Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler Nisan 2016 - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

kişisel blogtan öyküler
Anlatacaklarımı gerçekten dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumun nasıl geçtiğini, ben doğmadan önce annemle babamın nasıl tanıştıklarını, tüm o aşk zırvalıklarını filan da bilmek isterseniz, ama ben pek anlatmak istemiyorum. Her şeyden önce ben bu zımbırtılardan sıkılıyorum.

Aslında hiç bir şey bilmiyorum bu yüzden de bu konulardan bahsetmek beni çoğu zaman rahatsız etmiştir. Tek bildiğim varsa o da Henry Wilson kasabasına nasıl geldiğimdir.

Doktor Wesly (Kendisi manevi babam olur) beni ilk bulduğunda soğuktan donarak ölen bir at, bir kadın ve 12-13 yaşlarında iki kızın bulunduğu bir arabada yığınla şeyin ve kanlı bir hayvan derisinin arasına sarılmış olarak bulduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım.

Gerçekten ne olup bittiğine dair hiçbir fikrim olmasa da Dr. Wesly'in öngörülerinin gerçeğe ışık tuttuğuna inanıyordum. Bu yüzden bana anlattığı her şeyi ben de olduğu gibi sizlere anlatacağım.

Dr. Wesly beni ilk bulduğunda orada olduğumdan habersiz bir şekilde ve neredeyse kafama bir kurşun sıkmak için tüfeğini doğrultmak üzereymiş. Ya da isterseniz burada sözü ona bırakayım. Kendisi iyi bir anlatıcıdır.

Dr. Wesly konuşur:
Eveeet evlat..
O günü dün gibi hatırlıyorum.
Oldukça karlı ve çetin bir soğuktu ve inan bana o soğukta işeyen bir adamın idrarı bile saniyeler içinde buz olurdu.

O gün tesadüf ki biz de Henry Wilson kasabasından sevgili meslektaşım ve can dostum Frank'ın boşanma davası için Paris'e doğru yola çıkmıştık.

Sizin arabanıza ilk rastladığımız da ise o korkunç manzarayla karşılaştık. Sevgili anneciğin iki kız kardeşini kollarına arasına alarak korumaya çalışmış olmalı ki, o durumda kıvrılarak üçü de soğuktan ölmüş.

Arabada yalnızca bir at olması ilk başta bizi biraz düşündürmüştü çünkü çift demirli bir arabaydı.. Yaklaşık iki km gerinizde de bir atın başından vurularak öldürüldüğünü gördük.

Sanırım baban burada devreye gidiyor. Ya da baban değil de sadece arabacıdır kim bilir?

Atın bacağında oldukça ciddi bir kırık olduğunu fark ettiğimizde ise, sizi yavaşlatmaması için arabacının öldürerek, yola tek atla devam etme kararı aldığını düşünmüştük ki..

Öldürdüğü atın derisini yüzerek, sırf seni soğuktan korumak için üzerine sarmayı, bir arabacının akıl edemeyeceğini ya da bu zahmete hiç girmeyeceğini düşündüğümüzden dolayı bunu yapan kişinin baban olduğuna karar verdik.

Ama babanın cesedini araba etrafında bulamamıştık. Tek atla yola devam edemeyeceğini anladığından yardım getirmek üzere kendi başına yola çıktığını tahmin ediyoruz. Dostum Frank'te benim gibi düşünüyor üstelik.

 Araba içinde seni ilk gördüğümüz an ise gerçek bir kurtuluş hikayesidir.

Açıkçası evlat; üzerine sarılmış olan kanlı ve iğrenç kokulu hayvan derisi altında, küçük bir bebek olacağı hiç aklıma gelmemişti. Yani sen olacağın.
Ufak bir kıpırdama ile daha da telaşa kapılarak, altında olanın sen değil de, cesetleri kemiren bir kaç dağ faresi olduğunu düşünmüştüm.

Tüfeğimi de bu yüzden doğrultmuştum zaten. Ama bir an durup bir fareye görmeden ateş edecek kadar da yüreksiz olmamalıyım diye geçirdim içimden.

İtiraf etmeliyim ki yine de bir korku vardı içimde. Tüfeğimin namlusu ile hafifçe dokundum ve sonra minicik elini gördüm. Kan lekeleri bütün vücudunu sarmış, üzerindeki hayvanın derisi bir şekilde seni o soğutan korumuş olmalı ki hâlâ nefes alıyordun. Oldukça ateşin olduğunu fark ettiğimizde ise Henry Wilson'a geri dönme kararı aldık.

belki devam edecek..

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

Sürekli bir yer sarsıntısı hissediyorum ayaklarımın altında. Önceleri deprem oluyor sanır ve korku içinde yerimden sıçrayarak kalkardım. Oysa sadece geçmekte olan trenlerin pek de sağlam olmayan yapımızı sarmasından başka bir şey olmadığını anladım.

Toprak altımdan kaymadan yollara düşüyorum akşam serinliğinde. Her yürüyüşümde sanki günün bittiği yerde güneşi görecekmişim gibi garip bir hisse kapılıyorum. Ilık bir sabah rüzgarı eşliğinde saf ve mis kokulu bir günün getireceği güneşe yürüyorum..

Bir şeyleri geride bırakma hissini derinden tadarcasına yürümeye devam ediyorum, bacaklarımın yorulduğunu hissetsem de durmuyorum.
Yoldaki seyyar satıcılara, serserilere, son model lüks otomobilleriyle geçenlere, ıssız köşelerde müşteri bekleyen fahişelere bakıyorum. Hepsi şehrin hayaletleri gibi gece olunca çıkıveriyor ortaya.

Bir sigara yakıp gideceğim yere beni götürmeyecek olan otobüsün durakta beni almamasını bekliyorum.




Çocukken bir huniye boşaltılır gibi hiç durmadan kulağımıza seslenilir ve bizden sadece söyleneni tekrar etmemiz istenir. Eğitimcinin bunu değiştirmesini ve başından itibaren yükümlülüğünü üstlendiği aklın yeterliliğine göre olguları kendi kendine değerlendirmesini, seçmesini ve ayırt etmesini öğreterek çocuğu yaşam yoluna sokmasını isterdim; bazen ona yol açarak, bazen de yol açmayı çocuğun kendisine bırakarak.

Eğitimcinin tek başına kurgulamasını ve konuşmasını istemem. Ne yazık ki günümüz eğitim sisteminin bu konuda pek de ileri gidemediğini görmek gerçekten de üzücü.

Çünkü öğretmenlerin otoritesi aslında çoğu zaman öğrencilere zarar verir.

Halbuki ara sıra eğitimcinin de öğrencisini dinlemesini, sırası gelince konuşmasını isterim.

Bir eğitimci için en önemli şey öncelikle çocuğun davranışlarını anlamak, sonra da onun gidişine uyum sağlamak. Hoş kırk kişilik sınıflarda bu ne kadar mümkündür bilemiyorum.

Çıplak yazar der ki; Eğitimci kendini eğitmeli çocuklardan önce.

Bir öğretmen nasıl olması sorusunun kısaca cevapları

Yazar olarak yaptığımız tek şey aslında okuduklarımızı, gördüklerimizi ve duyduklarımızı kendimizce yorumlayıp aynı şeyleri tekrar etmektir. 

Neden aynı şeyler?

Nasıl ki kuşlar bazen mısır taneleri aramaya gidip, yavrularını beslemek için bunları gagalarında taşırlar, aynı şekilde, yazarlar da bildiklerini kitaplardan yemlenip, geviş getirmek ve rüzgara saçmak üzere sadece parmaklarının ucunda tutarlar. 

Ben de satırlarımı yazarken öyle yapıyorum. Kitaplardan hoşuma giden cümleleri şuradan buradan çöpleniyorum, ama saklamak için değil buraya yazmak için; çünkü onları saklayacak yeterli hafızam yok. Hem saklanılan bir bilginin kime ne faydası olabilir ki? Oysa gerçeği söylemek gerekirse, kaynaklarındaki yerlerinden aldığımız her şey aslında bize ait olmuyorlar. 

Çıplak yazar der ki; sanırım biz, geçmişin değil de, sadece şimdiki zaman ve birazcık da geleceğin ne olduğunu bilenlerdeniz.

Yaptığımız tek şey aslında aynı şeyleri tekrar etmek

Banka Soymak neden hırsızlık değildir!

Banka soymanın hırsızlık olmadığı söylesem bana güler misiniz? 

Öncelikle bankaların işleyişinden biraz bahsedeyim. 

Bankalar aslına bakarsanız oldukça basit bir sistemle çalışır. 

1- Parası çok olana paranızı koruyalım güvende tutalım fonlarla arttıralım vaatlerinde bulunurlar. 
2- Parası az olana gelin size para (kredi kartı) verelim vaatlerinde. 

İnsanın trilyonları olsa sanırım evde bir kasa da saklamaz. Ya da kara para değilse ayakkabı kutusu yerine bankayı tercih eder parasını korumak için. 

Bu durumda bankaya bir para girişi olur.

Örnek olarak : A kişisinin 1.000.000.000 $ parası 

Bankalar bu A kişisinin parasını dar gelirli kimselere gelin size kredi verelim şeklinde dağıtır. Hatta neredeyse zorla verir. 

Temizlikçi bir kadının hiç haberi bile olmadan hesabına 10.000 tl yatırdıklarını duymuştum bir haberde.

Basit bir banka hesabı açtırmanızın ardından bile sürekli telefonla arayıp kredi kartı almanız için sizi ikna etme çabaları içine girerler. 

Amaç para vermek ve borçlandırmak. 

Borçlanan dar gelirli insanlar ise faiz vs gecikmelerle boğuşup dururken para çoktan katlanmış olur. 
Bu durumda banka A kişisinin parasını borç vererek işletir. 
Kaba bir dille ''tefeciliktir'' yapılan iş. 

Ama her şey kalemine ve kitabına uydurulduğundan adına bankacılık denir. 

İşte bu yüzden bana göre banka soymak aslında hırsızlık değildir.

Milletimizin aklındaki sabit düşünce de hep şudur : 
Harcamanı hesaplı yaparsan kredi kartı iyi bir şeydir. (Bunu söyleyenlerde dahil olmak üzere kredi kartı olup da o karta borcu olmayanı görmedim)

Bunu siz de test edebilirsiniz. Çevrenizde ya da yakın arkadaşlarınız arasında mutlaka kredi kartı kullananlar vardır.

Soracağınız tek soru : Borcun var mı?
Alacağınız cevapların çoğunluğu ise : Evet olacaktır.

Sanırım şimdi neden böyle bir şey söylediğim hakkında az çok fikir sahibi olmuşsunuzdur.

Aşağıdaki videoyu izlerseniz yazdıklarımı daha iyi anlarsınız.

Ayrıca şunu da aklınızdan çıkarmayın

Büyük değil, küçük çalan hırsız olur. - Çıplak yazar.




Madem bir blog açtım o halde bu yazımda biraz kendimden ve hayat hikayemden söz edeyim sizlere.

60 yaşlarında saçlarına ak düşmüş bir adamım ben. Hindistan'da yaşıyorum. Buraya nasıl geldiğimi de anlatacağım. Aslında her şeyin en başından anlatsam daha iyi olacak sanırım.

Henüz 20'li yaşlardayken gelmiştim Hindistan'a. Neden Hindistan ben de bilmiyorum sadece geldim. Bizim buralarda o zamanlar yıkık bir duvar vardı. Bir insanın en güzel anısı eski ve yıkık bir duvarla olabilir mi? diye sorarsanız.

Evet olabilir. Çünkü benim çok sevdiğim şimdilerde yıkılıp kaldırım yapılmış bir duvarım var. Hindistan'a ilk geldiğimde tek başımaydım. Açıkçası hiç bir mesleğim de yoktu. İtiraf etmek gerekirse günlük geçimimi hırsızlık yaparak geçiriyordum.

Bunu açık açık söylediğim için en azından şimdi dürüst bir hayatım olduğunu anlamışsınızdır diye umuyorum.

Hırsızlığı bırakmamda yardımcı olan bir balıkçı ustası oldu. Ben de bu yüzden bu dürüst adamın yanında işe başlamıştım o zamanlar. Az kazanıyordum ama en azından hırsızlık yapmıyor ve kendimi daha iyi hissediyordum.

Akşam saatlerinde kediler ve köpekler üşüşürdü balık artıklarını yemek için. Yatacak yerim olmadığı için ben de iş yerinde yatıp kalkardım. İlk zamanlar bu sesler beni çok rahatsız etmiş olsa da. Sonraları nedense ninni gibi gelmeye başlamış, hatta sesler kesildiğinde sokak kedilerini ve köpekleri ben arar olmuştum.

Pek arkadaşım yoktu . Belki de bu yalnızlığı bir parça olsun bastırmak için en iyi arkadaş olarak onları seçmiştim. Fakat bir müddet sonra tanımadığım bir çocukta sık sık gelmeye başladı. O da köpekler gibi balık artıkları için geliyordu. Bir kaç gizliden izlemiştim çocuğu.

Sonra içim acıdı ve fakir biri olduğunu düşündüm. Bir gece tesadüfen görmüş gibi yanına giderek burda ne yapıyorsun diye sordum. Oda tabi balık artıklarını alıyorum dedi.

Ben de bir kaç kg taze balık vermeyi teklif ettim. Sonrasında çocuk güldü ama neden güldüğünü anlamamıştım. Meğer o da kendi köpekleri için alıyormuş.

Ben de güldüm tabi. Çünkü fakir olduğu düşünmüş, evde kendileri yemek için alıyor sanmıştım. Tanışıp arkadaş olduk sonra. Ama normal bir aile olmadıklarını anlamıştım. Çünkü tam beş köpek beslediklerini söylemişti bana.

Sonra bir gün evlerine yemeğe davet etti. Hal böyle olunca balık artıklarını ben götürmüştüm. Ama şimdi düşünüyorum da ne aptalmışım. Beş köpeklerini düşünüp balık artığı almıştım ama onlara en iyisinden biraz balık götürmeyi akıl edememiştim.

Üzerinden onca yıl geçmesine rağmen hala annesine o kokuşmuş artık balıkları köpekleri için getirdiğimi söylediğim anı düşününce kendimden utanıyorum.

Ailesi de gayet iyi hatta babası oldukça komik bir adamdı çocuğun. Rahatsız olduğum tek konu köpeklerin evin içinde rahat rahat dolaşması olmuştu. Çünkü köpekler de resmen birer aile ferdi olmuş gibiydiler.

Tam yemek yiyordum ki en küçük köpekleri pantolonumun paçasını çekiştirmeye başladı. Biraz da dişlerini geçirdiğinden dolayı yırtmıştı. Sinirlenmiştim tabi ama misafirlikte olduğum için bir yandan da durumu güler yüzle karşılıyordum.
Küçük köpekte hem öylesine tatlıydı ki. Beyaz kar yumağı gibi bişeydi. Nasıl sinirleneyim.

Çocuğun annesi de sizi çok sevdi demesin mi. Ben de yine gülümseyerek ben de çok sevdim gerçekten çok tatlı bir köpekmiş diyerek kabalık etmek istemedim.

Sonra o en küçük köpeklerini bana vermek istediklerini söylediler. Ben de o anda bişey diyemedim. Aslında o an nasıl karar verdiğimi bilmiyordum. Sadece olur dedim.

Böylelikle bir arkadaşım daha oldu. İş yerine dönene kadar etrafımda çember çizerek koşuşup durdu.

Çok yorgun olduğum için hemen yattım. Sabah uyandığımda ise o sevimli köpeğin meğer bir yaratık olduğunu anladım. Tezgahta ne kadar balık varsa hepsini parçalamış. Bir de insanı sinir etmek istercesine sadece birinden değil hepsinden azar azar tatmış.

Elim ayağıma dolaşmış ustaya ne diyeceğim diye telaşa kapılmıştım.

Çok fazla uzattığımın farkındayım ama en önemli bölüme henüz gelmedim.

Bir gün bir kız gördüm. Hani ilk görüşte aşk derler ya işte öyle bir şeydi. Her sabah vapura binip karşı tarafa geçiyordu. Bende gizliden gizliden takip ediyordum. O duvarla olan hikayem de burada başlamıştı. Kızın her sabah vapura bindiği yerin hemen yanındaydı o yıkık duvar benim her sabah arkasına saklanıp onu gizlice beklediğim duvardı.

Başımı çıkarıp çaktırmadan bakmalarım bir müddet sonra kızın dikkatini çekmiş ki artık kendimi gizlemeden bakar olmuştum duvar arkasından.

Sonra bir gün yine başımı kaldırıp gizlice duvar üzerinden bakarken tebessüm etmişti bana. İçimde bir şeyler pır pır etmiş salakça bir heyecana kapılmıştım.

Vapur hareket edince de ne yapacağımı bilemedim. Hemen yan tarafta bulunan sandala atlayarak ağır ağır giden vapur arkasından kürek çekmeye başladım. Her şey öyle ani oldu ki sandala binip denizin ortasına nasıl geldiğim ana kadar geçen zamanın farkına bile varmadım.

Ama bir kez daha yakaladım o gülüşü. Kollarım boşuna yorulmamıştı. Kız beni fark etmiş o tebessümü tekrar göstermişti.

Kendimi deniz ortasında sandala uzanarak bıraktım ve mayhoş bir şekilde deniz suyunu okşuyordum. Yüzümdeki gülümseme suda yansıyordu.

Sandalı izinsiz aldığım için bir haftalık bir hapis cezası yemiştim. Ama aşk uğruna her şey değerdi.

Çıktıktan sonra kızın öğretmenlik yaptığını öğrenmiştim. Aşıktım ve avare avare sokaklarda köpeğimle birlikte geziyordum. Mutluluktan uçuyordum. Bu mutluluğumun elbette tek bir nedeni vardı. O da aşkımın karşılıksız olmadığıydı.

Sonra küçük arkadaşımın da sevdiğim kızın okulunda okuduğunu öğrendim. Gizliden mektuplaşıyor aramızda kuryelik yapıyordu arkadaşım.

Sonra ne mi oldu işlemediğim bir suç yüzünden 7 yıl hapis cezasına çarptırıldım. Eskiden sabıkam olduğu için kimselere kendimi inandıramadım.

İki kez kaçma teşebbüsünde bulunduğum için cezam daha da katlanmış 23 sene olmuştu. Yediğim sürgünler de cabası.

Mutluluk öylesine uzaktı ki. Çaresizlik ve acı içinde geçirdim günlerimi.

Ama umudumu hiç yitirmedim. En sonunda cezamı hatta işlemediğim suçun cezasını tamamlamış. Hindistan'a tekrar dönmüştüm.

57 yaşında tahliye olmuştum. Hayatım tamamen bitmiş gibiydi. Geride bıraktığım o kadar çok şey vardı ki...
Hapisteki günlerden bir fotograf

Yine de kalbimin sesini dinleyip onu aramak istedim. Umutsuzca sokaktaki insanlara ve dükkanlara girip onu aradım.

Sonra bir pet shop önünde durup hayvanları seyretmeye başladım. Minik kar gibi beyaz küçük köpeğimi gördüm.

Elbette o olamazdı. Sadece ona benziyordu.

Sonrasında küçük arkadaşımı hatırladım ve hızlıca evlerine doğru yola çıktım. Annesi ve babası çoktan ölmüşler. Küçük arkadaşım ise kendi işini kurmuş. Bir pet shop açmış.

Bir an duraksayıp adresi nerde de diye kekelediğimi hatırlıyorum.

Biliyorum belki inanmayacaksınız ama önünde durup hayvanları izlediğim o pet shop meğer küçük arkadaşımın dükkanıymış.

Hızlıca geldiğim yere geri döndüm. Bir dost sıcaklığını hissetmeyeli öyle uzun zaman olmuştu ki. Pet shoptan içeri girer girmez sımsıkı sarıldım.

Koca delikanlı olmuş.

İlk başta şaşırsa da olan biten her şeyi anlattım. Benim için çok ağladığını çok üzüldüğünü söylemişti.

Öğretmenin nerde diye sordum. Başını öne eğdi ve sustu.

Bir kaç saniyeliğine öldüğünü düşünmedim değil. Bacaklarımın zangır zangır titrediğini dün gibi hatırlıyorum.

O hep seni bekledi dediğinde ise kocamış yüreğimde yeniden güller açtı.

Ancak bir gece daha beklemeliydim.  Onu hep ilk günkü gibi görmek istiyordum.

Duvarım hala yıkılmamıştı o zamanlar. Sabah yine onca yıl sonra aynı duvarın ardına gizlenerek bekledim onu.
Vapura binerken gözlerini bir kaç saniyeliğine duvara doğru kaçırmış ve tebessüm etmişti. O tebessüm aşk tebessümü değildi.

Sadece bir anının hatırlanışıyla içten gelen tebessümdü. Çünkü beni tanımamıştı.

Kollarım eskisi gibi güçlü değildi. Bu yüzden genç bir delikanlıdan sandala atlayarak vapur peşinden kürek çekmesini istedim.

Ben ise sandalda oturup beni görebilmesi için Tanrı'ya dua ediyordum. Göz göze geldiğimiz an ise gözlerimdeki dolmuşluğun farkına varıp ben olduğumu anlamıştı.

Vapurdan indi. Koşarak yanına gittim nefes nefeseydim.
O da yaşlanmıştı ama gözleri ilk günkü gibi aşkla bakıyordu.

İnsan öyle bir an gelir ki söyleyecek tek bir kelime bile bulamaz ya ikimiz de o an aynı şeyi hissetmiştik.

Sustuk.

Sadece birbirimize delicesine sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladık.

Biraz uzun olduğu için özür dilerim. Yazarken kendimi kaybettim her şeyi içimden geldiği gibi yazdım.

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

ilginç deneyler

İnsanlar geçmişten günümüze kadar hep bir şeyleri denemiştir. Bu deneme yanılma ve bir sonuca ulaşma tutkusu,  insanlığın var olduğu ilk zamanlardan beri hep var olmuştur. Bazıları olumlu sonuçlar getirmiş olsa da bazıları ise insanlık dışı ve olumsuz sonuçlar doğuran deneylerdir.

Bizler her şeyi kitaplardan öğrenmedik, çünkü insanlar nesiller boyu tecrübelerini birbirlerine aktarıp durdu. Yapılan bu denemelerde en ilginçlerini bildiğim halde yazamıyor olmamı da ayrıca belirtmek isterim. Fakat yazacaklarım da bir o kadar akıl almaz ve korkunç deneylerdir.


1939 yılında; 10 tanesi konuşma bozukluğu ve kekeleme sorunu yaşayan çocuklar olmak üzere 22 yetim çocuk deney için kullanılmıştır. Çocuklar eşit olarak iki guruba ayrılmıştır. Terapistler çocukların akıcı konuşma durumuna göre onları ödüllendirirken diğer terapist ise çocukların yapmış olduğu en küçük yanlışlarda bile onları cezalandırdı..

Sonuç olarak negatif davranılan çocuklar psikolojik anlamda ağır hasarlar aldı. Ancak daha da kötüsü terapi öncesi konuşma bozukluğu yaşamayan çocukların da konuşmalarında bozulmalar oldu. 2007 yılında yetim kalan bu çocukların 6 tanesi içinde oldukları durumdan dolayı 925 bin $ tazminat aldılar.


1960'lı yıllarda aynı cinsten birbirlerine cinsel olarak çekici gelen kişilerin zihinsel hastalığı olduğu düşünülüyordu. Deneye katılan gönüllülere, eş cinsel görüntüler ile eşleştirilmiş elektrik şoku verilerek enjeksiyon yoluyla da mide bulantısı ve kusmaya yol açan terapiler uygulandı. Buradaki amaçları hasta olduğu düşünülen kişinin eş cinsellik ve acıyı bir tutacağıydı. Fakat bu deneyler olumsuz sonuçlar verip hastaların çoğuna psikolojik ağır hasarlar vermiştir.

Bu gerçekten de en ilginç olanlardan biri.

1966 yılında Psikolog John Money, David Reimer adında 8 aylık bir bebeğin sünnet operasyonu sırasında çok başarısız olmuş ve penisini tamamen kaybetmesine neden olmuştur. (Bunu bilinçli yapmıştı çünkü; bir insanın cinsiyet kimliğinin doğuştan değil de çevre ile şekilleneceğini düşünüyor ve bu öngörüsünü kanıtlamak istiyordu) Daha sonra John Money, operasyonun başarısız olduğunu bebeğin ailesine söyleyerek, David'in cinsiyetinin değiştirilmesini önerdi. Ebeveynleri de bu konu da hem fikir olmuştur. Adı da ''Brenda'' olarak değiştirilen David bebeğin, bir vagina ve hormonsal desteği sağlandı. Fakat Brenda, çocukluk süresince standart bir erkek çocuğu gibi davrandı. 14 yaşına geldiğinde ailesi yaşadıkları sıkıntıya dayanamayıp Brenda'ya gerçeği söylediler. Ve tekrar David'e dönmesi konusunda karar aldılar. Fakat deney trajik bir şekilde sonuçlandı ve David 38 yaşında intihar etti.

8 gün uykusuz kalma deneyi; (2 video toplamda 14 dakikadır)







Bunlar aslında sadece devede kulak sayılabilir deneylerdir. Tarih boyunca çok sayıda tüyler ürperten, insanlık dışı deneyler yapılmıştır. Tedavi yöntemini bulmak amacıyla sağlıklı bir insana kanser virüsü enjekte edilmesi, bir canlıyı öldürerek tekrar hayata döndürmek amacıyla yüksek dozda adrenalin enjekte edilmesi, bir file çok yüksek dozda LSD enjekte edilemesi, tek gövdeye eklenen iki baş deneyleri, mutasyon deneyleri ve dahası..



Ne zaman bir konu hakkında düşüncelere dalsam, bu konu genellikle kör bir kuyu gibi dibe doğru beni içine çekiyor. Çünkü kuyunun üzerinden bakarsam dipte ne olduğunu asla bilemeyeceğimi anlıyorum o anda. Bu yüzden gerçekten üstümdeki tüm elbiseleri çıkarıp giriyorum her seferinde o kuyuya.

Hissediyorum.
Karanlık ve en karanlık..
Sonunda karanlığı görebiliyorum.

Ama gördüğüm bir şey daha oluyor o karanlıkta. O da başımı kaldırıp baktığım kuyunun tepesinde duran aydınlık.

Her insanı bir yağmur damlası gibi düşünüyorum bazen. Milyarlarcası bir araya gelip toprakla buluşuyor bir bir. İlk düşenler ve henüz bulutların koynundan yeni çıkanlar.


Kimisi bir çiçek olur, kimisi bir ağaç, kimisi tomurcuk iken kurur, kimisi de çürük bir tohum olarak hiç var olmadan ölür. Fakat hepsi de benzer duygularla var olmuştur. Tıpkı yağmur damlalarının özünün su olduğu gibi bu duygularda insanın özünde hep vardır.

Nefret, kıskançlık, aşk, şehvet, hırs gibi varlığından habersiz yaşadığımız tüm duygular. Eğer dikkat ederseniz izlediğiniz tüm filmlerde, okuduğunuz tüm romanlarda bu duyguların yoğunlukla işlendiğini daha iyi anlarsınız.

İşte benim de gerçekten yoğunlaşmak istediğim konu bu.

Aşk ve mantık 


Aşık olduğunuz bir adamın ya da kadının her hareketini gözlemler tüm duygu ve düşüncelerine önem verirsiniz. Yanınızda olmadığında kendinizi güçsüz ve yalnız hissedersiniz. Fakat aşkın kendisi aslında nasıl bir duygudur?

Aşık olduğunuzu hissettiğinizde bu duygunun nasıl oluştuğunu anladınız mı?
Aşık olduğumuz zaman mantıklı düşünmeyi bir kenara bırakarak duygulara yoğunlaşırız. Ama duygularla hareket etmek bizi çoğu zaman yanlışlara da götürebilir.
Bu durumda insan mantıklı olmamayı kendi mi istemiştir?


Kıskançlık 


Diğer bir konu da kıskançlık.
Gerçekten hayatınızda şimdiye kadar kaç kişiyi neden kıskandınız? 



Daha çocukken bir yaş küçük olan kardeşimizi kıskanmaya başlarız. Buna yakın çevremizde de çoğumuz şahit olmuştur. Kıskançlık acaba doğuştan mı geliyor yoksa çevrenin etkisiyle mi oluşuyor?

Kimse kıskanç olduğunu açık açık dile getirmez. Hoş bir duygu değildir çünkü. Kadın erkek ilişkileri dışında, etrafımızda olup biten ve sahip olamama hisleriyle birlikte en yakın dostlarımıza bile kıskançlık duyarız farkında olmadan.

Bu çoğunlukla maddi kısmen de manevidir.

Bir şeylerin noksanlığı bizi hep farkında olmadan kıskançlık  duygusu içine hapseder.

Kin ve nefret !

Birini öldürmeyi isteyecek kadar öfkelendiğiniz zaman, içinizdeki katili ne kadar gördünüz?




Çünkü zaman zaman hepimiz bu duygulara kapılırız.
Toplumsal adaletsizlik ya da bize yapılan herhangi bir yanlışa kolaylıkla kin ve nefret duyabiliriz. Bu durum ileri boyutlara ulaştığında ise felaketleri ve kıyımları da beraberinde getirir.

Örneğin; öz ve üvey evlatları olan bir kadının her iki çocuğuna da eşit davranmaması nasıl açıklanabilir? Bu nefret nereden gelmiştir?

Öfke ile kalkan zarar ile oturur ata sözünü de hatırlatmakta fayda görüyorum.

American Beauty filminin son sahnesi de bize öfke ile ilgili güzel bir mesaj verir aslında. Kafasından vurularak ölen Lester (Kevin Spacey) son sözleri ile noktayı koyar.

Sanırım başıma gelen şey için fena halde kızabilirdim... Ama dünyada bunca güzellik varken kızgın kalmak oldukça zor. Bazen hepsini bir anda görüyormuşum gibi geliyor ve bu çok fazla.. Kalbim, patlamaya hazır bir balon gibi doluyor. Sonra sakinleşmeyi hatırlıyorum... Tutunmaya çalışmaktan vazgeçmeyi. o zaman yağmur gibi üstümden akıp geçiyor. ve sonsuz bir minnet duyuyorum. Küçük, aptal hayatımın her bir anı için. Eminim neden bahsettiğim hakkında hiçbir fikriniz yok. Ama merak etmeyin. Bir gün anlayacaksınız...

Şehvet


Güzel ve çekici bir kadınla beraber olma arzusunu bir anlık hissettiğinizde bu duygularınıza mantığınız ne cevaplar verdi?

Ya da bir kadın olarak Brad Pitt gibi bir erkeğe sahip olmayı düşündünüz mü?
En iyi olmak peşinde koşarken hırslarınızın kurbanı oluşunuzu fark etmediniz mi?

Acaba biz mi duygularımıza yoksa duygularımız mı bize hükmediyor?

Ya da biz tüm olacakları bile bile kontrolü duygularımıza mı devrediyoruz? Bunlar elbette analiz ve gözlem gerektirir. Ama en başta her bireyin kendi içinde kendi gözlemini yapması daha yararlı olacaktır.

Montaigne'nin Denemeler adlı eserini geç bitirmiş olsam da, bir kenarda dursun diye altını çizdiğim cümleleri blogumda da paylaşmadan edemedim.

Montaigne'ye göre her insan kendisi için bir derstir. Yeter ki, kendini iyice görebilsin. ''Benim yaptığım şey, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir.'' Başkasına değil kendime ders veriyorum.

Bir takıntısı da ''ölmeyi öğrenmek''ti. Felsefenin bunu sağlayacağını düşünürdü. ''Felsefe yapmak ölmeyi öğrenmektir'' derdi.

Ölüm kendini sadece düşünce yoluyla hissettirir; çünkü o anlık bir olgudur:

Ya geçmişte ya da gelecektedir; onda şimdiden eser yoktur. Aut fuit, aut veneit, nihil est praesentis in illa,

Ölüm, ölümü beklemekten daha az acı verir. Morsque minus paene quam mora mortis habet

Ölümün bizi nerede beklediği belirsizdir, onu her yerde bekleyelim. Ölümün önceden tasarlanışı, aynı zamanda özgürlüğün önceden tasarlanışıdır. Ölmeyi öğrenmiş olan insan tutsak olmayı bilmez. Ölmeyi öğrenmek bizi tüm ayak bağlarımızdan, tüm baskılardan kurtarır. Yaşamdan yoksun bırakılmanın bir kötülük olmadığını iyice öğrenen için hayatın içinde kötü hiçbir şey yoktur.

Ommem crede diem tibi diluxiess supremum.
Grata superveniet, quae non sperabitur hora.

Işık veren her günün senin en yüce gün olduğunu hayal et; üzerinde hesabının olmayacağı saati saygıyla kabul edeceksin.

Kafamı ölüm hayallerinden yoksun bıraktığım hiç olmadı; hayatımın en düzensiz dönemlerinde bile.

Jucundum cum aetas florida ver ageret
Çiçek açmış gençliğim neşeli baharını sürerken.

Kim insanlara ölmeyi öğretecekse, onlara yaşamayı da öğretecektir.

Pek yakında şimdiki zaman geçmiş olacak ve biz onu bir daha hiç hatırlamayacağız.

Sonsuz bir yaşamın, benim bir insana verdiğim yaşamdan daha az çekilebilir ve daha zahmetli olduğunu gerçeketen hayal edin. Eğer ölümlü olmasaydınız, sizi bundan yoksun bıraktığım için hiç durmadan beni lanetleyecektiniz. Alışkanlığın ağır bastığını görerek, fazlaca susamışlıkla ve korkusuzca kucaklamanızı engellemek için bilerek bir parça acılık kattım ölüme. Yaşamdan da ölümden de kaçmayasınız, sizden istediğim bu ılımlılığı benimseyesiniz diye her ikisini de tatlılıkla acılık arasında yumuşattım.

Tüm günler ölüme gider, sonuncusu oraya varır.


Montaigne ve Denemeler üzerine /1580

Bölüm 1

Bu bir intihar notu olabilirdi

Eğer bugün çok ciddi bir hastalığınız olduğunu öğrenseydiniz, hayata bakış açınız ne derece değişirdi?
Örneğin kanser, beyninizde bir tümör, böbrek yetmezliği ya da başka bir şey..
O an ne hissedersiniz?
Doktorunuz yaptığı testleri ve raporları değerlendirdi. Ve hayati önem taşıyan ciddi bir hastalığınız olduğunu söyledi. Emin olmak için başka hastaneler ve başka doktorlara gittiniz ve aynı teşhisi koydular. Ameliyat olabilirsiniz ama hayatta kalma oranınız çok düşük ve çok riskli bir ameliyat.

-------------------------------------------

Bölüm 1 - Her şeyi düşünme

-------------------------------------------
Kafam öylesine allak bullak ki. Ne düşüneceğimi dahi bilemiyorum. Hastane dışında bulunan kafeteryada oturup bir kahve aldım. Sigaramı yakıp vay be ben şimdi ölüyor muyum diye içimden konuşmaya başladım. Anneme ne diyeceğim? Kadın kalp krizi geçirir. Ya da sevgilime? Yakın arkadaşım Mehmet'i mi arasam yoksa? En iyisi eve gideyim.

Beklenen otobüs hep geç gelir ve yine gecikti. Şu an öleceğimi varsayarsam zamanım aslında öyle değerli ki ama ben burada durmuş otobüs bekliyorum. (Kendi kendine kahkaha atma)

Neyse ki geldi. Şu cam kenarına geçeyim bari. Cem Karaca'nın Çok yorgunum beni bekleme kaptan şarkısını dinliyorum.

Sevgilim mesaj atmış (Canım noldu hastanede misin daha)

+ Şimdi çıktım canım eve gidiyorum.
-  Noldu ne dedi doktor?
+ Ne diyecek işte, boğazım iltihaplanmış. İlaç falan yazdı.
-  İyi kullan bari ihmal etme.
+ Tamam canım merak etme  :*

Otobüs ilerlerken düşünmeye devam ediyorum. Ameliyat olsam mı olmasam mı? Olursam hemen ölürüm ya da kurtulurum. Olmazsam geç ama kesin ölürüm. İkisini kafamda bir teraziye koyuyorum.
Galiba ameliyat olacağım.

Eve geldiğimde her şey öyle güzel öyle sıradan ki, bu kötü haberi verip kimsenin canını sıkmak istemiyorum açıkçası. Yemeğimi yeyip odama çekildim. Bloguma girip bunları yazsam mı diye düşünüyorum şu an. Başlık: Ben ölüyorum galiba. ya da bu son yazım gibi. Ama yazamam ki, o zaman da hemen duyulur. Hımm belki ileri tarihli bir yazı hazırlayabilirim. Ne bileyim aklıma gelen kanımda akmakta olan her şeyi yazabileceğim bir yazı.

Aslında bugün hiç uyumak istemiyorum. Odamda ki tüm pencereleri açıp biraz düşünmek istiyorum. Işık olmasın ışığı hiç sevmem çünkü. Sadece karanlık sessizlik ve gece karanlığında hafif esintiyle kıpırdaşan yaprak sesleri.
-------------------------------------------

Bölüm 2 - Geç kaldım özür dilerim

-------------------------------------------
Sabaha kadar uyumazsam olacağı buydu. Patronum arıyor. Açıp ölüyorum lan mı desem. Yok ya ayıp olur hem adamın ne suçu var ki. En iyisi gidip uygun bir dille izah edeyim durumu.

+ Merhaba arkadaşlar,
-  Ooo Kemal bey, gözümüz yollarda kaldı. Nerdesin oğlum saat kaç?
+ Ya hiç sormayın uyuya kalmışım.
-  Muzaffer Bey seni soruyordu. Bari sağlam bir şey uydur.
+ Merak etmeyin en sağlamı bende.

Kapı tık tık..
İçerden bir ses gelll.

Merhaba Muzaffer bey beni çağırmışsınız.
Ellerim bağlı ayakta durarak konuşmaktan da hep nefret etmişimdir.

+ Şimdi Kemal her iş yerinin bazı prensipleri vardır.
+ Bugün 3 saat geç kaldın.
-  Evet efendim doğrudur. (Kabalık etmek istemediğim için cümlesini bitirmesini bekliyorum)
+ Eğer acil bir durumunda varsa yine ara haber ver. Benim acil işim çıktı de. Ama böyle yaparak buradaki işleri de aksatıyorsun.
-  Haklısınız efendim. Bir daha olmaz.
+ Tamam hadi dikkat et bi daha.
-  ...

Söylemedim tabi. Ne bileyim etrafımda bana acıyarak bakan gözler beni rahatsız ederdi. Söyleyemedim işte. Hem söylesem ne olacaktı ki. Al sana üç maaş ikramiye. Kafana göre takıl gez. Ameliyat olduktan sonra yine beraber çalışırız falan der canımı iyice sıkardı.

Hiç bir şey demeden ve hiç kimseyle bile vedalaşmadan son kez çıktım iş yerinden. Muhtemelen birazdan noldu diye aralar. Ama telefonumu kapattım kimse ulaşmasın şimdi bana.

Şehrin kalabalığına attım kendimi. Ağzımda sigara ağır ağır ve amaçsızca, hiç bir yere doğru yürüyorum. Hem gittiğim yerin ne önemi var ki artık..

Ben zaten ölüyorum.


Not: Yukarıda yazılan her şey kurgudan ibarettir. Sanırım ölüm karşısında gerçekten de buna benzer şeyler hissedip, buna benzer şey yazmış olacaktım.

Tanrının Kutsadığı adam

Günahların en tepesine çıkmak ne demektir? Ya da hangi günah en tepede olmayı sunabilir size?
Tüm insanları öldürmek..
Dünya'ya bir kibrit çakmak.
Hangisi..?

Sonra Tanrı'nın huzuruna çıplak bedeninizle çıkıp evet ben yaptım demek. Ne duruyorsun ateşe atsana beni diyerek bir kahkaha atmak o an da.. ve Tanrı size tebessüm edip cennetine koysa.

Çünkü kimse anlamasa da biliyordu Tanrı. Yaralı atlar gibiydi o insanlar. Ben öldürmesem onlar zaten birbirini vuracaktı. Açtılar, yoksuldular öylesine acı çekiyorlardı ki dayanamayıp hepsini öldürdüm ben de.

Dünya bu sessizliğe dayanamayıp sükunete çekilse. Aylarca, yıllarca bir bebek sesini beklese. En sonunda dayanamayıp patlamaya hazır bir bomba gibi kendini geri sayıma alsa.

Toz bulutu misali dağılsa evrenin karanlığına. O an orada olsak, her bir parçamızla birbirimize karışsak. Sarmaş dolaş olsak hatta sevişsek. Başka Dünya'da ya da başka bir alemde yeniden filizlensek..

Kaybetmekten neden korkarız

Kaybetmek, bir eylemin sonucudur. Eylemsizliğin değil. Tıpkı kazanmanın olduğu gibi, kaybetmenin de öncesinde bir hareket yatar. Hareketin sonunda, kazanmak ya da kaybetmek vardır. Hiçbir şey için çaba sarf etmeden, niyeti ve düşünceyi somut bir eyleme dökmeden, her şeyden umudunu kesmiş, pes etmiş bir halde eylemsizlik içinde olmanın sonucu "kaybetmek" değildir. Bu olsa olsa nefes almak vesaireden ibaret asgari hayat fonksiyonlarını içeren bir bitkisel hayata teslim etmektir kendini. İnsan ne olursa olsun kendini bu duruma sokmamalı. Öğrenilmiş çaresizlik, kaybetmekten yorulanların düştüğü çukurdur. 

Kaybetmekten yorulmamalı... 

Madem kazanamayacağını düşünüyorsun, o halde kaybetmeyi hedefle. Hedefin hata yapmak, kaybetmek olsun. Kaybetmek, eylemsizlikten daha iyi. Mükemmeliyetçi insan mükemmelin ne olduğunu iyi bilir fakat, köşeli düşünceleri esnemeye müsait olmadığından, hata yapmaktan korkar, mükemmele ulaşmanın olanaksızlığını gördüğünde daha baştan vazgeçer. Kendini koyverdiği o pasaklı ruh hali ile, beyninde açık seçik seyrettiği ve arzuladığı mükemmelliğin resmi birbiriyle ne kadar da tezattır halbuki. Her şey ve herkes kusurlarıyla birlikte mükemmeldir, kusursuz derecede kusurlu olmakla barışmalıyız. 

Kimse yeni doğan bir arslan yavrusundan kükremesini beklemez. Ve o yavru kükremeye çalıştığında miyavlarsa kimse ona kahkahalarla gülüp onu ayıplamaz, onu aşağılamaz. Fakat biz insanlar birbirimize çok fazla acımasız davranıyoruz. Herkesten önce, kendimize...

Soner Güler

Yirmi dört ekim iki bin on beşte ne oldu
Yumurta yoksa tebessüm var.
Bazı sabahlar öyle derin düşünceler içinde başlıyorum ki güne. On beş dakikalık otobüs yolculuğma on beş yıllık anılar sığdırabiliyorum. Her sabah ölüyorum ben. Yeniden dirilebilmek için. 

Yollara baktıkça zamanı görüyorum. Zamanın en güzel hediye olduğunun farkına varmakla beraber, zamanı anlıyorum. Zihnim, ani sıçramalarla birlikte yıllarca öteye ve geriye fırlatıyor bir anda beni. 

Kaybettiğim güzel insanları düşününce şüphesiz bir gün başkalarının da beni kaybedeceğini anlıyorum. Bir sabah salâsında adımın söylenişini duyuyorum. Bedenimin defnedilip, ardından üzerime atılacak olan her kürek toprağı düşünüyorum. Bunu karamsarlıkla karıştırmayın lütfen. Yaşadığının, canlı ve diri olduğunun tam anlamıyla farkına varmaktır bu. 

Ölümü anlıyorum, ve ona gülüyorum ben. 
Rüyalarımda bile yüzleştiğim anda ''vay be demek buraya kadarmış, ölüyorum.'' diyebiliyorum.

Tüm bunları düşünmek ilk başta bana kendimi hiç yaşamıyormuşum gibi hissettirse de bu hisle beraber yaşamam gerektiğini de hatırlatıyor. 

O anda zamana hükmeden bir kral gibi hissediyorum kendimi. Aklımda fırtınalar esiyor gibi oluyor kendi içime sığmayıp dolup taşıyorum adeta. 

Her şey gözümde daha basite indirgenmiş oluyor. Ya da bir çok insanın canını sıkan şeyler benim hiçte umurumda olmuyor. Endişe ve telaş içinde geçen bir günü yaşanmış olarak görmüyorum.

Ne bileyim güzel bir takım elbiseyle işinize giderken bir su birikintisine basıp üstünüz berbat olduğunda canınız sıkılır değil mi? Böyle bir durumda ben olsam diğer ayağımı da bilinçli sokardım ve gülerdim. 

Çocukluk ya da gençlik ya da tam anlamıyla ömür dediğimiz şey bir anahtar deliğinden süzülen duman kadar hızlı geçiyor. 

Bu yüzden yaşamalı insan, her anı yaşamalı o anda bir acı varsa acıyı, neşe varsa mutluluğu yaşamalı. 

Vakti saati geldiğinde de bir tebessümle hadi bana eyvallah diyebilmeli.


İnsan ne zaman yaşlandığını anlar?

Yaşlılık, fiziksel olmakla birlikte biyolojik olarak yıpranmadır. Bu doğanın bir kanunudur. Çünkü bir ağaç da eskir yaşlanır insan gibi. Hatta şu söze de bir yerlerde rastlamış olabilirsiniz. 
''Büyüyen her şey aynı zamanda çürüyor demektir''

Kimse kırış kırış olmak istemez belki ama en azından zamanın herkes için eşit olduğunu göz önünde bulundurarak, kendinizi ucuz tarafından teselli edebilirsiniz.

Bir insan olarak biz de zaman içerisinde değişiklikler yaşarız. Çünkü mekanizma yıpranıyor. Hücreler kendini daha geç yenilerken, kırılan ya da kaybedilen dişler yerine gelmiyor. 

Çünkü bir tamamlanma evresi yaşıyoruz. Artık boy uzamıyor, dişler çıkmıyor ve kemikler gelişmiyor. 

Fakat asıl bahsetmek istediğim konu biyolojik olarak yaşlanmaktan çok, zihinsel olarak yaşlanma ile ilgili. 

İnsan ne zaman yaşlanmaya başlar?


Hepimiz çocukluğumuzdan başlayarak belirli bir bilgi birikimi, deneyim ve tecrübe yaşıyoruz. Doğal olarak bu bilgiler hafızamızda sürekli depolanıyor. 
İhtiyaç halinde ise saklandığı depodan çıkartılıp kullanılıyor.
Çünkü çocuk için her şey yenidir. Renkler, sesler, nesneler her şey ilgi odağıdır. Bu nedenle inceleme, anlama ve yorumlama eylemini çocuk farkında olmadan gerçekleştirir. 

Yaşlılık evresi de belirli bir yaştan sonra, bu bilgilerin tekrarlanmaya başlamasıyla ortaya çıkar. 
Çünkü yeniliklere daha az heves duymaya başlarız. 
Yeterince bilgi sahibi olduğumuzu düşündüğümüz için, hayatımızı yeni şeyler öğrenmek yerine şimdiye dek öğrendiklerimizle yaşamaya başlarız. 

Bu tamamen bir repeat (tekrarlama) durumudur.

Yaşam enerjisinin azalmasıyla birlikte, keşfedilecek yeni şeylerin de azaldığına ikna oluruz. Ya da biraz daha basite indirgeyecek olursak..
Çok şey yaşadım, çok şey gördüm. gibi cümlelerle bilgimize vurgu yaparız. 

Hayır aslında görmediğiniz ve henüz yaşamadığınız çok şey var hayatta. Hatta şimdiye kadar edindiğiniz bilgiler, edinmedikleriniz yanında kocaman bir hiç kadar azdır..

İnsan öğrenmeyi bıraktığı anda yaşlanmaya başlar! (yazdığım her şeyin tek cümle ile özetidir bu söz)


İşte bu nedenle çevrenizde gördüğünüz yaşlı kimselere (yeni bir fikri ya da düşünceyi) kabul ettirmekte zorlanırsınız. Onlar kabını doldurmuş olduklarını düşündüklerinden dolayı hep kendi bildiklerini yapar ve yaptıklarının da doğru olduklarına inanarak yaşamayı tercih ederler. İşte gerçekten yaşlanmaktır bu.

''Zihin toprak gibidir, her yeni bilgi de bir yağmur damlası.''
O toprak eninden sonunda bütün suları çekip kurur. Onu taze ve diri tutmak tamamen kendi elinizdedir.

Pek şükür eden biri değilim aksine çoğu zaman isyan etmişimdir. Tanrıtanımazlık değil de, daha çok tanrıya küsmüşlüktür benim durumum.

Kendinden daha kötü durumdaki insanlara bakarak şükür edenleri de hiç anlamıyorum. Duymuşsunuzdur işte, karnın tok ise açları düşün, ısına biliyorsan soğukta olanları, işin var ise işsiz olanları, sağlıklı isen hasta olanları.. diye uzayıp giden benzeri sözler..

Ucuz yoksulluk edebiyatı değilde nedir bu arkadaş?

Nedir bu kendinden daha kötü durumda olanlara bakıp da şükür etme halleri.?

Ha ben şükür etmeyin demiyorum. Sadece bu şekilde etmeyin.

Olayın bir de diğer yüzüne bakacak olursak, Empati kurarak kendinizi o kötü durumda olanların yerine koyun. Siz onun haline bakıp şükür ediyorsanız, onun da sizin halinize bakıp şükür etmemesinden daha doğal ne olabilir.

Haa yoksa o da daha da kötülere mi bakmalı? 

Peki o halde şöyle bir soru sorayım sizlere. Dibe vurmuş bir adam kol bacak yok, konuşamıyor yürüyemiyor, tuvalet ihtiyacını gideremiyor, sağlık yok bişey yok kan kusuyor. Dünya'da belki de eşi benzerine az rastlanan bir durumda bu adam.

Bu adam neye bakıp da şükür edecek? Bu adam isyan etmeyip de ne yapacak? Üstelik çevresinde sürekli kendine bakıp da şükür eden insancıklar varken kendini nasıl hissedecek? 

Hem o şükür edenler vahh vahh.  yazıkk.
Çok şükür ben sağlamım deyip geçerken ''Kaçı yardım elini uzatmıştır?'' o zor durumda olan insanlara.

Sadece çok azı bunu yapar biliyorum. Niye böyle bir genelleme yaptım peki? Çünkü bu insanları tanıyorum ben içinde yaşadığım toplumu biliyorum. Bu yüzden sadece kendi hallerine şükür edip yollarına devam ederler.

Ama şunu hiç düşünmezler. Şükür etmek yerine bir yardım edeyim dese belki de Dünya'da acınası (haline bakıp da şükür edilesi) insan sayısı bu kadar fazla olmazdı.

''Çok şükür sobamız yanıyor. Allah dışarda kalanlara yardım etsin.'' Allah eder güzel kardeşim de sen de insan olarak kendi haline şükür etmek yerine bi yardım eli uzatsan..

O yüzden geçin bu ayakları, insan şükür ettiği kadar isyan da etmeli. Karnı tok sırtı pek iken isyan edenleri de şükür etmiyor diye eleştirmemeli.

Yoksulluk edebiyatı ile şükür edenler dostoyevski

Son zamanlarda kısa hikayeler yazmak geliyor içimden. Ben de kendimi kırmamak adına geri çevirmiyorum. Gerçek hayatta rastladığım insanları birer hikaye kahramanı olarak seçip onlara çeşitli roller veriyorum. Her birini özenle seçip rollerini de onlara yakışır bir şekilde veriyorum.  Bunu bilinçli yapmanın da ötesinde gördüğüm bu insanlar ben de etki bırakıyor, bu yüzden hikayeyi yaratanlar aslında ben değil onlardır. Yine de çoğunun hayal ürünü olduğunu belirtmek isterim.

Annem ölüyor..

Babamın ölümünün üzerinden tam 10 yıl geçmişti. Fakat bu sefer de annemi kaybetmek üzereydik.

Doktorlar annemin ikinci bir kalp ameliyatını kaldıramayacaklarını söylediklerinde tamamen yıkılmıştım. Bu ondan vazgeçmek demek olurdu. Ama bir yandan da yaşlılığını ve hayattan bezmişliğini düşününce ölümün onun için kurtuluş olacağını düşünüyordum. Çünkü bu şekilde her gün acı çekiyordu. Vücut ağrıları ve çeşitli hastalıkları yüzünden kendisi de ölmek istiyordu.

Geçenlerde gülemediğini fark etmiştim. Bir şeye gülmek istemişti fakat ağzında olan yaralar yüzünden gülemiyordu bile..

Sonra bana dönüp şu cümleleri söyledi :

- Tanrı gülmemi istemiyor. Bana gülmeyi yasak etti.

Gençliğinde de çok acılar çekmiş annem.

Diyecek bir şey bulamadığım için hiç bir şey söylememiştim. Sanki gerçekten de Tanrı onu lanetlemiş gibiydi. Ya da o hep bunu söylediği için bizler de buna inanır olmuştuk. Hatta bu lanetin birazda kendi üzerimize sıçradığını düşünürdük zaman zaman.

Ben evin en küçüğü olduğum için annem en çok beni severdi. Diğer ablalarım ise daha az ziyaretine gelir ve daha az ilgilenirlerdi. İçlerinde evlenmemiş olan sadece bendim. Erkek kardeşimiz olmadığı için hep bir erkek kardeşi hasretini de hepimiz yaşamızdır. Dört kız kardeş olduğumuz için belki de hep böyle bir eksikliği hissettik kendi içimizde. Aslında beş kardeştik fakat birini babamın ölümünden önce kaybetmiştik. Zaten babam da onun acısıyla hastalanmıştı. Ama şu anda tüm bunlar geçmişte kaldı. Düşünmemiz gereken tek şey annemizdi.

Ablalarım ve ben.

En büyük olan ablamın kocası geçirdiği trafik kazası sonu hayatını kaybedince bizim yanımıza taşındı. Hem anneme de son günlerinde daha fazla destek olmak istiyordu. Üniversite için farklı bir ile gitmem gerekiyordu ama gitmekle gitmemek arasında öylece sıkışıp kalmıştım.

Fakat ortanca ablamdan da kötü bir haber aldık.

Aslında uzun zamandır böyle bir olayın olacağının hepimiz farkındaydık. Şiddetli geçimsizlik yüzünden eşinden boşanma kararı almış ve o da valizini toplayarak bize taşınmıştı. Hayat sanki bizimle oyun oynuyor gibiydi ya da tüm bunlar sadece kötü bir tesadüf olmalıydı.

İyi geçinen kardeşlerdik biz aramızda kıskançlık ya da başka türlü husumetler hiç bir zaman olmadı. Olmuşsa da çocukluk dönemlerimizde kalan tatlı anılardan ibarettir hepsi.

Tek umudumuz olan en küçük ablam ise bu üzücü olayların ardından son zamanlarda daha sık gelir olmuştu bize. Bu kadar şeyin arasında onu da düşünmeden edemiyordum. Çok gururlu ve asil bir kişiliğe sahiptir en küçük ablam. Bizlerden borç para istemeye bile çekinirdi bazen.

Ama onun da geçim sıkıntısı yaşadığını hepimiz biliyorduk. Yarı aç yarı tok bir hayatları vardı. Her zaman yüzü güler. Her zorluğa sıkıntıya göğüs gelen (gelebilen bir kadındı). Hiç bir zaman maddi durumunun kötü olduğunu muhtaç olduğunu belli etmezdi kimselere. Ama biz çok iyi bilirdik.

Düşünce karmaşası

Annemin çektiği tüm bu acıların ve bizim kötü geçen günlerimizin nedeni neydi diye soruyordum bazen kendi kendime. Sonra annemin söylediği o sözler geldi aklıma.

- Tanrı gülmemi istemiyor. Bana gülmeyi yasak etti. Tanrı beni lanetledi.

Neden?

Doğrusu bunu hiç düşünmemiştim. Hastalığından ve yaşlılığından şikayet ettiğini düşünüyordum ama bu bir cezalandırma olamaz. Herkes yaşlanıyor. Başka bir nedeni mi var acaba diye merak etmiştim.

Yıllarca saklanan gerçek

Ertesi akşam yemeğin ardından hepimiz oturup bir şeylerle meşgul oluyorduk. Etrafımda parçalanmış hayatcıklar duruyordu adeta. Sonra annemin yanına giderek konuşmaya çalıştım.

Tekrar ne diyeceğini merak ettiğim için ona sadece Bugün nasılsın? diye sordum. O da bana yine aynı şikayetlerini sıraladı. Daha sonra biraz yesen içsen kendini toparlasan diye ısrar ettim.

Annem de :

- Tanrı bir şey yiyip içmemi istemiyor. diyerek cevap verdi.

Bunun üzerine kafamı kurcalayan asıl soruyu sorma imkanı da bulmuştum.

- Peki neden istemiyor? Sen Tanrı'ya ne yaptın diye sordum.

En büyük ablam gözlerini dikerek bana baktı o anda. Annem ise başını öne doğru eğerek sessiz kaldı. Belli ki burada sadece iki kişinin bildiği bir sır olduğunu düşünüyordum.

Daha sonra diğer ablalarım da yanımıza gelerek noluyor diye sordu?

En büyük ablam kendini tutamayarak anlat da bilsinler. Hiç olmazsa bu sırla ölmemiş olursun diyerek kızgın bir ifadeyle dile getirdi sözlerini.

Herkes merak içinde annemin dudağından çıkacak sözleri bekliyordu. Ne oluyor?

Derin bir iç çekişin ardından nihayet konuşmayı seçmişti.

- Ben babanızın aslında ikinci eşiyim. İlk evliliğini sevdiği biriyle erken yaşta yapmış babanız.

Buraya kadar her şey normal garip olan ne? diye içimden geçiriyordum. Aslında çok şaşırmıştım fakat asıl söyleyeceklerinin bu olmadığından oldukça emin olduğum için konuşmasını bitirmesini sabırsızlıkla bekliyordum.

- Küçük bir de kızları olmuş. Babanızın ilk eşi ölünce benimle evlendi. İlk başlarda çocuk olduğu için kabul etmek istememiştim fakat sevmiştim babanızı.

Çocuğa ne olduğunu da söyle diye çıkıştı en büyük ablam.

Annem de devam etti konuşmaya.

- Ben en başından beri istememiştim bu kızı. Bu yüzden de hiç sevmedim. Sevemedim.

Çoğu zaman dövdüm ve aç bıraktım. Sonra hastalandı.

Göz yaşlarını tutamayıp ağlamaya başlamıştı annem. Fakat o anda hepimizin boğazında bir şeyler düğümlenmiş ve küçük kızın nerede olduğunu merak ettiğimiz için annemin gözyaşlarını pek de umursamamıştık. Israrla hep bir ağızdan küçük kıza ne oldu diye sorduk.

Ağzından çıkan son kelime ise Öldü.. olmuştu annemin.

Gözyaşlarımı tutamamış ve üzerine titrediğim canım gibi sevdiğim annemin küçük ve savunmasız bir kızın ölümünden sorumlu oluşunu kaldıramıyordum.

İşte bu senin ve hepimizin lanetiydi. Şimdi seni daha iyi anlıyorum yaşlı kadın. Agresif tavırlarla odama geçerek bavulumu hazırlayıp gitmeye karar vermiştim. Bir kaç gün sonra yola çıkacaktım. Annemle hiç vedalaşmadım. Son bir kaç günümde de hiç konuşmadım.

Otobüs yolculuğunda her şeyi geride bırakmaya ve annemi hatırlamamaya çabaladım. Bir yandan da ağlayıp durdum.

Çok değil 2 ay sonra da annemin öldüğünü öğrendim.

Umarım o küçük kız seni affetmiştir anne.

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

amatör hikayeler Anne ve kızları



Kaldırım taşlarını hiç saydınız mı?
Ben hep sayarım. Aynı renkten olanların sıra sıra dizilişini, tek renk olanları, ya da bir açık bir koyu dizilen taşları.

Bir, iki, üç, dört..

İşte bir sarı daha. Hayır ben siyahlara basıyorum aslında.

Yağmur başladı ve kaldırım taşlarıyla birlikte sokaklarda ıslandı. Üşümeye başlamıştım. Çünkü sabah perdemi aralayarak baktığım güneşin gün sonuna kadar devam edeceğini umuyordum. Açlıkla birlikte biraz da karın ağrısı çekiyordum. Yalnız yaşadığım için genellikle dışarıda yemek zorunda kalmak beni hep mutsuz etmiştir. Sonunda tatsız olacağını bilsem de kendi yemeklerimi kendim yapmayı seviyordum.

Ama biliyor musunuz? Gerçekten çok acıktım. Cadde üzerinde olduğum için her elli adımda bir restorana rastlıyordum. Bu açlığımı daha da dürtüyordu sanki. Ama yine de eve gitmek istiyordum.

Önünden geçtiğim en son restorandan öylesine güzel kokular geliyordu ki restoranı beş altı adım geçtikten sonra geri dönmeye karar vermiştim. İçerisi oldukça sıcak ve doyurucu kokularla doluydu. Garson fazlaca meşguldü. Ama ben de fazla aç olduğum için sabırsızlıkla bir şeyler sipariş ettim.

Yemeğim geldiğinde oturup yemeye başladım. Biraz sos ve tuz ekledim. Her şey mükemmeldi.
Bir yandan yemeğimi yiyor bir yandan da kapıdan giren yeni müşterileri izliyordum. Aslında benden daha önce gelenleri de izlemiştim fakat kayda değer pek de ilginç bir şey bulamamıştım.

Daha sonra bir gencin girdiğini gördüm. Garson çocuk hemence yanına yaklaşarak hoş geldiniz diyerek karşıladı. Daha sonra restoran şefi garsona seslenerek ben ilgilenirim sen işine bak diyerek cevap verdi.

O da ne! bu çocuk konuşamıyor. Kendisini ifade etmek için vücut dilini kullanıyordu. Bu gerçekten de ilgimi çekmişti. Hayat gerçekten onun için zor olmalı. Acaba gerçekten içinden bağırmak geldiğinde ve bağıramadığında kendisini nasıl hissediyordur? Ya da güzel bir kıza seni seviyorum demeyi geçirirken içinden, diyemeyince nasıl hissetmiştir?

Açıkçası o anda tüm bunları merak etmiştim. Sonra kendimi onun yerine koyarak hissettiği her şeyi daha derin düşünmeye başlamıştım.

Bu çılgınca gelebilir fakat sonrasında saçma ya da aptalca gelebilecek bir fikir oluşmuştu aklımda.

Restorandan çıktıktan sonra eve giderek bilgisayarımı açtım ve bu rahatsızlıkla ilgili her şeyi araştırmaya başlamıştım. O gün akşama kadar ev içinde hiç ses çıkarmadım. Halbuki insan yalnız olunca şarkı söyler ya da okuduğu gördüğü bir şey için iyi kötü eleştiri yapar. Kısacası her insan kendi kendine biraz konuşur. Ben o gün kendimle hiç konuşmadım.

Ertesi sabah evin bir kaç ihtiyacı için alışveriş yapmaya çıktım. Sonra o genci tekrar düşünmeye başladım. Market alışverişimi tamamlayınca birden bire bir kaç el kol hareketi yaparak ödemeyi gerçekleştirdim. Kasiyer ve arkamda bekleyen diğer müşteriler benim de konuşamadığımı düşünmüşlerdi. Bunu neden yaptığımı bilmiyordum sadece yaptım.

Açıkçası kendimi çok tuhaf hissetmiştim o anda. Daha sonra aynı markete ve farklı yerlere bu şekilde girmeye başladım. İnsanların bakış açılarındaki farkı net bir şekilde görebiliyordum. Sessizlik güzeldi. Ama ses de öyle.

Her günün akşamında kimlerle nasıl diyaloglar kurduğumu ve karşılaştığım zorlukları not ediyordum. Öğrendiğim yeni hareketleri de ayna karşısında tekrar ederek egzersiz yapıyordum.

Devam edecek..

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın
yalnızlık

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe