı'nın adaletine ve merhametine sığınmak istiyorum. Çünkü hepimiz biraz günahkar olmuşuzdur. 

Karanlık bir gölge gibi cehenneme gidiyorum. Kurbanlık koyunlar kader çaresiz ve korku içinde bacaklarım titriyor. Öfke ve şiddetle geçirdiğim anlara üzülüyorum. İnsan ayıkken bile böyle bir sarhoşluğa nasıl düşebilir. 

Mahşer günü bugündür. 

Çıplak bedenimi utanmadan gezdiriyorum çıplak bedenlerin arasında. Hepimiz korkuyoruz. 
Bazıları pişmanlık içinde çığlıklar atıyor. Henüz hiç birimiz yanmıyoruz. Sadece işlediğimiz günahların bedelleri ile yüzleşmek için adım adım gidiyoruz. 
Ayak bileklerimizin ortasından mızrak gibi bir demir geçiriliyor. Dikiş iğnesi gibi biz günahları birbirimize kenetliyor karanlığın sahipleri. 

Her yer sıcak kan kokusuyla dolu. 

Zebanilerin istasyonunda diz çöküp bekliyoruz çaresizce. Karanlığın treni alev gibi yanan ışığıyla beliriyor. Zeminde raylar yok, lav şeklinde bir ateşin üzerinde duruyor tren. 
Vagonların birinde genç bir kadının çıplak bedeni çarpıyor gözüme, zebaniler köpeklerine yediriyor. Kadının bağırsakları bile dışarı çıkmış durumda. Ama orada kusamıyorsunuz. Her yer kan ve acı kokuyor. Karanlık kadını yeniden diriltip başka bir işkenceyle tekrar öldürüyor. 
Tren hızla ilerliyor. 

Ben ise bunun bir düş olması için dua ediyorum. 

Dev bir kayalığın üzerinde yeşil gözlü iri yarı ve oldukça şişman bir yaratık karşılıyor bizi. Günahkarlar ona Srius diyor. Bu adı insanların kafasını tek seferde koparıp yediği için almış. Yanımda duran orta yaşlı adam haykırmaya başlıyor. Merhamet merhamet merhamettt.

Srius kahkahayla adama doğru yaklaşıyor ve sivri tırnaklarını adama geçiriyor. Adamın sırtına öylesine saplanmış ki kaçmaya çalıştıkça tırnaklar daha derine iniyor. 
Adam tüm acıya rağmen kaçıyor. Srius ise iki bacağına saplıyor tırnaklarını kaçarken . Tek eliyle adamı havaya kaldırıp tek ısırışta kafasını gövdesinden ayırıyor. 

Srius sağ elini adamın bedeni üzerine koyarak tekrar hayat veriyor. 
İçime çektiğim hava ciğerlerimi yakıyor. Bedenimden akan ter su damlaları gibi düşüyor yere. 
Burası cehennem ölmeyi istemek ve bir kerecik ölmek burada büyük bir lütuftur.

Bizler günahkarız. Kendilerine bile yalan söyleyen iki yüzlü insanlarız.

Diğerleri de buradalar.
Fahişeler, para hırsı olanlar sahte dindarlar ve siyasetçiler...

Hepimiz Srius'un olmayan merhametinden emin bir şekilde işlediğimiz suçların bedelini ödemek üzere getirildik buraya.

(Cehennemin Soğuğu) Sonraki bölüm >


Cehennemde ilk gün

- Dante'nin İlahi Komedya'sından esinlenilerek yazılmıştır. 

26 May 2016

Belki de ilk defa bir öyküyü taslak olarak yazmak istedim. Tamamlanmış olsa daha güzel olmaz mıydı? Elbette olurdu. Belki sonra da hikayeyi yazarım. Ama ben hep içimden geleni yazmak istedim. Şimdi de öyle yapıyorum. Son hikayem olan Azrail ve Eskicinin nasıl oluştuğunu anlatacağım bu yazımda. Böylece hikayelerimin doğum evrelerini de öğrenmiş olacaksınız. Bilmiyorum belki benim gibi amatör öykü yazarlarına da yardımcı olur ve fikir verir.

Geçenlerde bir ziyaret için şehir dışına çıkmıştım. Tabi bilmediğim, görmediğim yerler olduğu için her şey ilgi odağımda. Bir hikaye yazayım adı şu olsun ya da şununla ilgili olsun diye hiçbir zaman  şartlandırma içine girmedim.

Hikaye kendi kendini yaratır. Hep buna inanmışımdır ben. Eskici ve Azrail hikayesi de kendini yaratmış hikayelerden biri.

Neyse sabah 09:00 gibi kalktım ve ekmek almak için fırın aramaya başladım tanımadığım şehirde. Derken sokaktan geçen bir eskiciye takıldı gözüm. 40 yaşlarında el arabasında eskicilik yapan bir adam. Nasıl oldu ben bile farkına varmadım ama Azrail ile bu adam arasında büyük bir benzerlik hissettim o anda.

Bu ilk başta söyleyince elbette saçma geliyor biliyorum. Nasıl bir benzerlik olabilir diye de düşünüyorsunuzdur şu anda değil mi?

Eskicinin yaptığı insanların kullanmadığı eski yıpranmış ya da yeni ama kırılmış, bir şekilde tamir olmayan eşyaları almasıdır. Gerçekten de tuhafıma gitti bu durum. Çünkü bu eskici, Azrail ile aynı mesleği yapıyor aslında.

Azrail de eski ve yıpranmış insanları alıyor, yeniler de var listesinde tabii ki. Kırılmış ve tamir olamayan yeni insanlar. 

İşte ilk etapta Azrail ve eskici arasında oluşan tek bağ buydu aklımda. Ama hikaye henüz oluşmadı. Sadece bu bir satırlık düşünce hikayenin kalbi olabilir fakat yine de tamamlamaya yetemez.

O yüzden bir bekleyiş sürecine giriyorum. Her şey aslında sabır gerektirir.
İlk materyal bir eskiciydi. Sonraki ise azrail.

Henüz ortada hiç bir olay giriş gelişme bölümü yok.

Azrail ve eskici birer arkadaşım gibi gün içinde hep aklımın bir köşesinde benimle birlikteler. Ben şu an bu satırları yazarken bile. Yazmaya çalışmıyorum sadece hikayenin kendi kendini tamamlaması için sabırla bekliyorum. Bu bekleyiş süreci bazen bir kaç hafta bazen de ay olabiliyor. Sonra öylesine tuhaf ya da ilgi çekici bir olay oluyor ki.

Azrail ve eskicinin diğer bir parçası kendiliğinden oluveriyor. Ben de tıpkı hayatın içinde sağa sola dağılmış puzzle parçaları gibi topluyorum onları. Her parçanın nerede ve ne zaman karşıma çıkacağını bilmiyorum.
Dediğim gibi hikaye yazmak sabır işidir.

Bir gün azrail ve eskiciyi bir şekilde tanıştırmalıyım fikri oluştu sonra aklımda. Ama nasıl bilmiyorum. Parçaları toplamaya sabırla devam ediyorum.

İşte benim sıradan bir hikaye yazma sürecim böyle işliyor.

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın
 - Bir ay sonra öyküyü yazdım. Azrail ve eskici öyküsü nasıl olmuş bakın bakalım.

Bir öykünün doğum evresi

24 May 2016

Ne zaman bir satır yazı okusam, yazılandan çok yazarını düşünmüşümdür. Yani eserin kendisinden çok eser sahibini merak ederim aslında. Herkes her şey hakkında yazamaz elbette, bu yüzden de kategorilere ayrılırlar. Bu durum okuduğum bloglarda da geçerli, yazılanın ardındaki insanı görmeye çalışıyorum ben. Eser de değerlidir ama yaratıcısından fazla olamaz. Olmamalı!

Özetle şöyle diyeyim; yazarla arkadaş olmak, onu tanımak mı istersiniz, yoksa sadece yazdıklarını okumak mı? 
Ben elbette arkadaş olmayı isterim. İnsan iyi şarkı söyleyebilir, fakat iyi şarkı söylemesi onun iyi biri olduğu anlamına gelmez. Ya da iyi şarkı söylemesi, size onu yeterince tanıma fırsatı vermez. Fakat yazarlar için durum farklıdır. Parmaklara hükmeden beyin her kelimeyi kalp ve akıl süzgecinden geçirmiştir. Okuyarak tanırsınız o yüzden. Fakat yazarın kendisini tanır iseniz. Tüm kitaplarını da okumuş kadar olursunuz.

Garip bir düşünce evet bunu biliyorum. Kimse elbette benimle aynı fikirde olmayabilir.  Demek istediğim yere göğe sığdıralamayan eserleri okurken ve onlardan bahsederken, yazarın kendisini de hiç olmazsa birazcık tanımamız gerektiğidir..

Geçenlerde Chuck Palahniuk un Gösteri peygamberi adlı kitabını almıştım. Daha önce okumadığım bir yazardı. Aşina olduğum tek şey ise Fight Clup. Zaten kitabını okuyan okumuş filmini de izleyen izlemiştir. İzlemeyen okumayan da ölsün bu saatten sonra ne diyeyim.

Sonra tabi dediğim gibi yazarını araştırmaya başladım. Yahuu bir insan nasıl böyle bir kitap yazar? Vikipedia sağolsun imdadıma yetişti. Kitabın yazılma süreci ile ilgili detaylardan şöyle bahsedilmiş.
Palahniuk, üniversite yıllarından sonra üç yıl boyunca Freightliner adlı bir şirkette montaj hattında, ardından tamirci olarak çalıştı. İlk yazdığı metinler taşıt modifikasyon prosedürleri ve kamyonların onarımı üzerinedir.
Dövüş Kulübü'nün ortaya çıkmasında büyük etkisi bulunan bir olayıda bu yıllarda yaşar. Arkadaşlarıyla birlikte tatildedir. Bitişikteki kamp yerinde müzik rahatsız edici derecede açılır ve bu nedenle başlayan tartışma yerini kavgaya bırakır. Bu olayda yaralanan Chuck tatilden döndüğünde iş yerinde kimse tarafından ilgi görmez çünkü kimse korkunç derecedeki yüzü hakkında bir şey sormaya, yorum yapmaya cesaret edemez. Bunun üzerine Chuck, eğer insanın yeterince kötü görünürse dilediği gibi hareket edebileceğini keşfeder. Bu olayın ardından devam ettiği bir edebiyat grubu bünyesinde yaptıkları çeşitli gösteri ve eylemler "Kargaşa Projesi"ni esinler. Kısa bir süre sonra aynı isimle bir kısa öykü yayımlar ve bu öykü,üç ay içinde Fight Club (Dövüş Kulübü) romanına dönüşür.
Fight Club nasıl yazıldı?
Roman aslına bakarsanız böyle ortaya çıkmış hayli ilginç değil mi? Zaten hep savunduğum bir şey vardır. Her öykünün ya da romanın içinde gerçek ile harmanlanmış kurgular vardır. Okuyucu ise nelerin gerçek nelerin hayal ürünü olduğunu asla bilemez. Tabi yazar söylemediği sürece.

Bir diğer kitaptan söz etmek gerekirse bu da bir çok okuyucunun bildiği kitaplar arasında olan Otomatik Portakal'dır.  Filmin bi boka yaramadığı ya da eserin aslında biraz abartıldığı söylenir ama ben çok etkilenmiştim bu kitaptan. Yerimde durur muyum hemen yine yazarı araştırmaya koyuldum.

1959 yılında Burgess'a ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı kondu ve bir yıldan az ömür biçildi. İlk karısı Lynne'in geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess 12 ay içinde beş buçuk roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşıldı. Ne var ki artık tanınan bir yazar olmuştu. 50'den fazla roman ve kitap yazdı.
Otomatik portakal Yazarı

Ohaaa lan. Düşünsenize size ölüm teşhisi koyuyorlar. O hisle kim bilir neler yapar neleri göze alırdık. Otomatik Portakal da sanırım bunun en güzel örneklerinden biri. Yine de kendim öyle bir duygu içinde neler yapardım kestiremiyorum bile.

Bir de yazar değil de bir müzik adamından söz etmek istiyorum. Biliyorsunuz Mozart'ı çok severim ben. Belki de Amadeus Mozart filminden etkilenerek eğlenceli bir kişilik olduğuna inanasım gelir. O attığı kahkahalar yüzündendir belki de. Ama özel hayatı ve kişiliğine dair pek bir bilgim yok. Fakat bir bilgi oldukça dikkatimi çekmişti. Onu da hemen paylaşayım.

35 yaşında verem hastalığından ölen Mozart için, yağmurlu bir günde kilisede 6 kişilik bir cenaze töreni düzenlenir. Tören sonrası, yağmur sebebiyle cenazeye mezarlığa kadar eşlik edilmez ve Mozart'ın cenazesi en yakın dilenci mezarlığına defnedilir. Daha sonra aransa da, ünlü besteci Mozart'ın mezarı bulunamaz.


Dünya'nın en ünlü müzisyenleri listesinde ilk 10. sırada olan Mozart'ın bu şekilde ölmesi gerçekten de hayret verici bir durumdur. Halbuki günümüzde de Viyana da Mozart anıtı bulunmaktadır. Sanırım insanlara verilen değer onlar öldükten sonra hep daha fazla olacak. Kader utansın be Mozart ne diyeyim başka.

mozart

Diğer bir ünlü yazarımız ise Platon. Yalnız iki ayrı isimden daha bahsetmek istiyorum. Onlar da Sokrates ve Aristoteles. Bu üç isim aslında birbirine çok bağlıdır. Çünkü Platon Sokrates'in, Aristoteles de Platon'un öğrencisidir. Açıkçası ben bunu bilmiyordum. Öğrenince de hayli şaşırdım. Ama bir şey itiraf edeyim sizlere. Sokrates ile tanışmadan önce, Platon ile tanıştım ben. Platon'un düşünce tarzı olayları yorumlaması ve hayata bakış açısı beni hep etkilemiştir. Sonrasında Sokrates in sözlerine denk geldim ve dikkatle bakıldığında aralarında bir bağ olabileceğini düşündüm.

Bir sözünde ''Düşünmek, ruhun kendi kendine konuşmasıdır.'' diyor Platon. Daha güzel nasıl anlatılabilirdi bilmiyorum. Bu yüzden de belki de en çok tanışmak istediğim ünlü düşünürlerden biridir.

Sokrates'in ise şöyle bir sözünü ekleyeyim ''Öğrenmek, eskiden bilinmiş bir şeyi yeniden hatırlamaktan başka bir şey değildir.'' önceki yazılarımdan birinde aslında tam da bundan bahsetmiştim. Çünkü sindirilmeyi bekleyen milyonlarca bilgi var.

filozoflar ve felsefe

Kısacası Platon ve Sokrates'te yani  onların düşüncelerinde kendi düşüncelerimi buluyorum çoğu zaman. Kelimelerin yeri değişmiş oluyor sadece. Asırlar öncesinde yaşamış düşünürler ile aynı düşünceleri hissetmek bana gerçekten de kendimi mutlu hissettiriyor..Vay bee beni de anlayan benim gibi düşünen insanlar da yaşamış diyebiliyorum.  Onları da bu yüzden çok seviyorum.

Ama biliyor musunuz? Düşünmek bence ağır bir eylemdir. Öyle ki bazen düşünmemeyi istersiniz, yani beyninizin düşünme eylemini kendi kendine devam ettirmesinden söz ediyorum. Otomatik pilota alınmış bir uçak gibi sadece düşüncelerinizin sizi götürdüğü yere gidersiniz. Siz gitmek istediğiniz yere değil. 

Bugün ki filmim olarak kendime sevgili profesörün önermiş olduğu Kurt Totemi filmini seçtim. Aslında daha önceleri başka bir arkadaşım da önerdiği için Profesöre güvenerek bu filmi izledim. İyi ki de izlemişim dediğim filmlerden oldu.

Tabi yorumlarda film önerilerinde bulunan arkadaşların listelerini de yabana atmıyorum. Onların aralarında da izlemediklerim var. Onları da artık haftanın belirli günlerine bölerek izleyeceğim.

Kurt Totem filmi aslında tam olarak aradığım türden filmlerdendi diyebilirim. Bu tür filmleri seviyorum çünkü. Daha önceleri de savaş atı ve kutup macerası gibi filmleri de severek izlemiştim.  Ama bu film bir tık daha iyiydi o filmlere göre.

Bazı sahnelerdeki çekimleri oldukça iyiydi. Doğrusunu söylemek gerekirse bu tür gerçekçi sahneleri öyle her filmde göremezsiniz. Mekan ve oyunculuklar da oldukça sade ve güzeldi.

Kurtlar tabi ki de başroldelerdi. Film moğollar ve kurtlarla ilişkilerini konu alıyor. Biraz da doğanın dengesinden söz ediyor bizlere. Avlanma sahneleri ve kurtların organize bir şekilde hareket etmeleri doğrusu çok etkiledi beni. Hele bir sahne vardı ki çok etkilendim. Spoiler vermemek için detaylara girmiyorum. :) Ama izlemeyenler için de bir kaç kare paylaşmadan edemedim. :)


Yönetmen sanırım bu filmi çekmeden kurtları ve doğalarını gerçekten iyi bir şekilde incelemiş. Biraz belgesel tadında biraz da film tadında olmuş ama gerçekten izlediğime hiç pişman olmadım. Doğayı, canlıları, insanın yaşama mücadelesini bir çok şeyi konu almış aslında. 

Profesöre tekrardan teşekkür ediyor ve haftaya başka bir film yorumunda görüşmek üzere diyorum. 

Unutmadan avlanma sahnelerinde kullanılan müzikler de oldukça iyiydi. Önerir misin diye sorarsanız da puanlarım aşağıdadır. :)

Filme puanım : 
Senaryo : 6,8/10
Oyunculuk : 7,2/10
Çekimler : 7,9/10

Merak etmeyin diğer filmleri de mutlaka izleyeceğim.  :)

21 May 2016

Ayda bir kez film izleme fırsatı buluyorum desem inanır mısınız? Hani bir de şöyle bir durum oluyor. Film izleme teşebbüsü diye bişey duydunuz mu? Elbette duymadınız. Ama aslında öyle bişey var.

Film izleme teşebbüsü şudur :

Film izleyeceksin ya gidersin marketten cips kola ıvır zıvır alırsın, diğer bir alternatif olarak çay çekirdek bu da iyidir cidden. İşte ne bileyim götünün altına minder alırsın falan. Tüm bunlar film izleme teşebbüsüdür. Ben de nerdeyse her hafta sonu bu teşebbüste bulunuyorum.

Çekirdek alırım afacanlar bitirir çekirdeği. Çekirdek olmadığı için o akşam film izlenmez. Mısır patlatayım bari dersin bi bakarsın evde mısır yok. Allah ta beni üşengeç mi yaratmış nedir bilmem. O markete giderken taksi tutasım gelir. Taksi olmadığı için de ne gidicem yavv.

Olay en sonunda yarın ya da haftaya izleyeyime gelir.

Bir sonraki hafta yine aynı şeylerle karşılaşırım farklı olacak ne vardır hani. Herşey hazır cips kola bilmem ne. En büyük sorun bu kez de izleyecek film bulamamaktır.

Ya şu nasıl, bu nasıl, yok bu bilim kurgu, yok bu romantik komedi ıyyyy. derken abicim yeminle 2 saat izleyecek film aramakla geçip gitmiştir. Bir bakmışım ki saat olmuş 01:00 hadi buyur. Noluyo yarın izlerim.

Ya diyosun bu sefer tam tekmil hazırlanayım izleyecek film için arkadaşından tavsiyeler falan istersin. O arkadaşta şöyle bir arkadaştır.

 - Abi esaretin bedeli diye bi film var süperdi yaaa onu izle..

Olum geçççç biz yaladık yuttuk repliklerini ezberledik onların. Başka öner bana.

- Şey var abi.. Hasan Karacadağ Cin çarpması 2..

Ulan bi siktir git. Senin önereceğin filme sokayım dersin en sonunda.

Bi de şu tip arkadaşlar da var. Çok film kolik ya güveniyorsun hani diyorsun ki tamam bu çocuk bana on numara film önerir.

Söylüyo abi filmini bu arkadaş. Söylemesine söylüyo da. Bi de seni eziyo.
-Anaaa sen o filmi izlemedin mi daha..? Nasıl izlemezsin..?  Bu film izlenmez mi?

Ezer yani seni film kültürüyle.

Yahuu canım kardeşim şimdi ben de sana sayarsam izlediğim filmleri götüne baka baka gidersin geri. Ne bileyim alla alla denk gelmemiş izlememişimdir.

Filmi buldun arkadaşın önerdi. Puanına yorumlarına baktın hepsi iyi. Google ye girip yazıyorsun. Tıklaizle, zıplaize, başkasınagitmebizdenizle diye bir yıgın adres. Tıklıyorsun reklam reklam reklam. Bekliyorsun film bozuk. Bu nedir arkadaş yaaa. Kafayı yiyorsun oturduğun yerde.

Vel hasıl kelam film izlemek cidden işkence gibi bir aktivite. Yani o duruma geliyor cidden. Getiriyorlar.

Ayda bir film izleyen biri olaraktan sizlerden öneriler bekliyorum.

Romantik komedi ya da korku filmi olmasın. Onun dışında ne varsa kabulümdür.

Siz yazın ben de kendime güzel bir liste çıkarayım. :)

Film izleme teşebbüsü

Kulak arkasındaki sivilceyi patlattım bee üff üff üfff acıyo. Bu iğrenç oldu biliyorum da acıyo işte ve yazasım geldi. Acımı paylaşıyorum azalsın diye :D

20 May 2016

Az önce İskenderun otogarından yola çıktım. Bloguma ilk defa bir otobüs içinden bir şeyler yazıyorum. Her seferinde muavinden hiç bir şey istemeyen tek yolcu ben olmuşumdur. Su dışında hiçbişey. Geçen hafta bugün de aynı otobüsteydim ve aynı muavin vardı. Otogara gelmek için de aradığım duraktan aynı taksici gelmişti. Belki inanmayacaksınız ama geçen hafta anlattığı sıkıcı hikayelerine kaldığı yerden bu hafta da devam etti.

Biliyor musunuz bir kaç haftadır kafamın içinde şiddetli ağrılar var. Bir kaç saniyeliğine gelen inceden ağrılar. Yollara bakarken acaba bir tümör mü diye düşünüyordum. Şu an da böyle bir şeyden haberim yok ve mutluyum. Eğer gerçekten olsaydı ve ben bunu öğrenmiş olsaydım. Acaba hayatımda neler değişirdi?

Sanırım ilk olarak ölümle yüzleşmek için ne kadar hazır olup olmadığımı düşünürdüm. Aslında yaşam hep tuhaf gelmiştir bana. Alacak ne kadar nefesiniz kaldığını bilmeden yaşamak. En güzeli de böyle yaşamak olurdu sanırım.

Ya da kendime ee bundan sonra ne yapmak istiyorsun? Gerçekten seni ne mutlu ediyor? diye sorardım.

Sanırım yeterince alkol ve sigara alıp kafam güzel bir şekilde yazılarımı yazardım. Temel ihtiyaçlarım ve tuvalet dışında odamdan hiç ayrılmazdım. Her şeyi yazardım. Belki de yarım bıraktığım yazılarımı tamamlardım. Kim bilir belki de kafama bir kurşun sıkar kendi beynimi dağıtırdım.

İnsanlar hep umut ve huzur verici şeyler görmek istiyor etrafında. Buna okudukları yazılar da dahil. Bu yüzden bu denli karamsar bir yazıyla sizi huzursuz ettiğimi düşünebilirsiniz.

Ama yanılıyorsunuz ve bana teşekkür etmelisiniz. Çünkü tam da şu anda gerçekten sağlıklı olduğunuzun ve her an ölebileceğinizin farkına biraz daha fazlaca vardınız.
Alıp verdiğiniz nefes bile biraz daha tatlı geldi şu anda.

O halde yaşayın. Çılgınca deli dolu yaşayın. Sevişin. Sarhoş olun. Seyahat edin.

Gerisini boş verin.

metroda yolculuk yapmak

Babam bir toprak insanıydı. Toprağı çok sever, yetiştirdiği her ekini daha baş gösterdikleri zaman evladı gibi okşardı. Onlarla konuşurdu su verirken. Kuşluk vakti de yani güneş doğmadan kalkar keçi ve koyunlarımızı otlatmak için dağa bayıra çıkarırdı. Sabah beni uyandırması için ne zaman ısrar etsem, uyandırmaya kıyamadığını söyler ve geçiştirirdi. Kendim de hiç uyanamazdım.

Sevdiğim bir de keçim vardı kar gibi beyaz iri ve de uysal. Belki de içlerinde en uysal o olduğundan en çok onu seviyordum. Çoğu zaman evde elimle besler bakardım. Hamile olduğundan özel bakım da gerekliydi. Ne bileyim çocuk olduğum içindir belki de keçim ile aramızda gizliden bir bağ vardı.

Bir gün babam yine koyunları otlatmaktan döndüğü bir vakit koşa koşa yanına gittim.

- Babaaa, babaaa beni niye götürmedin diye ağladım.

Tabi küçüğüm o zamanlar 6-7 yaşlarında bir çocuğum. Babam da kendin ne zaman kalkabilirsen o zaman gelirsin demişti.

Babama kızmıştım ama aynı zamanda kendime de kızmıştım. Çünkü hem gitmek istiyor hem de o saatlerde uyku sersemliği yüzünden uyanamıyordum. Ertesi gün gidebileyim diye kendi kendime söz verdim. Yine de ağabeyim Ahmet'e de sıkı sıkı tembih ettim.

- Ağabey nolur sabah uyanamazsam beni de uyandır babam beni de götürsün.

O da gülerek olur dedi.

Yatağa yattığımda gülüyordum yarın gidicem yarın gidicem deyip durdum kendi kendime. Sabah olduğunda ise, Nazlı erkenden uyandırdı beni. Bu arada nazlı bizim horozumuzdur. Pek çiftleşmediğinden eş beğenmiyor diye babam ona nazlı adını takmıştı.

Heyecanla yataktan fırlayarak üzerimi giyinmeye başladım. Kasketimi taktım ceketimi ve pantolonumu giydim. Pantolonum da hep kısa olurdu bana ağabeyimin eskilerini giydiğimden yeni pek bişeyim olmazdı.

Yine gidemedim. :(

Babam bugün siz burada kalın. Ağabeyin le birlikte evin ön yüzünü badana edin her yeri böcek sardı dedi.

İlk başta üzülmüştüm ama badana yapacağız diye de sevinmiştim. Sonra tekrar uyumaya gidip yarım kalan uykumun tadını çıkarmaya başladım. Aslında sadece keçimle oynayayım diye gitmek istiyordum. Bir de tabi sabahın ilk ışığında dağlarda koşup oynayabileyim diye.

Ağabeyimle evin badanasını yaptık. İlk başta ince oldu ama sonrasında koyu bir ikinci kat sürdük. Üstüm başım batmıştı. Ama badana yapmak çok hoşuma gitmişti.

Akşam yine babamı bekliyordum. Babam geldi ama keçim yoktu. Aradım aradım bulamadım. Babama gittim hemence.

- Baba babaaa benim keçim yok kaybolmuş orda mı unuttun diye sordum.

Babam da;

- Keçini sattık oğlum yaşlı bir amca tek başına yaşıyormuş ona arkadaşlık etsin diye sattım. Uysal diye de çok sevdi.

Ağlamaya başladım tabi. Banane bananeee ben keçimi istiyorum. Git al getir geri keçimi. Hamileydi yavrusu olacaktı.. diye diye ağlayıp durdum.

Bir gün, iki gün, üç gün ne benim gözümde yaş dindi ne de babamın vicdanı yumuşadı. Alıp getirmedi keçimi.

Akşam sofralarında yemek yemiyordum. Babama küsmüştüm çünkü. Suratım beş karış gezinip duruyordum.

Bir kaç ay sonra küçük bir oğlak getirdi babam. Tıpkı da benim hamile olan keçimin yavrusu olabilecek bir keçiydi. Hemece kucağıma almaya çalıştım ama gücüm yetmedi kaldıramadım. Ben de bu yüzden boynuna sarıldım. Yüzünü öptüm kokladım.

Sonra tabi babam oğlum bu senin keçinin yavrusu dedi. Yaşlı adam sana vermek istedi ben de alıp getirdim dedi.

Ben çok sevindim ama aynı zamanda da üzüldüm.

- Baba nolur keçimi de geri alalım nolur diye sızlandım durdum. Babam illa yok yok yok dedi.

İyice sinirlenmiş kızmıştım babama. Keçimin yavrusunu çok sevmiştim ama yine de yavrusunu özler diye geri göndermek istedim. Aslında içimden gelmiyordu göndermek  ama yine de dayanamadım. Babam ne yavruyu gönderdi ne de keçimi alıp getirdi. Bu yüzden de çoğu zaman nefret ettim babamdan. İyi biriydi ama böyle bişey yapması beni derinden etkilemişti.

Bu anlattıklarım yaklaşık on sene önce olan bir olaydı ama bugün lafı açılınca babamdan her şeyin aslını öğrendim.

Şimdi kocaman bir delikanlı oldum. Babamla her şeyi uzun uzun konuştum. Keçim meğerse bir kayadan düşüp ağır şekilde yaralanmış. Ölmek üzereymiş. Babam da yavruyu kaybetmemek için karnını yarıp almış. Ortada ne keçim de bir yaşlı adam varmış meğer.

Daha sonra çıkardığı yavruyu da sırf ben üzülmeyeyim diye keçimin öldüğünü bilmeyeyim diye bir arkadaşına vermiş bakması için.

Bana da bu yüzden yalan söylemiş. Keçimin öldüğüne gerçekten üzüldüm.

Ama artık babamı daha çok seviyorum.

Bir öykü de burada biter arkadaşlar..

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

öyküler

19 May 2016

Geçenlerde Wroclaw da geziyoruz beş on arkadaş. Harbi ilk gördüğümde çok hoşuma gitmişti. Böyle renkli renkli kartondan ev gibi yapıları var. Günlük gezi olduğu için fazla durmadık tabi. Bir de topluluk gezileri olur ya hani. Hep uyuz olduğum gezilerdir. Mecburiyetten işte. Herkes bir yere gitmek istiyor, ama aynı zamanda kimse hiç bir yeri doğru dürüst bilmediğinden saçma salak bi yere gidilmekte karar alınıyor ve herkes istemediği yere gidiyor.

Geçen yine Wroclaw da geziyorumBu yandaki resim de Wroclaw'ın meşhur caddesinde bulunan saatli yapı. Adını da sormadım ne aptalım bee. :) Ama şöyle diyeyim buraya giden herkesin önünde fotoğraf çektirdiği bi yer işte. Wroclaw da bir gece kalacaktık amma velakin vakit nakittir deyip tirene atlayıp, Varşova ya doğru yola koyulduk. Kalacak yeri falan ayarlamıştık.

Para bok ya bizde gezip duruyoruz :)) Tabi benim dedemin dedesinin bilmem kaç dönüm arazileri varmış. O kadar zenginlermiş ki, kendi toprağını satın alacakmış neredeyse. Yani çok eskilerden almış. Sonra burayı da alalım diye tekrardan almak istemiş. Sonra bakmış ulan zaten bizimmiş demiş.

Zoruna gitmesin sayın okuyucu biz biraz zenginiz.
Tamam tamam triplere girme hemen fakiriz biz. Yukarıda anlattıklarımı da rüyamda bile görmedim. O kadar fakiriz yani. :)

Neyse biz Varşovaya gittik. Başkent tabi. Hoş Krakow dururken niye Varşova yı başkent yapmışlar onu da hiç anlamadım. Gece klupleri sazlar mazlar her şey on numara. Saz yoktu doğru. Piyanist filmi de orada çekilmişti hatta yanlış hatırlamıyorsam öyle eski yapıları falan da görmüştüm.

Ya ben ne anlatacaktım neler anlattım. Cidden bokunu çıkarmak bu olsa gerek sayın okuyucu. Biz böyle o salak grupla bara gittik. İçlerinde en akıllı benim düşün.
Bunu böyle açık açık yazdığım için hiçbirinin blog yazdığımdan haberi yok yani. Zaten bunu anlamışsındır.

Neyse bara gittik içtik sıçtık vs. Kafalar hafif çakır. Dışarda böyle üç beş boys. Bizle konuşmaya çalışıyo. Nerelisiniz işte kimsiniz sohbet etmek istiyorlar yani. Yanımızda da lehçe bilen bir arkadaş var tercüme ediyo bize :)

Çocukların da kafaları hafiften güzel. Ya dedi bize Türkçe küfür öğretsene. İşte sokayım sikeyim siktir git ne demek falan gibi şeyler soruyorlar.
Ben de hep merak ederim. Bir yabancı dil öğrenecek olsam ilk küfürleri öğrenirdim heralde. Ama bu çocukların hali tavrını pek beğenmedim.

Bir an durup düşündüm. Ulan ben şimdi bunlara Türkçe küfür öğretsem bunlar gidipte bi ingilize söylemez bunu. Söylese söylese yine Türkçe anlayan birine söyler.

Gelin dedim şöyle yamacıma yamacıma. Başımdaki o melek halkasını çıkarıp kırmızı kulaklı şeytan şapkamı taktım.

Fuck you - beni sik
fuck of - koy bana

Falan diye tam terslerini öğrettim bende. Bunlar baktım kendi aralarında küfür öğrenmenin sevinciyle beni sik, beni sik diye bağırışıyorlar. Ama bizi bir gülme tuttu, bir gülme tuttu anlatamam.

Hani bi de durumu çakmasınlar diye de içten içe kıs kıs gülüyoruz.

Ulan siz kimle dans ediyorsunuz çakallar. :))

Bu da böyle bir anı oldu işte bize.

Siz siz olun böyle durumlarda uyanık olun. Küfür müfür öğretmeyin. Öğrenin ama öğretmeyin :)

18 May 2016

Bugün sevdiğim bir blogun ikinci bir blogunu keşfettim. Belki de yanılıyorumdur ne bileyim işte. Ha bir de şu var neye dayanarak böyle bir çıkarımda bulundun diye sorarsanız onu da izah edeyim.

Bu iki ayrı blog sahibinin de mesleği aynı.
Ne var yani dünyada aynı işi yapan milyon tane insan var diyeceksiniz. Biliyorum susun da dinleyin işte anlatıyorum daha.

Bu meslek öyle çoook yaygın bir meslek değil. Bu yüzden bu birinci ihtimal olabilir.

İkincisi ise cinsiyet. Hadi bunu da normal karşıladık.

Fakat bu iki ayrı blog sahibinin yazım tarzı da hayata bakış açısı da neredeyse aynı. İnsan düşünmeden edemiyor tabi ulan bunlar aynı kişi mi yoksa farklı kişiler mi diye.

Asıl merak ettiğim konu neydi biliyor musunuz? Bir insan neden iki ayrı blog yazar?
Sahiden de epeyce boş vakti olmalı değil mi? Bu işin görünen yüzü tabi. Ama benim farkına vardığım husus ise başka bişey oldu.

Örneğin bir moda bulağunuz var. Moda bloglarını da hiç sevmem de neyse örnek vermiş olduk bi kere silip tekrar yazamam şimdi.

Bu kişi sürekli moda ıvır zıvırından bahsettiği için, kendi asıl yazmak istediği konuları haliyle yazamayacak. Çünkü artık blog ona değil o bloga hizmet ediyordur.

Bu durumda ne oluyor? Yazmayı istiyor ama aynı zamanda blogun alt yapısı buna izin vermediği için yazamıyor. Blog hocamın ya geçenlerde efkarlandım arkadaşlarla şuralara gittik yedik içtik diye bir post yayınladığını düşünsenize :D

Bu işte anlatmak istediğim. Çünkü log hocam bloglara yardımcı olmak için kurulmuş aynı yazıları tekrar eden bir sayfa.

Neyse asıl meseleye dönelim. Bir kişi neden iki blog yazar?

Kişi sanırım kendi özeli için ayrı bir blog açmayı daha uygun görmüştür. Çünkü diğer blog artık kendisinin değil gibidir. Bence böyle sizce nasıl bilmem.

Bu yazı da burda bitsin be. Şu çorapları çıkarıp ayağımı yıkayacam artık.


blog yazmak

Her gün blog dünyasına yüzlerce kişi katılıyordur bundan eminim. Yine aynı şekilde her gün bir çok blog yalan olup gidiyordur. Blog açıp kapatmanın çeşitli nedenleri var tabi. Biraz da yazarın içinde bulundugu psikolojiye bağlı. Herkes kendi alanında bir şeyler yazıyor. Yazacak kelimesi kalmayan da kapatıp gidiyor işte. Ben de madem bir blog açtım insanlar haberdar olsun istedim. Ama tabi bunu tek başıma yapamam. Öyle blog keşif etkinliği bilmem nesini de sevmem. Ne o öyle bee. Sanki toplanıp hep beraber luna parka gidecez.

Bu durumda yapacak tek bişey kalıyor.
O da bloglara gidip meraba ben geldim blogunu takibe aldım bana da beklerim diye uyuz bir yorum bırakmak.

Yok bu da olmaz, olur da bana uymaz. Hakaret sayarım ben bu tür yorumları. Düşünsenize adam yazmış belki derdini anlatmış belki bir öykü yazmış. Gelip altına o yazıyı hiç okumadan saçma sapan bir yorum yapacaksınız.
Öküzzz öküzzz derim ancak ben öylelerine. Bana da böylece bu tür yorumlar gelmez diye umuyorum. :)

Neyse lafı buralara getirmek istemedim aslında. Nasıl geldi onu da bilmiyorum zaten. Yazıyorum işte bee aklımdan geçeni idare et sende.

Blog açmaktan söz ediyordum. Madem bi blog açtık o zaman da duyurmak lazım. Bilirim blog dünyasında çok altın kalpli, iyi yürekli insanlar vardır. Hep yardım etmeyi birilerine destek olmayı prensip edinmişlerdir adeta.

Kötülere lafım yok onlar zaten bizden.

Ben bu iyi yürekli yardımsever bloggerlerden blogumu duyurması için yardım istiyorum. Anlattım işte, bir yazılarının altına gidip ''blogunuzu takibe aldım bana da beklerim'' yorumlarından iğrenir herkes. Ben de bunu yapmak yerine niyetimi açık açık söyleyip, dolaylı yoldan sizden yardım istiyorum.

Bir konuda anlaşalım ama, ben kimseye blogumu takip edin demiyorum. Sadece kendi çevrelerinizde bloglarınızda, gplus twitter fb gibi sosyal hesaplarınızda ''ya arkadaşlar bakın böyle bir blog var. İster okuyun ister okumayın haberiniz olsun.'' şeklinde paylaşın yeter.

Desteğiniz de bu şekilde olsun. Yani beni takip etmeyin, sadece sosyal hesaplarınızla duyurun.

Hadi bakalım görelim blog dünyasının iyi yürekli yardımsever insanlarını.

Gıcık alan vardır, sevmeyen vardır belki seven ya da çok seven de vardır Çıplak Yazar'ı. Sevmeyen beri dursun köstek olmasın, hoş köstek olacak kişinin de biraz büyükçe götü olması lazım. Seven de destek olsun.

Başka da lafım yok.

Köstek olma destek ol!

Prenses ebly kimdir

Geçenlerde bir prensesle oturuyorum. Ama harbi prenses öyle masalsı falan değil.. 2. İngiltere kralı Miro'nun küçük kızı. Vikipedia da araştırın bulursunuz. Neyse ben bu prensese önceleri platonik aşk besliyordum odamda posterleri falan vardı. Sonra dedim ulan bu böyle olmayacak. Hani masallarda prensese aşık olan oduncu olur ya ben de öyleyim hakikaten. Bu prenses bize bakar mı bakmaz mı? Kapıdaki adamlarına mı dövdürür, yoksa sadece şövalyelerle mi arkadaşlık eder kafamda bir sürü şey. Yani illa bir şövalye olmam gerekiyorsa, 4 yıllık açıktan okuyup olurum dedim.

O zamanlar Babası bu prensesi master yapsın diye uzak bi ülkeye göndermiş. Tesadüf bu ya ben bu prensesi Osmanlı Simit sarayı diye bir yerde gördüm. Ottoman ismini görünce kültürümüzü merak edip simit yemek için girmiş meğer prenses buraya.

Sonra baktım geldi yanıma oturdu. Aman Allah ım dedim. Tanınmamak için sıradan giyinmişti. Üzerinde bordo bir kaban vardı. Merhaba ben Prenses yanınıza oturabilir miyim diye sordu. Tabi kendi diliyle söylüyor bunu. Ama ben anlıyorum. Sonra bana bişey oldu. Normalde kalp atışı hızlanır ya insanın heyecandan, benimki yavaşladı yavaşladı böyle ölüyorum falan sandım.
Bi gülüyo benim surat utangaçlıktan kıpkırmızı. Ulan erkek dediğin biraz maço olur kızın karşısında takır takır konuşur. Yok abi o işler cidden öyle olmuyor.

Karşında prenses oturuyor düşün. Kekeliyosun mal gibi sağa sola bakıyorsun kız bişey söylüyor iki üç kez tekrar ettiriyorsun. Cümle kuramıyorsun cümle. Saçmalıyorsun.

Neyse poaça simit falan söyledik bir de yanında demli çay ohh. Ya dedim prenses kusura bakma ben konuşurken diğer taraflara baksan olur mu diye sordum. Niye diye sordu tabi o da.
Ya saçmalıyorum işte anla dedim.

Derken bir haberci geldi. Kralın büyük kızı, Ciceo dan bir zarf getirdi bıraktı masaya. Bir yandan ödüm kopuyor bir yandan da şu haberciyi öldürsem kaç sene yerim diye düşünüyordum. Şarzı da bitmiyordu habercinin. Meğer abartılacak bir durum yokmuş. Ciceo sadece kardeşi Ebley i merak etmiş. Prensesin adı da Ebley bu arada.

İlk başlarda sadece simit yemek için gelmiş aslında ama şu sakin çocuğun yani benim yanıma oturayım diye geçirmiş aklımdan. Üstelik beni de tipsiz bulmuş. Kafka olsa kahrından ölürdü heralde.

Gel zaman git zaman prensesin oturduğu yeri öğrendim. Beni ülkesinde ağırlamak istediğini söyleyince sevinçten havalara uçtum resmen. İlk fırsatta da atıma atlayarak yola koyuldum. At yarı yolda yorulunca otobüse binmenin daha mantıklı olacağını düşündüğümden, otobüse bindim daha sonra.

Prenses burası benim ülkem etrafta öylece gezemem diyerek başına bir kapşon örterek gizlice geldi yanıma. Üstelik  etrafta bir sürü muhafız ve asker de cabası. Fakat prensesin sevimli yardımcıları ona destek olmuşlardı.

Hesaba katmadığım bir husus daha vardı ki, o da prensesin kötü kalpli ağabeyi Erdego ydi. İyi bir avcı oluşu bütün ülkede bilinirdi. Ayın belirli zamanlarında av partisi düzenleyerek sarayda davetler verirdi.
Kral, oğlu Erdego nun hırçın ve asi oluşundan pek haz etmese de avladığı her türlü canlıyı afiyetle mideye indirirdi. Onun için hava hoştu. Diğer kardeş ise Erdego ya nispeten daha sakin ve de uysaldı.

Bizim prenses dışında ailedeki herkes tam bir et düşkünüydü. Çünkü öyle yumuşak kalpli ve inceydi ki canlıları öldürüp yemek ona canice geliyordu. Yok yok bizim prenses vejeteryandı. :) Prensesin annesi ise avlanan yemekleri en güzel şekilde harmanlayıp pişirirdi. Elbette sarayın ustaları vardı fakat kral sadece eşinin yaptığı yemekleri yerdi. Ara sıra kan renginde acımsı bir şey yapardı kraliçe de. Ülkede o kadar yaygındı ki bu, adına bu yüzden kraliçe şerbeti denirdi.

Kral prensese olan aşkımdan elbette habersizdi. Bir oduncu olduğum için duyar duymaz başımı vurdururdu bundan emindim. Fakat prenses Ebley'in bir sözü beni oldukça rahatlatmıştı.

-Kralımız katı görünür fakat oldukça yumuşak kalplidir. Bir oduncu olmanız onun için önemli değil diyerek cevap verdi.

Bu sözleri duyunca sevinçten havalara uçtum tabi.

Bir an önce Kraliçe ile tanışmak için gün saymaya başladım. Sevgili Prensesim Ebley, kardeşi Ciceo ve kraliçe ile sarayda gizliden buluştum. Kraliçe oldukça sert bakışlıydı. Görür görmez saygıda kusur etmemek için önünde eğildim ve parmağındaki büyük yüzüğü öptüm. Daha sonra bi sigara uzattım ve konuşmaya başladık. Kraliçe sert bakışlıydı ama konuştukça korkularımdan da kurtarmıştı beni.

Sayın Kraliçem bendeniz garip bir oduncuyum. Kızınıza gönül verdim ve evlenmek istiyorum dedim. Diyorum ama nasıl, titreye titreye. Kraliçe bu durumu olağan karşıladı. Çünkü kral ile severek evlenmişti.

Aradan yıllar yıllar geçti sonra. Prensese olan aşkım gün geçtikçe alevlendi durdu. Sahra çölünde bir deve kiraladım 15 günlük. Allahtan kredi kartı ile çektirmiştim. Sürekli prensesi görmek için bocalıyordum. Yol uzun olduğu için geceyi de yılanlar ve her türlü akreplerin olduğu çöllerde geçiriyordum. Prenses en azından halimden anlıyordu. Bense öylesine aşıktım ki gözüm ondan başkasını görmüyordu.

13 May 2016

Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum

Bitti diye mesaj attı kız adama.
Adam bir yandan işleriyle meşgul olurken bir yandan da kafasındaki sorularla boğuşuyordu. Bir sigara yaktı sonra, çünkü sigarayı en az sigaranın kendisini sevdiği kadar çok seviyordu. Bir müzik duydu daha sonra adam. Savaştan çıkan bir mültecinin isyan ve yakarışını anlatan bir müzik gibiydi bu.


Derken bir telefon geldi. Birileri bir şeyler soruyordu adama. Adam cevap vermekle meşgul iken diğer telefonda çalmaya başladı bir başkası yine adama sorular soruyordu. Adam bir telefonu kapatarak sonra başka bir telefon numarasını aradı adam da bir şeyler istiyordu. Müzik çalmaya devam ediyordu..

Sigarayı kül tabağında unutmuştu adam. Bir ara gözü kapıda duran yaşlı adama takıldı. Yaşlı adam dışarıyı seyrediyordu. Hayli sakin, durgun ve düşünceli hali adamı etkilemişti. Huzurun kendisine bakar gibiydi.

Whatsapp tan gelen bir mesaj sesi ile irkildi daha sonra. Bir kadın sorular soruyordu. Adam bir an durup kendi kendine neden herkes bana sorular soruyor diye geçirdi içinden.

Çünkü hiç bir şey cevaplayamayacak kadar bitkin bir durumdaydı adam. Oldukça yorgun ve de uykusuzdu. Aklı hep bitti diye mesaj atan kızdaydı.

Kızın oldukça üzgün olduğunu biliyordu adam. Kendisi de en az onun kadar üzgündü çünkü. Bir ara öylesine daldı ki cansız bir nesneden farksız görünüyordu adam.

Hiçbir şey duymuyor, görmüyor hatta nefes bile almıyor gibiydi. Öylesine hareketsizdi ki etrafında olup bitenlere en ufak tepki bile vermiyordu.

Bildiği bütün küfürleri sıralamak geldi bir an içinden. Oysa bunun kendisini teselli ya da tatmin etmeyeceğini biliyordu. Belki birinin gırtlağına sarılıp boğmak onu rahatlatabilirdi. Psikopat düşüncelere dalmıştı.

Gece olması için bekledi daha sonra. Tüm ışıklar sönsün diye bekledi.
Saat tam gece 12 yi vurdugunda derin bir nefes alarak yerinden kalktı. Sanki düğüne gidermişcesine hazırlandı. Saçlar yeni kesilmiş taranmış ayakkabılar boyalı en güzel parfümler sıkılmıştı.

Usulca ev ahalisini uyandırmadan sokağa çıktı. Şehrin en sakin ve kuytu yerlerine giderek kendine bela aramaya başlamıştı. Bir ara sokakta bira için gençlere takıldı gözü.

İçinden keşke biri laf atsa ya da beni gasp etmeye çalışsa diye geçirdi o anda. Ama kimse bişey dememişti.

Bir kaldırım taşına oturarak düşünmeye başladı. Bir sigara çıkarıp yaktı ve gelip geçen arabaları izlemeye başladı. Saat oldukça geç olmuştu.

Saat 3:30 gibi eve gitmeye karar verdi çünkü gidecek başka bir yeri olmadığını biliyordu. Bir taksici durdu yanında.
-Taksi lazım mı ağabeyy diye seslendi.

Adam yürümek istiyordu ama bir yandan da bitkin durumdaydı. Bu gecelik aradığını bulamamış kimseyi öldürememişti. Ama içinde bir öldürme arzusu olduğunu da biliyordu.
Bu iyi insanlar olmamalıydı. Kötüler olmalıydı diye geçiriyordu aklında.

Taksici adamın düşünceli halini görünce dayanamayıp sordu :
- Abii iyi misin?

Adam daha önce yüzlerce kez karşılaştığı için taksici muhabbetlerinden oldukça bıkmış bi adamdı. İyi değildi fakat konuşmamak için iyiyim diye geçiştirdi.

Eve vardığında saate baktı gözleri ve bedeni bitkin durumdaydı. Sabah ise erken kalkması gerekiyordu.
Uyursam uyanamam uyumazsam en azından günü bir şekilde idare ederim diye geçirmişti aklında.

Adam uyumadı. Uyanık kalabilmek için de kendisine şekersiz katran gibi bir kahve yaptı. Sonra bir tane daha ve sonra bir tane daha.

Adam oturduğu masa başında saat 5:40 sularında uyuya kaldı. Yaklaşık iki saat sonra da kalkması gerekiyordu. Saatin alarmını kurmayı unutmuştu.
Yine de sabah erken kalktı adam. Üzerine hiç bir şey almadığından üşümüştü gece boyu. Sabah bitkin argın bir şekilde yüzünü yıkamak için lavaboya gitti.

Öylesine uykusuzdu ki yüzünü yıkarken bile gözlerini açamıyordu. Derken birden bire bastığı terlik ayağından kaydı ve kafasını lavabonun kenarına çarptı. Ciddi bir sarsıntı ile kendine gelmiş ve aynı zamanda kendinden geçmişti. Çünkü kaşı patlamıştı adamın ve kanıyordu.

Hala kendinde değildi hızlıca mutfağa doğru koştu ve açılmamış peçete poşetini parçalayarak içinden tomarla peçete aldı. Peçeteler saniyeler içinde kanla dolmuştu.

Adam bu böyle olmayacak diyerek hastaneye gitmeye karar verdi. Hastane oldukça yakında evlerine. Yürüyerek beş dakika sürüyordu.
Sabahın erken saatinde alnında kanlı peçeteyle sokakta yürürken herkes tuhaf tuhaf adama bakıyordu.

Acil servise girdiğinde hastane personellerinin bir kısmının hala uykulu olduğunu gördü. Sonra gördüğü ilk doktorun yanına giderek konuşmaya başladı.

- Doktor bey doktor bey benim kaşım patladı sabah küçük bir kaza geçirdim.

Doktor hemen ilk sedyeye uzanmasını ve sakin olmasını istemişti adamdan. Oysa adam zaten sakindi.

Bir uyuşturucu iğnenin ardından patlayan kaşını dikmeye başladı doktor. Bir yandan da nasıl olduğunu sormuştu adama.

Adam cevap verdi.

- Sen hiç aşık olmadın mı doktor. 

Övünmek gibi olmasın ama dostlar son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum.

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

12 May 2016

Önceki yazılarımdan birinde küçükken hırsızlık ettiğimi yazmıştım. Ama bana bi tane yorum geldi o yazının ardından küçükken hırsızlık edenden ne beklenir diye. Aslında böyle küçük meselelere fazla takılmam umursamaz geçerim. Fakat bugün başka bişeyden bahsedeceğim sizlere. 

İbadette gizli kabahatte sözünü hepiniz duymuşsunuzdur. Aranızda acaba bu sözle ne demek istemişler diye düşünen geri zekalı adamlar varsa şu andan itibaren hatta bu satırda yazının devamını okumayı bıraksın. Ciddi diyorum buradan itibaren okumasın o salaklar.

Ben hırsız olduğumu açık açık yazdım niye? Ben geçmişimden kaçmıyorum çünkü yüzleşebiliyorum. Başkaları gibi yaptığım iyiliklerden söz etmek yerine kötülüklerimi de yazmayı götüm yiyor. Başkası varsa götü yiyen o da buyursun yazsın. Yemez abicim yemez.

Ama bakıyorum küçük bir köpeğe bir parça kemik atmış, ne bileyim kimsesiz çocuklara yardım etmiş, bakın işte ben sokak kedilerine iyi davranıyorum vs.. o kadar ballandıra ballandıra da anlatmış ki.
Bakın ben işte böyle bir insanım böyle iyi yürekliyim izlenimi verme çabasına girmişler resmen. Bir de fotoğraf çekip koymazlar mı en uyuz olduklarımdır onlar.

Yaa tamam iyi bişey yapmışsın; yaptığın şey de iyi bir amaca hizmet ediyor. Hepsine eyvallah. Reklam yapar gibi bunu yazmak paylaşmak nedir arkadaş. İyilik yap denize at, balık bilmezse halik bilir diye boşa mı demişler.

Yaptığınız iyiliklerle övünmeyin, kötülüklerinizi nasıl saklıyorsanız onları da öyle saklayın. Hatta iyilikler bence kötülüklerden daha çok saklanmalı.

Kötü yürekli iyi adam diye bir öykü yazmıştım çok önceleri. O öykü de işte yaptığı iyiliği hem saklayarak hem de iyilik yaptığı kişiyi incitmeden gizleyen bir adamın öyküsüydü. Vaktiniz varsa okuyun yoksa da boş verin.

Öyküyü okumadan geçebilirsiniz.

Bir zamanlar çok varlıklı zengin bir adam yaşarmış. Hayatında hiç yokluk görmemiş ve para sıkıntısı çekmemiş bir adam. Oldukça saygın ve soylu bir kişiymiş.
Yaşadığı yerde ise çoğu evin tenceresi zar zor kaynıyormuş. Halk adeta yoksulluk içindeymiş. Bu saygın ve zengin adam diğer ülkelerden aç insanların karnını doyurabilmek için erzak getirtmiş. Bedava bile verse serveti olduğu gibi duracak kadar zenginmiş.
İnsanlar adamın bu çabalarını görünce sevinmiş ve erzakları dağıtacağını düşünmüş. Onu yere göğe sığdıramamışlar.
Fakat adam sinsi bir gülümseme ile kimseye bedavadan bir şey verecek değilim ama uygun fiyatla sizlere satabilirim diyerek cevap vermiş.
Zengin adamın bazı kadim dostları, adamın bu tavrı üzerine tam bir aç gözlü ve para düşkünü olduğunu düşünürken, bazılar ise 10 rubleye alıp 2 rubleye sattığı için aptal olduğunu düşünüp alay etmişler..
Maksadını bir türlü anlamamışlar.
''Bu şekilde bir ticaret olamaz çünkü kar elde edemezsin. Hayır işlemek istiyorsan bedava da verebilirsin'' diye söylenmişler.
Adam inatla kimseye bedava mal veremem diyerek karşı çıkmış. Yine aynı tavırla 1 rubleye satarım yine de bedavaya vermem diye cevap vermiş. 
Herkes adamdan bir şeyler satın almak için birbiriyle yarışır olmuş. Halk halinden oldukça memnunmuş. Ama adamın yakın dostları hala bunu neden yaptığını anlamamışlar.
Olay her yerde yayılınca, kral da olaydan haberdar olmuş. Bunun üzerine adamla özel olarak görüşmek için sarayına çağırmış. 
Mütevazi bir kral olduğu için adamla açık açık konuşmuş.
- İnsanlar aç! ben bir kral olarak halkıma yeterince hizmet edemedim.
- Ama sen bedava fiyatına bu insanlara bir şeyler satıyorsun. Peki neden bedava değil? Ya da neden kar elde edebileceğin daha iyi bir fiyatla satmıyorsun? diye sormuş.
Adam :
- Sayın kralımız evet söylenenler doğrudur. Bedava bile versem bana hiç bir zararı dokunmayacak bu durumun. Ama o insanlara olacaktır.
Kral merak içinde ne? Nasıl bir zararı olacak? diye sormuş.
Adam :
- Beni bağışlayın sayın kralım ama bunu size söyleyemem. diyerek yanıt vermiş.
Kral derin bir nefes alarak ayağa kalkmış ve adeta bir kaplan gibi öfkeyle adamın yüzüne kükremiş.
- Bu ne cür'et? Sen ki benim bir temam sın. Karşımda nasıl böyle konuşmaya cesaret edersin?
Adam korku ve telaş içinde :
- Bağışlayın efendim. Size her şey anlatacağım.
Aç insanları görünce dayanamayarak başka ülkelerden erzak getirdim. Bunları bedava verebilirdim. Paraya elbette ihtiyacım yok. Fakat bedava verseydim bu insanlar bana minnet duyacaktı kendilerini zavallı gibi hissedeceklerdi. Halbuki çok az bir para karşılığında bana minnet duymadan satın almalarını istedim. diyerek cevap vermiş..
Kral elini sakalına götürerek, bir kaşı kalkık ve düşünceli bir tavırla adama bakmış. Pek belli etmese de imrenmiş o adama.
Adam defalarca erzak getirip çok ucuza satmaya devam etmiş. Bu olay ise sadece kral ve adam arasında sır olarak kalmış.
Yani demek istediğim iyilik yaptıysanız boş verin gitsin. Orda öyle kendi halinde unutulup kalsın. Sağa sola reklam etmenin bir alemi yok. 

Kendini iyi biri olarak görüyorsan bunu oku

11 May 2016

Geçenlerde bir dergiye denk geldim. Normalde öyle dergi mergi de okumam. Soba falan yakmaya yarar anca bizim evde. Bu yüzden bir arkadaşın verdiğini de az çok tahmin etmişinizdir. O da benim tersime çok okur çok gezer. Çok okuyan mı bilir çok gezen mi sözüne çok takıldığından hem gezip hem okuyo işte. :)

Benim de blog yazdığımı biliyor tabi. Yaa dedi bak Pulbiber diye bir dergi var sen seversin. Senin gibi amatör yazarlar falan oluyo dedi. Bana amatör demesi de nasıl zoruma gitti anlatamam. Ben yazarım da millet anlamıyo kafası karışık yazarları ben napimmm.

Çok pis felsefe yaparım yoksa beyin çipini falan yakarım adamın :)

Neyse merak ettim ya ver okuyayım falan dedim biraz. Dergi oldukça sade ve güzel yazılarla hazırlanmış. Benim okuduğum sayıda Ayşen Guruda ile bir röportaj vardı ilk sayfasında. Sonra diğer yazılar falan ben çok beğendim yani. Bu yüzden de abone oldum :)
Düşünün ben bile abone oldum. Hiç dergi okumayan ben.
Bir gün de leman kültüre gidip uykusuz okuyacam inşallah :)

Sonra aklıma takıldı yahuu niye pulbiber koymuşlar acaba diye. Okuyan sıçamasın mı, ağzını mı yaksın diye bir çağrışım mı acaba bu diye merak ettim işte. Yayın yönetmeni biraz feminist gibi geldi ama neyse :)

Burası alıntı ama bilgilendiriyorum işte ne yapacaktım hepsini baştan mı yazacaktım size.

“Mevcut yapıda çok konuşulmayan ya da görmezden gelinen şeylere dikkat çekmek için” kurulan ve ekim sayısıyla yayın hayatına merhaba diyecek olan Pulbiber’in Genel Yayın Yönetmeni Deniz Durukan, derginin yayın sürecini anlattı. Ekim sayısının erken bir tarihte, 18 Eylül’de çıkacağını ve böylelikle yayına başlayacaklarını aktaran Durukan, Pulbiber’in uzun süredir planlandığını belirtti.
Mevcut dergilerin tamamına yakınının erkekler tarafından yönetildiğine ve çıkarıldığına değinen Durukan, kadınların kendi dergilerini çıkarabilecek bir potansiyele sahip olduğunu gördüğüne değindi. Eksikleri tamamlamanın yolunun bireye ayrılan alandan hoşnut olmamaktan ve o alanları genişleterek ses yükseltmekten geçtiğini dile getiren Durukan, “Bunu yaptığınızda sadece sanata değil hayata da katkınız olur. Biz de bu alana itiraz ediyoruz” dedi.
Pulbiber mahallesiBİZE SUNULAN KOTAYI İSTEMİYORUZ
Derginin kadın hareketine sağlayacakları ile ilgili beklentileriyle ilgili olarak Durukan şunları söyledi: “Bize sunulan kotayı da istemiyoruz. Niye o egemen anlayış bize bir yer gösterip siz şurada eşelenin desin ki? Ve bu size yeter, seneye biraz daha fazlasını verebiliriz anlayışına biz niye sevinelim ki? Hayatta da, siyasette de bu böyle. Mesela; partiler seçim zamanı hesap yapıyorlar ne kadar kadın milletvekilini aday gösterelim diye. Bir masaya oturuyor üç beş adam, karar alıyor. Daha çok kadın Meclise  girerse bu zafer olarak algılanıyor. İlerledik deniliyor. Yok, kimse bir yere ilerlemiyor. Ne kadar izin verilirse o kadar ilerliyorsun. Yani ortada bir zafer yok. Bunun farkında olarak yürürsen, oradan çok güzel hareketler çıkar.”
Pulbiber’in sadece kadınlara dair meseleleri dert edinen bir politikası olmayacağının altını çizen Durukan, “Hayata dair her şey bizim dergimizin meselesi. Bunun içinde kültür de, sanat da, edebiyat da, spor da var. Bizim dilimizden ve dünyamızdan, alternatif bir bakışla yaklaşıyoruz” ifadelerini kullandı. Durukan, derginin hedef kitlesi ile ilgili olarak “Biz bu dergiyi herkesin okumasını istiyoruz. O okusun, bu okusun diye bir ayrım yapmadık. Ama kimine acısı fazla gelip zehir zıkkım olabilir, kimine de oh iyiymiş dedirtebilir. Bizi seven gelsin diyorum”
Pulbiber’in adının Didem Madak’ın “Pulbiber Mahallesi” kitabından esinlenilerek koyulduğuna dikkat çeken Durukan, “Didem, ‘Pulbiber Mahallesi’ni Tanıyalım’ şiirinde diyor ki: ‘Ferman tarihinse/ göğe uzanan bu beden de bizimdir icabında.’ Bundan güzel yol gösterici mi olur” diye konuştu.
MEDYANIN DİLİ SORUNLU
Medyanın dilinin pek çok açıdan sorunlu olduğuna değinen Durukan, erkek egemen söylemin bir iktidar aracı olduğunu belirtti. “Erkin kullandığı dilde sahip olma arzusu var. Dolayısıyla bu durum karşındakine buyurma yetkisi veriyor. O buyrukta şiddet de hakim, aşağılama da. Bizim bu söylemde dilin hangi amaçla kullanıldığına bakmamız gerek. Ki baktığımızda, özellikle son dönemlerde eril dilin daha çok aşağılama ve kadını hedef haline getirme üzerine kurulduğunu görüyorsunuz” diyen Durukan, kadınların yanı sıra, egemen anlayışın isteklerine uymayan herkesi dışlayan ve aşağılayan bir söylemin varlığına dikkat çekti. “Dil dediğiniz şey sadece birbirimizle anlaşma biçimi değil, aynı zamanda kültürün ta kendisi. Kültürü de böylece şekillendiriyorlar” ifadelerini kullanan Durukan,  “Son yıllarda verilen demeçlere, kullanılan dile baktığınızda size biçilen hayatı görüyorsunuz. Alanları daraltıp kadınları da o alanların içine tıkıyorlar. Burada yapılacak tek şey mücadele etmek. Size verilen alanları gerektiğinde söke söke genişletmek. Ve ne hakla sorusunu sormak gerekiyor” dedi.
Derginin kadrosuna dair Durukan şunları söyledi: “Yayıncımız Özlem Özdemir. Ben içeriği hazırlıyorum. Dergi kadrosunda ise; Ayşen Gruda, Sevin Okyay, Melike İnci, Nermin Yıldırım, Mine Söğüt, Umay Umay, Güner Kuban, Zeynep Aksoy, Kaan Koç, Rafet Arslan, Gülce Başer, Gonca Özmen, Ayşe Özlem İnci, Yeşim Tabak, Janset Karavin, Cenk Taner, Ayta Sözeri, Ayça Damgacı, Akasya Asıltürkmen, Esin Özbek, Merve Çay, Elif Güney Pütün, Gamze Erzin, Elif Savaş, Esra Pekin, Toprak Okyay, Gaye Su Akyol, Arzu Taşçıoğlu ve daha niceleri var. Görsellerde ise Ayça Ünüvar, Kübra Demir, Utku Atalay var. İlk sayıda kürtaj dosyamızda çizimleriyle bize konuk olan Bahadır Baruter ve yine aynı dosyada Gül Ilgaz’ın fotoğrafı da bizim için değerli. İlk sayıda yazamayıp ikinci sayıda aramıza katılacak birçok isim daha var.”
Sonuç olarak ben sevdim bu dergiyi Adını da Pulbiber Mahallesi'nden alması da ayrıca hoşuma gitti. Öyle meraklı arkadaşlar falan varsa da okusun diye paylaşayım dedim. :)

24 ay taahhütle telefon almıştım tabi ödemeler de 140 tl falan. Telefonu almam da ayrı bir olay olmuştu zaten. Gece hiç uyumamışım ne zamandır da şu paketimi değiştireyim deyip duruyordum. Paketi değiştireyim diye gittim. 2000 tl lik telefon aldım çıktım.

Telefon kutusuyla falan elimde duruyor. Otobüse bindim ama iç sesle de kendi kendime konuşuyorum.
- İyi bok yedin oğlum.
- 2000 tl lik telefon aldın nasıl ödeyecen.
- O da 24 ay taksitle.
3000 tl ye geldiğini de yaz da bari tam olsun...

Olan oldu işte bee..

Yani telefonu niye alıp çıktım niye bu kadar taksitin altına girdim nasıl girdim o uykusuzlukla anlamadım. Normalde öyle habire telefon değiştiren tiplerden de değilim.

Bazen fatura ödemesini geciktirdim. Ulan bakıyorum 140 olan fatura olmuş sana 160-170 telsiz ücreti zart ücreti zurt ücreti açma kapama bedeli diye iyice geçirmişler.

Benim de zoruma gitti. 5-6 yıldır Turkcell kullanıyosun faturalarını şakır şakır ödüyorsun arada bir böyle oluyor sadece. Onlar da açma kapama bedeli alıyor.

Oturdukları yerden bir tık tık yapıyorlar bilgisayar başında. Sanki zahmetli bir işmiş gibi bir de bedel alıyorlar.
Biz yazarız ya kendimizi de en iyi yazarak anlatırız. Ben de dayanamayıp turkcelle mesaj attım. Aslında beni pek kaale almazlar diye düşünmüştüm ilk başta ama yinede ulan yazayım ne kaybederim ki dedim.

Mesaj da duruyor. Sizin için kopyaladım :)

Merhaba sevgili Turkcell Sana hem bir şikayetim hem de bu şikayet doğrultusunda bir önerim olacak. Ben koskoca Turkcell'im senden mi akıl alacağım bir sürü şirket içi geliştirme ve iyileştirme departmanım var diye düşünebilirsin. Ama bu ön yargıları bir kenara bırakalım lütfen. Kaç yıl oldu bilmiyorum ama sanırım 5 yıldır Turkcell kullanıyorum. Çok nadir bazı zamanlarda fatura ödememi geciktirdiğim olmuştur. Her seferinde açma kapama ücreti denilen o ücreti ödeme zoruma gidiyor. Peki ne yapalım dediğini duyar gibiyim sevgili Turkcell. En azından eski ve köklü kullanıcıların için bu açma kapama işlemini kaldırabilirsin bence. Böylece kullanıcılarının yanında olduğunu da bir nebze olsun göstermiş olursun. Vaktin olursa çay içmeye bekliyorum. Kendine dikkat et. Dipnot: Bunu ister yetkililere iletin isterseniz de amann ne ileticem deyip geçiştirin. İyi günler.

Bu mesajımın ardından 1 yıl geçerli süreyle 2 gb internet gönderdiler. Aslında kazığı zaten çoktan yemiştik de bu da öyle bi su serpti işte üzerine :))

Geçen aylarda taksitleri bitirdim ama o kadar alışmışım ki her ay 140 falan ödemeye. Şimdi 50 tl lik gelen faturayı bayağı bir garipsedim.

Siz siz olun öyle 24 ay taksitle bi bok alayım falan demeyin. Çok pis oluyo lan.

Yani tamam çalışıyorsundur ödeyecek gücün vardır ama süre uzun kardeşim. İnsan taksit ödemekten sıkılıyor. Bi bitmedi mınako. derken buluyosun kendini..

24 ay taksitle bi bok almayın


Kişisel gelişim kitapları, o kitaplardan nefret etmeye başladığınız anda gerçekten de kendinizi geliştirmiş olduğunuz kitap türleridir. Böyle bir genelleme yapmak için öncelikle bir kaç kişisel gelişim kitabının kapağını eskitmiş olmanız gerekiyor. Her ne kadar iş işten geçmiş olsa da neticesinde öğrendiğiniz şey gerçekten de bir kişisel gelişimdir. O gelişim de bu tür kitapların zırvalıklarla dolu olduğu gerçeğidir.

Çünkü birçoğu kafa bulandırmaktan ve aynı zırvaları tekrar etmekten öteye gidememiştir. Özellikle de hayatın anlamı, içimizdeki huzur, siz farklısınız, iyilik ve doğruluk gibi konulardan söz etmek kişisel gelişim kitapları içinde bolca rastlayacağınız sözlerdir. 

Düşünsenize farklı olduğunuzun farkına bir kitabı okuyarak varıyorsunuz ne acınası bir durum. Siz özelsiniz, siz güzelsiniz diye, devam eder sonraki bölümler.

Halbuki daha sıradan kitaplar, size elle tutulur gözle görülür yanı başınızda olan gerçeklerden bahseder. Kim bilir o kitaplar belki de bu yüzden sevilmezler. Dünyanın boktan olduğundan, insanların bencil olduğundan, düzenbazların saygın kişi olarak kabul edildiğinden falan bahsederler. Sahi, etkili konuşmak için 7 adım dururken, bunları kim neden okumak istesin ki? 

Bu durum biraz da arz talep meselesine bağlı olarak, ilerleyen bir durumdur. Amaç okuyucuya bir şeyler kazandırmaktan ziyade ticari kâr ile doğrudan orantılıdır. Bu yüzden de okuyucu neyi okumak istiyorsa onu yazarlar. Size hakikati değil, aslında bir yığın saçmalığı satın almaya zorlarlar. Okuyucular da leş kargaları gibi üşüşür o kitapların başına. İçeriği önemli değildir. Popüler kültür neyi emrediyorsa, herkes neyi okuyorsa onu okurlar.

Okumaktan ziyade bir de kapak fotoğraflarını çekip her yere koyarlar. Kahve fincanı ya da deniz manzarası eşliğinde, bak ben bunu okuyorum havası yaratılır. Bu durum okuyucunun kendini reklam ederek, beğenilme duygusunu tatmin etme çabasıdır.  Zaten hepimiz yakın arkadaşlarımızın tavsiyeleri üzerine bir şeyler alıp okumuyor muyuz? Halbuki onlara da başkaları öneriyordur. Yani aslına bakarsanız ortaya, herkes arkadaşının arkadaşlarının kitaplarını okuyor durumu çıkıyor.  
Halbuki ben bilim kurgu seviyorum bu yüzden de hiç tanımadığım bir yazarın hiç tanımadığım kitabını pat diye gidip alacağım diyen kaç kişi vardır ki? 

Hem bir düşünün bakalım, o kitapları kimler yazdı hayatın felsefesini falan nasıl çözdü diye.  Emin olun hepsi aynı bok. 
Hiçbiri size bir şey vermeyecek. Haa belki şu düşünceyle de okuyanlar vardır. Ben kişisel gelişim kitapları okuyup kendimi geliştiriyorum. Sen bi bok yapmıyorsun aslında arkadaşım kendini geliştirdiğini düşünüp aslında köreltiyorsun, törpülüyorsun bir bakıma. 

İyilikten, huzurdan falan söz ederler. Yahuu bırakın.. Eğer düşünebilen bir canlı olduğunuzun farkındaysanız dünya size her şeyi, her sorunun cevabını verecektir zaten. Yeter ki bilmek isteyin. Yani huzurun ne olduğunu okumaktansa onu hissederek öğrenmeye bakın. 
Demek ki huzur buymuş diyebilin. 

Bizler her şeyi kitaplardan öğrenmedik, kitap dediğiniz de zaten bir insanın tecrübelerine ya da hayata bakışına dayalı notların bütünü. O insan belki de bunları yaşadı. 
Siz ise yaşamak yerine onu sadece okumak istiyorsunuz. Sadece kişisel gelişim kitapları için söz ediyorum. Tutup da tarih ya da bilim kitaplarıyla karıştırmayın. 

Tarih kitapları ve tarih hakkındaki yazılar nedense daha çok hoşuma gider benim. Nedenini de söyleyeyim hemen. Tarih bir kere yazılıyor ve hiç değişmiyor. Tarihleri günleri ya da olayları bir kerecik okumanız yetiyor. 

Bunlar naçizane benim fikirlerimdir. Herkes istediğini okumakta özgürdür elbette. 

Kişisel gelişim kitapları gerçekten faydalı mı?



Beyin bey ile adam oturup konuşmuşlar ama beyin sigara dumanı yüzünden felç geçirmiş durumda oturduğu koltuktan sürekli götü aşağı doğru kayıyormuş dinleyemiyormuş bile adamı.

Adam ısrarla bir şeyler söylüyor dinlemesi için beyin beyi zorluyormuş. Hatta yakasından tutup çekiştirirken Beyin bey in gömleğindeki düğmeyi koparmış.

Birden atarlanıp yeter lan diye bağırmış beyin bey. Ne bu böyle stresli olursun bana gelirsin, aşık olursun bana gelirsin, dara düşersin napacam diye bana dert yanarsın demiş. Adam susmuş sende haklısın deyip hak vermiş beyine.

Beyin bey in kafası iyice bozulmuş ve adamdan bir sigara istemiş. Adam sana iyi gelmiyo sonra daha da sinirleniyorsun diye vermek istememiş. İyice sinirlermiş ver lan şu amına koydugumun sigarasını diye adama bağırmış..

Sonra beyin bey uykuya dalmış.

Adamın gözleri ise hala açıkmış ama beyin uykuda olduğundan konuşacak kimsesi de kalmamış. Eline bir kağıt kalem alıp bari bir şeylerler yazayım demiş.

Kağıt ve kalem aralarında konuşmaya başlamışlar. Yine ne derdi var bunun diye. Kalemin beli iyice kambur olmuş çünkü yazacak dermanı kalmadığından mürekkebi kağıt üzerinde bir var bir yokmuş her kelime silik silik çıkıyormuş.

Adam :

- neyin var diye sormuş önce sakin bir tavırla.

Kalem :

- Çok yorgunum dünden beri de pek uyumadım biraz dinlemem gerek demiş.

Adam laftan anlamıyormuş. Kalemi tehdit ederek yazacaksın ulan demiş. Yılarca kıç büyüttüğün yeter.

Kalem bir yandan ağlıyor bir yandan da adamın söylediklerini yazıyormuş.

Kağıt eskiden gıdıklanır adamın yazdıklarından hoşlanırmış. Ama son zamanlarda kaleme ettiği işkence yüzünden kendisi de hırpalanmış. Çünkü her kelimeleyi bastıra bastıra yazıyormuş.

Derken kalem yeniden lafa karışmış. Derdin ne senin yeter ettiğin bu zulüm diye.

Yazmıyorum artık ben kağıdı da beni de rahat bırak demiş.

Adam bu isyan karşısında deliye dönmüş. Kalemi orta yerinden kırarak kağıdı paramparça etmiş.

Olan gürültü yüzünden beyin bey uyanmış.

Ne kendin uyuyorsun ne beni uyutuyorsun

- Gel otur her şeyi başından konuşalım..

10 May 2016



Ben ben ben.
Ben diye başlayan yazılardan oldum olası nefret etmişimdir. Ulan bırak insanlar seni kelimelerinle tanısın. Ben şöyleyim ben böyleyim. Sen bi siktir git arkadaşım. Kimsenin umurunda değilsin zaten.

Bugün biraz eskilerden bahsedeceğim sizlere, eskiler dediğim 90 lar falan işte. Çıraklık ediyorum kaportacıda. Müslüm gürsesler, Hakkı bulutlar, Seyfi Doğanaylar Orhan gencebay lar falan 24 saat bangır bangır çalıyor.

Orospu çocuğu bir ustamız vardı. Her gün döverdi amına koyduğumun evladı. Daha çocuğum tabi o yaşlarda 8 yaşlarında falanım. Babam yeni ölmüş boynu bükük kalmışım. Sesim çıkmaz söyleneni yapan öyle kendi halinde bi çocuğum. İçine kapanık sessiz tiplerden işte.

Eve gidip de anne beni dövüyorlar ben çalışmak istemiyorum bile demedim bir gün. Durum kötü çalışmam lazım dedim. Daha o yaşlarda omuzlandım evin yükünü omuzlarıma.

Bazen komşular falan yemek getirirdi. Küflü ekmeğin yeşilimsi taraflarını atıp beyaz olan yani az kokan taraflarını yediğim günleri hatırlarım. Hırsızlık ederdim ben küçükken ama öyle kimsenin boğazına bıçak dayamak değil. Marketlerden yiyecek aşırmalar falan çocukluk işte.

Sonra işte biraz büyük 14-15 yaşlarında sigara içmeye başladım. Evin erkeği rolü çoktan biçildiğinden paket taşımama bile kimse gık demiyordu. Okulda çevremde hep hırçın asi oldum. Sanki kan davalı olduğumuz biri var gibi cebimizde sustalıyla dolaşmayı alışkanlık edinmiştik. Aslında şimdi daha iyi anlıyorum bazı şeyleri. Hayat acımasızdı. Silahını topunu tüfeğini ne varsa kuşanıp hayat karşısında gelecek her darbeye hazırlıklı olmaktı yaptığım. Hani size bişey anlatmıştım önceki yazılarımdan birinde. Kötülük doğuştan mı gelir sonradan mı insan kötü olur diye.

Şu kadarını söyleyeyim sevgiye en muhtaç olan çocuk en hırçın en asi olandır. Ben de öyle büyüdüm işte. Fabrikalarda sabahladım betonlarda yattım dayaklar yiyip dayaklar attım.. Miss gibi sıcak yatagında ana baba kucağında büyüyen bebeler gelip de yargılamasın beni.
Ağzıma geleni söylerim ben. Kimseden bir çekincem yoktur.

Geçenlerde de saçma salak bir tartışmanın ortasında kaldım. Birinin bloguna ısınmadım dedim diye ağzına geleni saydı kadın bize.

Şöyle uzun soluklu bir yazıyla kalp krizi geçirtirdim de ona ben yaşına dua etsin. Bu bir kaç satırda çok zaten ona.

Hem boş verin şimdi. Biri için satırlar dolusu yazı yazsanız kendini önemli falan sanır.

Ben kendimden söz ediyordum.

Bunları öyle duygu sömürüsü yapmak için yazmadım amına koyayım içimden geldi yazıyorum işte. Biraz klişe olacak ama abuk sabuk yorum yapıp kafamı bozacaksan da siktir git kardeşim ne diyeyim daha.

Ben çıplak yazarım içimden geldiği gibi de yazarım.

Neyse büyüdük yaş oldu 18-19. Bally çeken çocuklarla arkadaşlık ettik gündüzün gözüne sabahın 7 sine içip durduk.
Sonra merakımdan mıdır nedir bilinmez hacı hoca takımına takıldım. Namazlar zikirler imamlık bile ettim cemaate namaz kıldırıp.

Hayat cidden çok tuhaf bir bakıyorsun orda bir bakıyorsun burda. Ara sıra kanatlanıp kuş gibi uçasım geliyor bir yerlere. Ne bileyim işte neresi olursa oraya bee.

Ölüp gideceğiz zaten ömür dediğimiz kaç sayfalık hikaye ki..

Sağ kalanlara selam olsun iyi geceler.
Bu gece içilip sıçılacak yarın mutlu olunacak..

Bakın bu gece burda samimi bir yazı okudunuz. Yapmacıklık yok vıcık vıcık sevgi mesajları falan yok. Kanıyla canıyla yazılmış bir yazı.


9 May 2016

Bugün günlerden 9 mayıs 2016 Pazartesi. Üzerinde logo ve markalar bulunan duvar saati ise tam 19:07 yi gösteriyor.

Masamda duran küllükteki içtiğim sigara izmaritlerine bakıyorum. 1,2,3 ve 4 daha önce içtiklerimi saymıyorum tabi.

Soğuk bir çay bardağı da izmarit dolu kül tabağına eşlik ediyor. Onlar zaten her zaman arkadaştır biri olmadan diğeri asla yalnız gezmez. Elimi yine sigara paketine doğru uzatıp bir adet sigara daha yakıyorum. Kırmızı Winston.

Ağır bir sigaradır. Ama benim için değil.

Mesai arkadaşım Hüseyin her zaman ki gibi şikayetlerine başlıyor.
-Ne zaman bırakacaksın şu sigarayı. Kokudan öldüm açç cam aç diye sesleniyor.

Pek takmıyorum Hüseyini ve sigaramı ağır ağır içmeye devam ediyorum.

Şimdi ayağa kalktım. Sigaram hala elimde caddeden geçen arabaları ve insanları izliyorum. Gün batımını göremiyorum ama hala penceremde altın sarısı gibi yansımasını görmek içimi ısıtıyor.

Yapmam gereken her şeyi yaptım mı? Unuttuğum bir şey var mı diye hafızamı yokluyorum.

O anda tam da yanağıma bir lastik değiyor. Hüseyin bunu hep yapıyor.

Ara sıra şakalaşmak için para lastiklediğimiz o sarı lastikleri birbirimize fırlatırız biz. Zırr zırrr ve telefon çalıyor.

Kemal bey X şirketinin hesap ekstrelerini bekliyorum diyor. Gönderecektiniz ne oldu diye soruyor.

Ve işte unuttuğum şeyin ne olduğunu o anda anlıyorum. Hemence bilgisayar başında tekrardan işe koyuluyorum oysa eve gitmeyi hayal ediyordum. Ceketimi giymek üzereydim üstelik. Tekrardan mailleri gözden geçirme ve rapor hazırlama derken bana yarım saate patlıyor.

Şimdi işlerimi bitirdim artık çıkabilirim.

Hüseyin oturduğu yerden en sevdiğimiz şarkıyı mırıldanıyor. Bilmiyorum ne haldayım, gidiyorum gündüz..

Ben de hadi şu şarkıyı da dinleyip öyle çıkalım diye youtubeden son şarkımı dinliyorum. :)


8 May 2016

İnsanın uyanması, uyumasının ardından gelen bir süreçtir. Kendini bulması da, kendini kaybetmesinden sonra gelen bir süreç. Bir şeyi anlamanın ve kavramanın yolu o şeyin içinde kaybolmaktan geçer. Ama kaybolduktan sonra yola devam etmezsen kendini bulamazsın.

O halde bulmak için kaybetmeli insan.

Bu tıpkı bilmediğimiz bir sokağın nereye çıktığını görmek için attığımız adımlara benzer.

Ben kimin sorusu? Belki de tüm düşünürlerin gece yarıları uykularını kaçırmıştır. Bu elbette kendini kaybediş süreci olduğundan kişi aynı zamanda arayış eylemi içindedir. İnsanlar size kim olduğunuzu söyleyemez, sizi size anlatamazlar. 


Çünkü tüm çıplaklığınızla sizi en iyi yine siz bilebilirsiniz.


Kendini bulmanın yolu kendini kaybetmekten geçiyorsa, bu kayboluşun içinde geçirdiğimiz her saniye bizi kendimize bir adım daha yaklaştırır değil mi?

Her adımda biraz daha fazla kabullenmeye başlarız kendimizi, yoksul ya da sefil biri olduğumuzu, yalancı ya da hırsız olduğumuzu, aşık olduğumuzu, tv karşısında oturup kıç büyütmekten başka bir işe yaramadığımızı, çıkarcı olduğumuzu.. kısacası ne isek o olduğumuzu.

İyi ya da kötü yanlarımızla birlikte kendimizi bütünüyle kabul ederiz. Ben buyum, düşüncelerim budur, hayatımı böyle kazanırım, deme cesaretini buluruz kendimizde.

Fakat ne olursa olsun kabullenmemiz gereken önemli hususlardan biri de, kim ve ne olduğumuzun farkında olmadan toplumun parçası olduğumuzdur. Biz istesek de istemesek de.

Ancak toplumun parçası olmamız yine de kendimizi o topluma ait hissetmemizi gerektirmez.
Bu yüzden kendimizi topluma ait hissetmemekle birlikte toplumsal çemberin dışına çıkamamak, çemberin içinde olmakla birlikte yine de yalnız olmak; işte beyni uyanışa zorlayan çelişkilerden biridir bu. Kimsenin sormaya cesaret edemediği soruları sorarken ya da yazmaktan çekindiği konuları yazarken buluruz kendimizi.

Öyle ki; İsa'nın çarmıha gerilmesi gibi acı içinde, kıvranışlar ve serzenişler ile cevapları bulmakla boğuşuruz. Geçmişten gelen düşünceler kulak çınlaması gibi rahatsız eder içimizi.
Kötülüğün en uç noktasında dururken, iyiliğin ne olduğunu anlamaya başlarız.  Kayboluş sürecini tamamlayıp kim ve ne olduğumuzun farkına varırız. Gözümüzü açtığımızda farklı bir gezegende dolaşan birer uzaylı haline gelmişizdir çoktan. Çünkü toplum artık sizi içine almamaya başlar. Çünkü ilk olarak sizin onu yarattığınızın farkına varmakla beraber sonrasında onunda sizi yaratığının farkına varmışsınızdır. Yaratılan şey ise hiç bir zaman onu yaratandan üstün olamaz. Toplumu biz yarattık, bizi de toplum. 

Yaptığımız her eylemin ardında toplumun göremediğimiz birer baskısı gizlidir. Bu yüzden her davranışımız kendimiz olmaktan çok başkalarının olmamızı istediği gibi biri olma çabasından başka bir şey değildir.

Ben hasta değilim. Toplum hasta. Sizler hastasınız; ''kendini olduğun gibi kabul et'' diye nasihat ettiğiniz insanları, öncelikle siz oldukları gibi kabul etmeyi beceremediğiniz için. Yarattığınız oyunlar, metalar ve yapmacıklar dünyası herkesi hasta ediyor, kendiniz gibi..

İnsanlar bencilliklerini paylaşımcılık, çıkarcılıklarını özveri, ikiyüzlülüklerini içtenlik,yapaylıklarını doğallık imitasyonu iğrenç maskelerini yüzlerine takarak gizleme sanatını da ellerine su dökemeyeceğim bir ustalıkla icra etmeyi öğreniyor ve öğretiyorlar. Bu süper şahane zeki insanlarımız bu şekilde birbirlerini kandırıyorlar ya da kandırdıklarını zannediyorlar. İşin en kötüsü bu kandırmacaya en başta kendileri inanıyorlar. Kendileri gibi olmayan insanları da bu illüzyonun içinde kendileri gibi yaşamaya zorluyorlar.

Bu sebeple üstü kapalı olan bu zorlanmaya direnen ve uyum sağlamayan insanlara ise veba mikrobu gözüyle bakmaya başlıyorlar, onlardan kaçıyorlar, onları kapalı kapılar ardında tedavi edilmesi gereken ''hasta'' insanlar olarak görüyorlar. Çünkü kapitalist ve popülist dünyanın hazmedemeyip kustuğu bu mutsuz insanların yüzünde, kendilerinde olduğu gibi 32 dişi birden gösteren profesyonel yapaylıktaki sırıtışı göremiyorlar ve bu onları müthiş derecede rahatsız ediyor. Çünkü onları gördükçe kendi sahte mutlulukları ağır bir darbe alıyor, bilinç altlarına gömüp unuttukları kötü anıları karanlıktan çıkıp gelen bir yarasa gibi hatırlayıp korkuyorlar. Dünyanın kötü yönleri, unuttukları görmezden geldikleri ne varsa bir tokat gibi yüzlerine şırraaak diye iniyor.

Korkarlar tabii, kendilerini rahatsız eden gerçeklere gözlerini, kulaklarını, akıllarını ve kalplerini kapatırlar. Gerçeğin okyanusu gözlerinin önünde ufukların ötesine uzanırken, onlar kıyıdaki su birikintisine bile ayaklarını sokmaya korkarlar.    

Bu yazı tozlu raf kategorisinin ilk yazısıdır. Çünkü geçmişten gelmiş ve S.G. e adanmıştır.

Öyküler ne durumda?

  • Dilaver'e Veda - 🌟 Yeni 🌟
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında  - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe