Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Yazmaya ilk başladığım zamanlarda,
bunun benim için bir tutkuya dönüşeceğini düşünmemiştim.
Sonrasında ise ölünceye kadar,
bundan vazgeçemeyecek olduğumu anladım..

Hastalıklı bir adamım ben. Kim olduğumu bulduğum anda, olmaya çalıştığım kişi olamadığım için üzülmemin yersiz olduğunu anlamıştım. Her sabah erken kalkmak, en tatlı rüyalarımın reklam araları gibi gelir bana. Aç karnına sigara içmekten nefret etsem de, sigara paketimin yokluğu içimde anlamsız bir boşluk yaratır çoğu zaman.






<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

Sanırım tek ve en büyük sorunumun topluma ayak uyduramamak olduğunu artık anladım. Çevremdeki insanların hali tavırları bile öylesine garip geliyor ki, çoğuna anlam veremiyorum. Belki de bir şeyleri akışına bırakmak doğru bir seçimdir bilmiyorum. Fakat düşüncelerim buna izin vermiyor. Çünkü blog yazıp okuyan insanların bile, samimiyetine inanamıyorum artık. Eskiden böyle değildi halbuki. Bir blog yazısı okuduğum zaman düşüncelere dalardım. Ne bileyim iyi ya da kötü bir şeyler hissederdim. O yazı hissettirirdi çünkü. İçim dolup taşardı hararetli bir şekilde yorum yapmak için sabırsızlanırdım. Tek bir satır bile beni derinden etkilerdi. Fakat artık saçma salak şeyler görüyorum bloglarda. Tamamen ziyaretçi odaklı yazılan yazılardan başka bir şey değil. Ne bileyim işte başarılı olmanın 3 altın kuralı, blog teması nasıl olmalı? vs.. birbirini tekrar eden yazılar.

Mesela şu yazı, blog yazmayı yıllar önce bırakmış bir arkadaşın yazısı. Günde üç beş kişinin girip okuduğu bir blogu vardı. Sonra da tamamen kapattı. Ben bu tür yazılar görmüyorum artık bloglarda..
Kaybetmek, bir eylemin sonucudur. Eylemsizliğin değil. Tıpkı kazanmanın olduğu gibi, kaybetmenin de öncesinde bir hareket yatar. Hareketin sonunda, kazanmak ya da kaybetmek vardır. Hiçbir şey için çaba sarf etmeden, niyeti ve düşünceyi somut bir eyleme dökmeden, her şeyden umudunu kesmiş, pes etmiş bir halde eylemsizlik içinde olmanın sonucu "kaybetmek" değildir. Bu olsa olsa nefes almak vesaireden ibaret asgari hayat fonksiyonlarını içeren bir bitkisel hayata teslim etmektir kendini. İnsan ne olursa olsun kendini bu duruma sokmamalı. Öğrenilmiş çaresizlik, kaybetmekten yorulanların düştüğü çukurdur. - SG
Yani şunu düşünüyorum aslında. Yahu kardeşim daha önce binlerce kez yazılmış olan bir yazıyı yazmanın anlamı ne? Tutup da blogger takipçi widgeti nasıl eklenir diye bir yazıyı niye yazıyorsun? Ha bir de yazacak konu bulamayıp her boku yazan adamlar var. Blogger güncelleme yapmış. Neymiş efendim blogger yazı panelinde artık gülücük varmış. Eee ben de görüyorum panelde bunu salak değilim. Tıkladım ve kullandım. Bunu yazmanın anlamı nedir? Sonra yeni blog yazarlarına tavsiyeler.. vay efendim vayyy. Ulan ben beş yıldır yazıyorum da, tavsiye vereyim diye cirit atmıyorum ortalıkta. Önce sen bir piş de, bırak diğerleri ham kalsın. Haa özelden mesaj atıp yardım isteyene yardım ederim. Ama tutup da, gelin size blog tavsiyeleri vereyim. Şunu şöyle yapın, bunu böyle demekte bana biraz saçma geliyor. 

Adam akıllı yazan blog görmüyorum ben. Üzerine alınan alınabilir. Biri aldığı parfümü paylamış, biri yemek tarifi vermiş, biri efendim kitap yorumu yazmak için kitap okuma moduna girmiş. Okuyorum havasında yani. Herkeste bir kitaplık resimleri, çay kahve fincanı yanında parlak kitap kapakları, okunan kitaplar, seneye okuyacağım kitaplar listeleri falan. Ama bakıyorum bir tane bile o kitapların bıraktığı iz göremiyorum yazarın kendisinde. Madem o kadar okuyorsun. Öyle bir şey yaz ki ve onu öyle yaz ki, hayran olayım ben sana. Ama ne yazık ki, çok az sayıda bu tür blog yazan insan var. Onlar işte nesli tükenen bloglar.  
O yüzden blogların çoğu benim gözümde sürekli aynı teraneleri yazıp duran çöplükten başka bir şey değil. 

Adamın biriyle geçen reklam anlaşması yapayım dedim. Daha doğrusu blogumda reklam vermek ister misiniz diye, kendisi benimle iletişime geçmişti. Önce girip şöyle bir inceledim blogunu. Blogunda arkadaşlarım diye bir bölüm görünce dikkatimi çekti. Üç beş tanede link koymuş. Dedim ki benim reklamımı arkadaşlarım kısmına koyar mısın? Sorduğum tek soru buydu. Tabi ki koyarım diye atladı bu arkadaş. Sonra da cevap yazmadım. İyi de ben senin arkadaşın değilim ki? Blog okuyucularına beni arkadaşın olarak gösterip niye yalan söylüyorsun? O yüzden bu davranış bana biraz para düşkünlüğü gibi geldi. Boş verdim. 

Geçenlerde oturup bir gecede 4400 kelimelik bir öykü yazdım. Sonuç mu? Bir sikim yok abicim. Sürekli lay lay lom konulara yorum yapan salak bir kitle olunca, sen roman yazsan yine tırt.. O yüzden blog yazmaktan da soğudum artık. Cidden aptal bir kitle içinde hissediyorum kendimi. 
Hep gösterişçi, hep palavracı samimiyetsiz insanlar yığını. 
Bana bunları hissettiren tüm bloglara sövgülerimle.

blog

Gençlik ya da yaşlılık olarak insan hayatını iki ayrı bölümde ele alabiliriz. Birinci bölüm birikim yapma, ikinci bölüm ise yapılan birikim ile yaşama. Burada birikimden kastım kesinlikle maddi kazanç değildir. Öğrenilen her bir bilgi de, kişi için bir yatırım ve birikim değerindedir. Bu tıpkı yemek sonrası, sindirme durumuna benzer. Fakat öncesinde elbette sindirilecek bir şeylerin olmasıdır.
Günümüz gençlerinden ziyade şimdiye kadar yaşamış ve ölmüş olan insan topluluklarının da bir zamanlar adına gençlik denilen bu süreci yaşadığını hepimiz biliyoruz. Peki o insanlar ile şimdiki günümüz insanlarının sorunlarının aynı olduğundan söz edebilir miyiz? Bu soruya kısmen evet desek de aslında içinde yaşamış olduğumuz zamanın da, bahsetmiş olduğum sorunları önemli ölçüde değiştirdiğini kabul etmemiz gerekir. Çünkü zaman, toplumun yaşam ve işleyişini değiştirdiği gibi, insani duygularımızı ve benliğimizi de değiştirmektedir. Kısacası düşünce tarzımızı değiştirmektedir.

Bugün hayatımızın bir parçası haline getirdiğimiz bir çok şey var. Genç insanların çoğuda bu yüzden aslında büyük bir yanılgı içinde yaşar. Çünkü hayatı öğrenilmesi kolay bir şey zanneder. Oysa sadece anlama evresi bile uzun bir zaman alır. Hayat seks yapmaktan, uyuşturucu madde kullanmaktan, veyahut ibadet etmekten ya da iyi bir iş sahibi olup pahalı eşyalar satın almaktan ibaret değil. Büsbütün umutsuzluğa düşüp, isyankar derbeder ve belirsiz bir varoluşu sürdürmekte değil. Yaşlı insanlar bu durumu aslında daha iyi bilir. Çünkü benzer duyguları daha önce yaşadıkları için, asıl mutluluk ve huzurun, adına yaşamak denilen şeyin bu olmadığını çoktan öğrenmişlerdir. Ödedikleri bedel ise; gençlikleri olmuştur. İşte biz hayatı böyle bir yanılgı ile yaşıyoruz. İnstagrama yüklediğimiz resimlerin kaç beğeni aldığı, büyük bir önem taşıyor bizim için. Anlamsız kaygılar ve korkular içinde yaşıyoruz. Hayat sanılanın aksine, oldukça zengin ve değişkendir. Fakat biz yaptığımız şeyleri yapmaya devam ettiğimiz sürece bir kısır döngü içinde, kendini tekrar etmekten öteye gidemeyecektir.

İnsan gençken asi ve devrimci olur. Çünkü genç biri için devrimci olmak kolaydır. Devrimciden kastım herhangi bir rejimi benimsemek ve savunmak değil. Aksine tamamen psikolojik bir devrimden söz ediyorum. Hayatı nasıl yaşamanız gerektiğini söyleyen tüm otoriteleri (ırkçılık, milliyetçilik, rekabetçilik, savaşları, dinleri, tanrıları) reddetmekten bahsediyorum. Kendinin ya da başkalarının önceden yaratmış olduğu tüm kalıpları reddetmek. Uyum sağlamayı reddetmek. Bu tam bir içsel devrimdir. İnsanın gerçekten yaşadığı hayatı anlaması için gerekli olan devrimdir. Aksi halde rüzgarda savrulup duran bir yapraktan farkı olmayacaktır.

orman

Kelimenin sonuna gelen -mamak -memek eklerinin, hep hüzünlü birer hikayesi olduğunu düşünmüşümdür. Gitmek isteyip gidememek, söylemek isteyip söyleyememek, yazmak isteyip yazamamak diye uzayıp giden serzenişler. Bazı insanlar yaşadığı hayatı tam anlamıyla görmeye başladığında doğmamış olmayı diler. Ben o insanlardanım aslında, ben o bazılardanım.

Hayatta hep ilerlediğimi düşünürdüm çoğu zaman. Ta ki sona vardığım yerin, beni başlangıca ulaştırdığını görünceye kadar, hep aynı noktada beklediğimi anlamazdım bile. İnsan adeta bir yıkım yaşıyor o anda. Bir çay koyayım diyorum sonra, belki efkarım geçer diye ardından bir de sigara yakıyorum. Bir kaç saniyeliğine de olsa, bir bardak çayın ve sigaranın verdiği mutlulukla yaşadığımı unutuyorum. 

Geceleri uyumuyorum ben. Dertsiz tasasız başını yastığa koyan insanları kıskanıyorum bu yüzden. 
Hüzünlü bir film açıp hüngür hüngür ağlayayım diyorum. Onu da beceremiyorum. Ağladığımı insanların görmesinden, bilmesinden korkuyorum. Ağlamak isteyip ağlayamamak, ne acıymış anlıyorum. 

Bir şeyleri geride bırakmanın yeni bir başlangıç olduğuna inanırdım hep. Oysa geçmişe saplanıp kalıyormuş insan. Orada öylece o zaman diliminde kayboluyormuş. Saçlarının ağarıp, yüzünün kırış kırış oluşunu bile fark etmiyormuş. Ölmeyi isteyip ölememek, ne acıymış anlıyorum.

Bugün içimden geçenleri yazdım. Bu bir öykü ya da başka bir şey değil. Bu benim. Bu kafamın içindeki sesler. 

Yazmasaydım çıldıracaktım..

muhsin bey

- Ne vardı bu kadar içecek be adam. Oldu olacak meyhanede uyusaydın bari. Neyse ki sağ salim evin yolunu bulabildik. Merdiven ışıkları da her zamanki gibi yine yanmıyor. Ne zaman yandı ki zaten? Cimri yönetici bir elektrikçi çağırıp da baktırmadı şu lambalara. Her yıl kiraya zam yapmasını biliyor ama. Tabi tuzu kuru. Karısının koynunda şimdi mışıl mışıl nasıl da uyuyordur. 

- Bu anahtarlar neredeydi? Bu kafayla bulabilir miyim? Offf amma da sıkıştım. O kadar içersen olacağı buydu. 

Kapıyı açar açmaz paltosunu askıya bile asmadan olduğu gibi yere fırlatan Nedim bey, ayakta zor duruyordu. Duvara tutuna tutuna helaya girdi. Helaya girdiğinde hala başı dönüyordu. Bu yüzden düşmemek için bir elini karşı duvara dayadı ve işemeye başladı. Sifonu çekti ama biraz güçlü çekmiş olmalı ki, sifonun zinciri elinde kalmıştı. 

- Ulan sende amma da çürükmüşsün. Bir çekme ile elimde kaldın hay allah. 

Elindeki sifon zincirini lavaboya bıraktı ve yarın bakarım artık diyerek tam içeri geçiyordu ki, o sırada kapı çalmaya başladı. Gelen 36 numarada oturan Nedim Bey'in alt komşusu Meral Hanımdı. Meral Hanım, oldukça güzel bir o kadar da, patavatsız bir kadındı. Kocasından ayrılalı uzun zaman olmuş bir küçük kızı ile kendi halinde yaşayan dul bir kadındı. Ağzına geleni pat diye söylemesi kimseler tarafından pek hoş karşılanmasa da, Nedim Bey'in ilgi duyduğu bir kadındı. Fakat Nedim Bey her seferinde bu ilgiyi pek belli etmemeye çalışırdı. 

Nedim Bey bu saatte kim ola ki diye söylenerek kapıyı açmaya gitti. Kapıda Meral Hanımı görünce de kapı önünde şaşkınlıkla üstünü başını düzeltmeye başladı. Meral Hanım ağzındaki sakızla yayvan bir ses tonu ile lafa girdi. 

- Kusura bakma komşum. Bizde yağ kalmamışta, varsa senden bir çay bardağı yağ rica edecektim. Geçen de salça almıştım unuttum sanma.
Nedim bey gayet güler bir yüzle cevap verdi : 
- Olur mu efendim lafımı olur. 

Nedim Bey, herkes tarafından iyi yürekli, kimseye zararı dokunmayan yalnız bir adam olarak bilinirdi. Tam bir beyefendiydi. Meral Hanım da en çok beyefendiliğini severdi Nedim Bey'in. Kendisine sarkıntılık edeceğini bir kez olsun bile düşünmedi. 

Nedim Bey, müsaade isteyerek mutfağa gitti ve Meral Hanım'ın istediği yağı getirdi. Yalnız yağı uzatırken hafiften eli titriyordu. 
- Buyurun Meral Hanım, eğer başka bir arzunuz olursa..
- Çok kibarsınız Nedim Bey, vallahi bu zamanda sizin gibi bir insan zor bulunur dedi Meral Hanım. 

Nedim Bey kapıyı kapatıp, kapattığı kapının ardına sırtını yasladı ve derinden bir offf çekti. Dolapta geçen gün aldığı yarım kalmış rakısını hatırladı. Sonra tekrar mutfağa giderek ayak üstü bir kadeh doldurdu kendine. 

Odaya girince plakları karıştırmaya başladı. Eline aldığı Müzeyyen Senar'ın Ağlamakla inlemekle ömrüm geçiyor plağını pikaba yerleştirdi. Yüzünde garip bir gülümseme ile kadehini yudumlamaya devam etti. Çok geçmeden de elindeki kadehle birlikte, kıyafetleriyle uzandığı yatağında uyuya kaldı. 

Sabah gözlerini açtığında saat 11:00 i gösteriyordu. Yine kendi kendine söylenmeye başladı..
- Ne vardı bu kadar içecek be adam? Son defa mı içiyordun? Saatte epeyce geç olmuş. 

Yatağından kalktı ve kollarına iki yana açarak iyice bir gerildi. Gözü pencere kenarında duran saksıdaki çiçeklerine ilişti birden. Çiçeklerini çok severdi Nedim Bey. Her sabah onlarla konuşurdu su verirken. Bu sabahta sularını verirken konuşmayı ihmal etmedi. 

- Nasılsınız bakayım güzellerim. Günaydınlar olsun. Bir gün suyunuzu unutsam ikinci gün küsersiniz bilirim. Size de günaydın Meral Hanım diyerek pembe yapraklı çiçeğini öptü. 

--Devam edecek-- kafada duruyor.

 - Şimdiye kadar yazdığım tüm öyküler için tıklayın

kavanozda çiçek

kukla ve kuklacı
Bugün ilk kez kukla Anton'u izleyeceğim için çok heyecanlıyım. Heyecanlı olmamın elbette iki nedeni vardı. Birincisi onun da benim gibi, kısa kareli bir şortu olması ve yine benim gibi papyon takmasıydı. İkinci nedeni ise; benim adımın da Anton olmasıydı. Sokaklarda afişini görmeseydim, belki hiç denk gelmeyecek ve babama beni bu gösteriye götürmesi için ısrar edemeyecektim. Akşam 19:15 te başlayacak olan gösteri için gün ortasından hazırlanmaya başladım. O esnada babam da söylenip duruyordu :

- Akşama daha çok var. Ama bakıyorum da erkenden hazırlanmaya başlamışsın.
- Biliyorum baba. Ama Anton'u gerçekten çok merak ediyorum. Yoksa sen merak etmiyor musun?
Babam gözleri hafif ve baygın bir bakış atarak, umursamaz bir tavırla ehhh dedi.

Sekiz yaşında bir çocuk için paha biçilmez bir ödül olsa gerek bu. Bir yandan saçlarımı tarıyor, bir yandan da çarçabuk akşam olsun diye bekliy öylece ardından ordum. Seçtiğimiz koltuk orta sıralardaydı, ama yine de hiç önemli değildi. Anton'u en arka sıralardan izlemek bile bana yeterdi. Gösteri başlar başlamaz. herkes coşkuyla alkışladı ve Anton'un gerçekten de marifetli bir kukla olduğunu anlamıştım. Fakat bir anda o alkış tutan kalabalık, öfkelenmeye ve bağırmaya başladı. Kuklanın söylediklerinden bir şey anlamıyordum ama, sanırım bunca insanı öfkelendirecek bir şeyler söylemişti. O an korkudan babama sıkı sıkı sarılmıştım. Derken ön sıralarda oturan izleyicilerin ayaklandığını gördüm. Herkes bağırıyordu kuklaya :
- Aşağılık herif in oradan aşağı.
- Demek majesteleri ile dalga geçersin haaa.

Daha sonra ise, ellerine ne geçtiyse kuklaya fırlatmaya başladılar. Buna giydikleri ayakkabılar da dahil. O kargaşa esnasında bir adamı, yaka paça götürdüklerini gördüm. Salon ise darmadağın olmuştu. Ne olup bittiğini anlayamıyordum. Babam beni kucağına aldığı gibi oradan uzaklaştı. Ertesi sabah bir adamın idam edileceği haberi yayılmıştı her yerde. Merakıma yenik düşüp, gösterinin yapıldığı salona tekrar gittim. Temizlikçi bir yaşlı adam dışında kimsecikler yoktu salonda. Adam beni görür görmez temizliği bıraktı ve başını kaldırıp şöyle dedi :
- Hayırdır evlat bir şey mi arıyorsun?
- Hayır efendim sadece dün gece ne olduğunu merak ettim ve o yüzden geldim.
O an tamda sahnedeki atılan parçalar arasında Anton'u gördüm. Koşarak sahneye çıktım ve kuklayı elime aldım. Temizlikçi birden bire seslendi :
- Onu yerine koysan daha iyi çocuk.
Fakat bırakmak istemiyordum. Üstelik o sadece bir kukla. O yüzden, temizlikçi yaşlı adama, ama neden? diyerek cevap verdim.
- İnsanlar o kukladan artık nefret ediyor. Görmeye bile tahammül edemeyecekler de o yüzden.
Yaşlı adamın söylediklerini kulak arkası etmek istemiyordum. Ama yine de Anton'u da orada bırakmak istemiyordum. Bu yüzden ısrar etmeye başladım.
- Bende kalamaz mı efendim? Kimseye onun bende olduğunu söylemem.
Yaşlı adam pek bir düşünceli tavır ile, elini sakalına götürdü ve iyi kalsın ama onu kimselere gösterme dedi.
Anton'u gömleğimin üst iki düğmesini açıp göğsüme koyarak, oradan uzaklaştım ve söz verdiğim gibi babam da dahil olmak üzere kimselere göstermedim.

Akşam vakti şehirdeki tüm afişlerin söküldüğünü gördüm ve temizlikçi yaşlı adamın söylediklerinde ne kadar haklı olduğunu anladım. Eğer birisi Anton'u görürse ona mutlaka zarar verir ya da elimden alır diye düşündüm. Bu yüzden onu, tavan arasındaki eski bir sandığa sakladım. Orada kullanmadığımız eski eşyalar dışında hiçbir şey yok. Üstelik kimsenin oraya çıkıp bakmak aklına bile gelmez.

Bir kaç hafta sonra ise, ben bile Anton'u orada sakladığımı unutmuştum. Aradan tam 17 yıl geçmişti. Babamın ısrarla piyano dersleri aldırmasından kurtulmuş olsam da, şimdi keşke hayatta olsa da bana yine piyano dersleri için ısrar etse diye düşünüyordum. Babamın ölümünün ardından annemle, büyük annemin yanına taşınmıştık. Okulu bitirdikten sonra herhangi bir meslek edinmediğim için, büyük annemden sürekli azar işitiyordum. Bir yandan da, duygularımı açığa çıkaran öyküler ve denemeler yazıyordum. Daktilo başında sabahladığım zaman, yaptığımın iyi bir şey olduğuna inanırdım hep. Fakat gün ortasında ne yazmışım diye çalışmalarıma tekrar göz attığımda, buruşturup çöpe atmak bir kaç saniye sürüyordu. Kendimi adeta bir boşlukta gibi hissediyordum. Bir arayış içinde geçiriyordum günlerimi.

Akşam yemeğinin ardından yağmurun başlamasıyla büyük annem seslenmeye başladı.
- Anton! Atlar hala bahçede onları ahıra götür hadi.
- Peki büyük anne. diyerek tam çıkıyordum ki, bir şeyler yazmak için güzel bir zaman olduğunu hissederek, masa üstündeki daktilomu kucağıma aldığım gibi dışarı çıktım.
Muhtemelen büyük annem arkamdan ''bu çocuk ne zaman adama olacak'' diye söylenmiştir. Duymasam da biliyorum. Ne fark eder ki?

Atları yağmur altından alıp ahıra götürdüm ve asılı duran gaz lambasını yaktım. Daktilomu büyük annem hediye etmesine rağmen, neden bir şeyler yazmama kızıyor bir türlü anlamıyordum. Daktilomu ahırda duran eski ve ortası çatlak olan masanın üzerine bıraktım. Kağıtlar biraz ıslanmıştı ama zaten kayda değer pek bir şey yazamayacağım için pek önemi yoktu. Ellerimi birbirine sürtüp, parmaklarımı çıtlattıktan sonra, hadi bakalım diyerek kağıdı daktiloma hevesle yerleştirdim. Ama o boş kağıda dakikalarca bakacağım hiç aklıma gelmemişti. Tek bir harf! Sadece tek bir harf için bile dokunmamıştım daktilonun tuşlarına. Sonrasında ise boynumu büküp, pencereden gecenin karanlığında yağmakta olan yağmuru izliyordum. Ardından daktiloya dökülen ilk kelimeler geldi.

- Yağmur gecenin karanlığında, hızla yağıyor. Atlar korkuyor.. Büyük annem azarlıyor ve bennn oturmuş burada salakça şeyler yazıyorum..

Lanet olsun! Bunlar ne Tanrı aşkına. Yok yağmur yağıyormuş, yok atlar korkmuş. Sinirle kağıdı çıkardığım gibi fırlatıp attım. Saatler geçmesine rağmen yazabildiğim tek şey bu aptalca kelimeler. Hevesim kırık bir şekilde eve girdim ve uyumak üzere yatağıma yattım. Annem erken saatlerde uyumama pek alışık olmadığından meraklanıp yanıma geldi.

- İyi misin, kötü bir şey mi oldu?
- Eeee hayır, hayır her şey yolunda gayet iyiyim.
- Peki o halde, yarın sabah erken kalkıp bana yardım edersin.
- Ne yardımı? Yarın sabah ne var ki?
- Şu eski püskü eşyalar vardı ya.. Büyük annenin yanına taşındığımızdan beri bakmadık. Atılacaklar varsa atarız, işe yarar şeyleri alır ve geri kalanı ucuz ucuz elden çıkarırız.
- Eski püskü ne var ki, atalım hepsini gitsin işte. Neyse yarın birlikte bakarız.
- İyi geceler Anton.
- İyi geceler anneciğim.

Annem de bir şeye taktı mı takıyor. Eski püskü eşyalar, sanki keseyle altın çıkacak arasından. Bir kaç fotoğraf, eski dikiş makinesi, kırık sandalyeler .. Anton..!!
Sahi Anton! Nasıl da unuttum ben onu yıllarca. Acaba duruyor mudur? Ya kaybolduysa bir yerlerde? Çıkıp baksam mı? Yok yok en iyisi sabahı bekleyeyim. Offf ya kaybolduysa gerçekten? Dayanamıyorum çıkıp bakıcam.

- Ne o uyku tutmadı mı Anton? Uykun var sanıyordum?
- Aslında yatıcaktım ama uyku tutmadı işte. Ben dicektim ki, şu eşyalara şimdi de bakabiliriz.
- Şimdi mi? Yarın dediğimde homurdanıyorsun, ama bana kalkıp gece bakalım diyorsun.
- Biliyorum anne ama galiba bir şeyin kayıp olabileceğini hatırladım.
- Ne gibi bir şey? Bu kadar önemliyse şimdiye kadar neden aklına gelmedi?
- Hayır aslında öyle çok değerli bir şey değil. Sadece bir kukla.
- Hay Allah gece yarısı bende önemli bir şey sandım. İyi yarın bakarız.. Bu çocuk vallahi deli. Hem erkenden yatağa giriyor, hem de yataktan çıkıp kuklayı soruyor.

Umarım kaybolmamıştır. Neyse artık sabah olmasını beklemekten başka çarem yok.
Yatağıma yattım ama bir yandan da Anton'u düşünmeden edemiyorum.
Sabah annemin hala yatıyor musun miskin? Sesi ile güne uyanmış olsam da, heyecanla aşağı indim ve yüzümü yıkayarak anneme ee ne zaman başlıyoruz diye sordum. Büyük annem işkillendi ve yine ne haltlar karıştırıyorsun diye sordu.
- Ne haltı büyük anneciğim, sadece anneme eski eşyaları ayırmak için yardım edeceğim.
- İyi aferin öyleyse. Seni hep böyle görmek isterim Anton.

Büyük annemden de aferini aldığıma göre, artık şu eski eşyalara bakabiliriz. Fakat birden annem karıştı söze, dur bakalım önce şu kahvaltını et.
- Of anne peki tamam.
Tabağımda olan ne varsa hızlıca silip süpürdükten sonra, eski eşyalara bakmak için annemle işe koyulduk.
Bir yığın toz ve örümcek ağının arasında kukla aramak, pek akıl karı bir iş değil. Ama yine de Anton'u bulmalıyım diye düşündüm. Annem bir yandan atılacak, satılacak diye ayırırken ben ise sadece Anton'u arıyordum. Annem aradığın kukla bu mu yoksa? diye sordu.
Sevinçle baktım ve Anton'u uzun bir aradan sonra gördüğüm için heyecanla elime aldım.

Koşarak aşağı indim ve elime aldığım ıslak bir bez parçasıyla güzelce bir temizledim. Renkleri biraz solmuş. ee onca zaman biz solmadık mı sanki? Neyse yarın tekrar boyar ve üstüne bir de cila çekerim.
Anton'u yatağımın başucunda duran sehpanın üzerine bıraktım.

Ertesi gün, Anton'u tekrar boyamak için, bir kaç küçük kutu boya ve cila aldım. Misina almayı unutmuştum. Fakat daha önceden üzerinde bir misina olmaması hayli garip gelmişti. Bu yüzden kullanmadığımız oltanın misinasını sökerek Anton'a taktım. İlk hali kadar iyi görünüyordu.
Hiç yeteneğim olmamasına rağmen Anton'u oynatmaya çalıştım ve Anton'un gerçekten de farklı bir kukla olduğunu o gün anladım. Sanki ben onu oynatmıyorum da, kendisi oynuyor gibiydi.

Ertesi sabah uyandığımda Anton'un misinalarından iki tanesinin koptuğunu gördüm. Biraz canım sıkılmıştı açıkçası. Nasıl olduğunu bilmiyordum ama, yine de onarmak için tekrar yeni bir misina taktım. Bir kaç gün ara verdiğim yazma eylemine de bugün yeniden başladım. Anton için bir öykü yazmaya karar verdim sonra. Kafamda bir çok şey canlanmıştı bile.
- Muhteşem kukla Anton'un maceraları.
Kağıdım kalmadığı için yeni kağıt almak üzere çarşı yerine indim. Eve döndüğümde hevesle daktilomun başına oturdum ve Anton'u masadaki daktilomun yanı başına koydum. Tam ilk satırı yazacaktım ki, misinalardan birinin tekrar koptuğunu gördüm. Koşarak aşağı kata indim ve büyük annem ve anneme kuklama dokunup dokunmadıklarını sordum. Onlar ise odama hiç girmediklerini söylediklerinde şaşkınlığım iki kat artmıştı.

Tekrar yukarı çıktım ve Anton'u elime aldım.
- Nesin sen? Tüm bunlar ne anlama geliyor?
- Misinanı tamir ediyorum ama her seferinde kopuyor.

O anda Anton'un o tahtadan yapılma yüzünde bir tebessüm olduğunu hissettim. Bir an korkuya kapılarak Anton'u masaya bıraktım ve sokağa çıkmaya karar verdim sonra. Sanırım biraz hava almak iyi gelecek. Bir an kendimi o eski salonun önünden geçerken bulmuştum. Daha sonra o gün olanları tekrar düşünmeye başladım. Yaşlı temizlikçiyi tekrar görmeyi dilerdim ama, adam çoktan ölmüştür. O yüzden cadde üstünde bulunan bir kaç dükkana uğrayarak, o gün olanlar hakkında bir şeyler öğrenmeye başladım. İl girdiğim dükkan bir kasaptı. Karşımda duran hayli heybetli bir adamı görünce, kasaplar neden bu kadar iri olur ki hiç anlamıyorum diye geçirdim içimden.
- Buyurun bayım bir şey mi istediniz?
- Eee ben sadece bir şey soracaktım.. Çok eskilerden kukla oyunları oynatılırdı. En meşhur olanları ise, Anton adında kısa pantolonlu papyonlu bir kuklaydı sanırım.
- Bunları neden anlatıyorsunuz bayım?
- Şey ben sadece küçükken onun gösterisine gitmiştim. Sonra halk birden öfkelendi ve sahneye bir şeyler fırlatmıştı. Neden olduğunu anlamamıştım.
- Evet o gün olanları biliyorum. Ben o gösteriyi izlememiştim ama, olup bitenlerden haberim oldu. Çünkü duymayan kalmadı.
- Ne oldu efendim, neyi duymayan kalmadı?
- Kuklacı Bay Smith, majesteleri hakkında ileri geri konuştu. Halbuki öyle bir adam değildi. Fakat son günlerde paraya ve kadına düşkünlüğü herkesçe biliniyordu. Üstelik durmadan içiyordu.
- Şöhret başını döndürmüş olmalı.
- Evet aynen öyle. Kukla sanatında en iyisiydi ama o gün öyle yapması hayatına mal oldu.
- Peki kuklaya noldu sonra?
- Kukla mı? Kukla kimin umurundaki bayım.
- Anladım efendim. Peki çok teşekkür ederim.

Vay canına demek olanlar aslında buymuş. O adam majesteleri hakkında konuşarak anlaşılan kendi hayatıyla oynamış. Peki ama bunu neden yapsın ki? Neyse artık eve gitsem iyi olacak.

 Asabi kukla adında yeni bir öykü yazmaya başladım.  Asabi dememin nedeni ise, bir adamın hayatına mal olduğu için. Aslında adam kendi söylemiş tüm o kelimeleri ama yine de böyle bir hikaye yazmak istedim.

 Anton'u tekrar elime aldım ve onunla konuşmaya başladım. Bir yandan onu bir kişiliğe büründürüyor ,bir yandan da öykümü yazmaya devam ediyordum. Anton! Hırçın ama iyi kalpli kukla. Yardımsever ama aynı zamanda içinde kötülük barındıran bir kukla. Boynundaki papyon beyefendi kişiliğini gösteriyor.
Öykü içindeki diğer karakterleri yazmaya başladığım anda, nefes alamayacak kadar zorlandığımı hatırlıyorum. Çaresizce Anton'u elime alarak bana yardım et diye yalvardım. Sonrasında ise, her karakter için bir kukla yaptırmaya karar verdim. Kukla karakteri öylesine yansıtmalı ki, küçük bir biblosu gibi görünmeliydi.

Bu düşüncenin ardından yazmayı kısmen bırakarak, oyuncakçı dükkanlarını tek tek gezmeye başladım. Kukla yapmak, kukla oynatmak yasaklandığından bu yana kimse kukla yapmıyordu. Daha doğrusu Anton'un son gösterisinden beri. Fakat yine de, girdiğim bir oyuncakçıyı kukla yapması için ikna etmiştim. Oyuncakçı pek vurdumduymaz ve vaktinin çoğunu oyuncak yaparak geçiren bir adamdı. Ona kukla yapmanın yasak olduğundan söz etsem de, istediğin fiyata yaparım dediğinde çok sevinmiştim. Sadece tek bir şartı vardı oyuncakçının.
- Kuklaları benim yaptığımı ve benden aldığını asla söylemeyeceksin. Eğer bu konu da anlaşırsak bende istediğin kuklaları sana yapabilirim.
- Anlaştık o halde. Yarın tekrar uğrayıp yapmanız gereken kuklanın detaylarını anlatırım size.

Eve döndüğümde Marina'yı düşünmeye başladım. Marina öykü karakterlerimden biri. Kocasıyla parası için evlenmiş aşağılık bir kadın. Üstelik güzel bile değil. Marina! Şişman koca karı. Seni elime almak için sabırsızlanıyorum. Hakkında pek bir şey bilmiyorum ama avuçlarıma aldığım zaman bana hükmetmen gerektiğini anlayacaksın..

Sabah uyandım ve Marina'nın fiziksel özelliklerinden bahsettim oyuncakçıya. Oyuncakçı merak edip sordu?
- Benden şişman ve çirkin bir kukla yapmamı mı istiyorsun?
- Evet efendim. Çalışmalarım için ona ihtiyacım var. Üstelik gerçek hayatta Marina'lara rastlamakta gayet mümkün. Çirkin bir kukla neden olmasın ki?

Oyuncakçı ikna olmuş olma ki,
- Galiba doğru söylüyorsun. Çok haklısın diyerek.. Başını öne arkaya salladı ve söylediklerimi onayladı.

Her kuklanın yapımı, sabahtan akşama tam bir gün sürüyordu. Marina'nın ardından, Polis Jarwel ve sakat bacaklı çocuk olan,  Henry adında iki kukla daha yaptırmıştım. Bir yandan öykülerimi tamamlıyordum ama, bir yandan da kukla yapımı için para yetiştirmeye çalışıyordum. Annemden sık sık para istemek zorunda kalmak açıkçası utandırıyordu beni. Fakat çalışmalarımın meyvesini alacağım günü sabırsızlıkla bekliyordum.

Aradan geçen iki yılın ardından bir kitap çıkaracak kadar öykü yazmıştım. İlk öykü kitabımı borç harç bir şekilde yayınladım. Doğrusu bu kadar ses getireceğini düşünmemiştim. Ama ellerinde kitabımı görmediğim insan sayısı, yok denecek kadar azdı. İnsanlar okurken kendilerini öylesine kaptırıyordu ki, kahkahalarına ve hüzünlerine çoğu kez şahit olmuştum. Artık ünlü biriydim. Anton'un öyküleri dendiğinde bilmeyen insan yok gibiydi. Hatta insanlar öykülerimi ezberleyip, diğer insanlara anlatıyordu. Bu hoşuma gidiyordu elbette. Fakat yarım yamalak anlatmaları pek de içime sinmiyordu.

Üç yıl sonra, oyuncakçı dükkanında rastladığım bir kıza aşık olacağımı hiç düşünmemiştim. Aşkın gerçekten de bilimsel olarak kanıtlanamayan tek şey olduğunu düşünmüşümdür çoğu zaman. Öylesine garip bir his ki, insan kim olduğunu, nerede olduğunu, her şeyi unutuyor. Hatta o an, zaman durmuş gibi hissettiğimi hatırlıyorum. Dayanamayarak kıza doğru yaklaştım ve konuşmaya başladım.

- Affedersiniz.. Adınızı öğrenebilir miyim?
- Sizzz Bay Anton. Öykülerinizin çoğunu okudum gerçekten mükemmel bir yazarsınız. Aman tanrım şu anda sizinle konuştuğuma inanamıyorum.
- Bennn şeyy. Benimle evlenir misiniz?
- Ben mi? Yani sizinle mi? Bay Anton bakın. Size karşı, daha doğrusu yazdıklarınıza karşı bir sempati duyuyorum. Ama evlilik gibi ciddi bir kararı böylesine pat diye söylemeniz beni oldukça düşündürdü.
- Hayır lütfen.. Beni yanlış anlamayın. Size ilk gördüğüm anda aşık oldum. Ömür boyu yanınızda olabilirim. Sizin gibi bir peri başucumda olursa, daha güzel öyküler yazacağıma inanıyorum.
- Teklifiniz için teşekkür ederim Bay Anton. Ama bu garip tavrınıza hala bir anlam veremiyorum.

Adını bile öğrenemeden, ardından öylece bakakaldım. Kaybetmek istemediğim için, peşinden giderek takip etmeye başladım. Fark etmiş olmalı ki? Bir anda dönüp siz hala peşimden mi geliyorsunuz diye çıkıştı. Kendimi tutamayıp sokak ortasında bağırmaya başladım.
- Sizi seviyorum. Benimle evlenir misiniz?

Etraftaki insanlar bir anda başımıza toplanmıştı.
- Bu Bay Anton değil mi?
- Baksana kıza evlenme teklif ediyor.
- Hadi kabul et. İyi bir adamdır Anton.

İnsanlar resmen kızın üzerinde baskı yapıyordu. Ama işime geldiği için ses çıkarmıyordum. Kız tebessüm etti ve hiç bir şey demeden oradan ayrıldı. O ayrılırken arkasından tekrar bağırdım.

- Yarın aynı saatte oyuncakçıda bekleyeceğim sizi!

Ertesi günün gelmesini sabırsızlıkla bekliyordum. Eve geldiğimde yaşlı büyük annem ve annem bende bir gariplik olduğunu anlamış ve dayanamadan sormuşlardı.

- Bugün pek bir neşelisin bir gariplik var sende. Hadi anlat bize bugün ne oldu?

Olup biten her şeyi anlatıp aşık olduğumu ve evlenmek istediğimi söyledim. Bir anne için, oğlundan bundan daha güzel bir haber duymak olmazdı sanırım. Bu habere oldukça memnun olduklar ve sevincimi ikiye katladılar.

Ayakkabılarım gıcır gıcır parlıyordu. İpek kumaşlar, mis gibi kokular hepsi onun içindi. Teklifimi kabul edeceğini biliyordum ama yine de içimde garip bir şüphe vardı. Oyuncakçıya gittim ve beklemeye başladım. Oyuncakçı;
- Bugün kukla yaptırmak için gelmedin anlaşılan. Şıklığına bakılırsa başka bir durum var sanırım.
- Evet. Bugün evleneceğim kız gelecek ve ben ona tekrar evlenme teklif edeceğim. Sence kabul eder mi?
- Eder tabi canım senden iyisini mi bulacak. Gençsin, yakışıklısın, varlıklısın, seni sevip sayan onca insan var. Üstelik yazarsın.

Oyuncakçının bu sözleri biraz da olsa içimi rahatlatmıştı. Eee peki diye tam ikinci sorumu soracakken, kapı üstündeki o ses çıkarın püsküllerin sesini duydum ve başımı hafifçe kapıya doğru çevirdim. Onu bu kadar güzel göreceğimi düşünmemiştim. Hali tavrına ve giyim kuşamına bakılırsa bugünün yalnızca benim için değil, onun içinde özel bir gün olduğunu anlamıştım.

- Merhaba. Sizi tekrar görmek beni çok mutlu etti. Dünkü kabalığım ve sizi zor durumda bıraktığım için özür dilerim.
- Dün beni zor durumda bıraktığınız doğru. Ama aynı zamanda mutlu da ettiniz.
- Sahi mi? Buna çok sevindim. Şeyy hala adınızı bilmiyorum.
- Adım Fridaa.
- Yani şu ünlü ressam Frida gibi mi?
- Evet ama benim ismimin sonunda iki a bulunuyor. Nedenini bilmiyorum. Sadece bu ismi vermişler.
- Belki de yanındaki fazla olan 'A' Anton'un 'A'sıdır.

Güldü ve o an onunda bana aşık olduğunu anlamıştım. Fridaa ile 2 ay sonra evlendik. Bu evlilikten bir de oğlumuz oldu. Yeni kitaplarımı ise arka arkaya yazmaya başlamıştım. Çalışma odamda tam 170 kukla saklıyordum.  Evet onları saklıyordum çünkü hepsi ticari sırlarım olmuştu. Onlarla öylesine bütünleşmiştim ki, hepsinin kim olduğunu biliyordum. Bazen aynı kuklayı farklı öykülere koyuyordum. Bu tıpkı bir oyuncunun iki ayrı filmde oynaması gibiydi. Her kukla benim için özeldi. Fakat en özel olanı tabi ki Anton'du.

Neredeyse haftanın her günü çalışma odamda sabahlıyor ve kuklalarla konuşuyordum. Anton'u kucağıma aldım ve ileri geri sallanan dinlendirici tahta sandalyeme oturdum.
- Söylesene Anton! yeni hikayemizi nasıl yazalım.
- Haa bir fikrin yok mu?
- Özel olduğunu biliyorum. Sen buradaki tüm kuklalardan farklısın. Sen olmasaydın belki de bugün diğer kuklalar da olmazdı.
- O adamı neden öldürdün Anton!
- O adam aptalın tekiydi. Sadece para ve kadın düşkünü bir aşağılıktı.

Anton!!!
- Yooo bu gerçek olamaz. Aklımı kaçırıyorum sanırım. Yooo. Rüya görüyorum sanırım. Gerçek değil bu.
- Dedim ki : O adam aptalın tekiydi!
- Aman tanrım.. Bunca zaman yaptığım her şeyi izliyor muydun yani? Her şeyden haberdar mıydın?
- Misinaların çürük olduğu için mi koptuğunu sanıyordun?
- O adamm!
- O adamı sen.. Peki ama neden??
- Evet o adamı ben öldürdüm. Çünkü ölmeyi hak ediyordu.
- Hayır kimse ölmeyi hak edemez. Hayır hayır..
- Elbette eder.
- Ona, tıpkı sana olduğu gibi şan ve şöhret kazandırdım. O sarhoş parmaklarıyla beni kendisinin oynattığını mı sanıyordun? Elbette orada oynayan bendim. Sahnedeyken misinalarım hiç olmadı benim. Bu sırrımı elbette biliyordu. O yüzden idam edilirken savunmasında, ben değil her şeyi kukla yaptı. dedi.. Fakat insanlar sadece alay edip güldüler buna.
- Neden öldürdün?
- Bana kötü davranıyordu. İşi bitince kenara fırlatıp atıyordu. Sahi siz insanlar neden böylesiniz? Bir şeyi işiniz bitince neden fırlatıp atıyorsunuz. Benim bir kukla oluşum saymıyorum, kendi içinizde bile böylesiniz. Bir kukla olarak belki değersizim ama, insan olarak, insanı bile fırlatıp atıyorsunuz. Bu sizin doğanızda var. ve ben sizin gibi değilim!

- Bak bu konuştuklarımız aramızda kalacak. Sakın karımla ya da çocuğumla konuşayım deme! Yoksa seni şöminedeki ateşe atarım.
- Ne o! Sende mi beni kötü davranmakla tehdit ediyorsun? Halbuki daha beş dakika öncesine kadar nasıl bir öykü yazalım diye benden yardım istiyordun.. Baksana şu odaya, raflara düzdüğün onlarca kukla var. Hangisi seninle konuşuyor? hangisi sana yardım ediyor? Madam mı? Yoksa şu ihtiyar mı?
- Lütfen artık daha fazla konuşma. Yardımların için sana minnettarım ama kimseyle konuşmanı istemiyorum.

Birden kapının çalındığı duydum ve Anton'a yeniden tembih ettim.
- Sakın! Orada öyle kal ve kıpırdama.
- Ben bir kuklayım unuttun mu? Benimle konuştuğunu söylersen insanlar sana deli diyecektir.
- Kes artık kapa şu çeneni!..

- Hayatım sen miydin?
- Kahve ve süt getirmiştim. Hayrola yüzün bembeyaz olmuş hasta falan mısın?
- Yooo. İyiyim yok bişey.
- Hayır iyi değilsin sen, hemen doktor çağırıyorum.
- Sana yok bişeyim dedim!
- Hiç böyle azarlamazdın beni, bilmeden seni kıracak üzecek bir şey mi yaptım.?
- Afedersin sadece biraz fazla yorgunum.
- Biraz dışarı çıkıp dolaşsan iyi gelir belki, bütün vaktini burada kuklalarla harcıyorsun.
- Bak Fridaa sana bir şey söylemem gerek..
- Dinliyorum Anton. Yoksa kötü bir haber mi var?
- Dokunma ona! Çek ellerini!
- Ben sadece etrafı topluyordum. Kukla Anton'u sevdiğini biliyorum ama bu kadarını bilmiyordum.
- Sadece biraz yalnız kalmak istiyorum. Lütfen beni biraz yalnız bırakır mısın?
- Bir şey isteyecek olursan..
- Hayır istemiyorum!

- Anton'un nesi var böyle.. Onu hiç böyle görmemiştim.
- Kapı çalıyor iyisi mi şu kapıya bakayım.
- Anneciğim hoş geldiniz.
- Hoşbulduk Fridaa nasılsın?
- Teşekkür ederim siz nasılsınız?
- İyiyim bende. Anton evde mi?
- Evet yukarda anneciğim çalışıyor.
- Onu da bir görsem iyi olucak..
- Şeyy Anton biraz meşgul ve rahatsız edilmek istemediğini söyledi. Şimdi görmeseniz daha iyi..
- Ne demek o benim oğlum. Yoksa hasta falan mı?
- Hayır sadece..

Tık tık tık..

- Sana beni rahat bırakmanı söylemiştim. Anneciğim sen misin? Hoşgeldin.
- Seni hiç böyle görmemiştim Anton. Neden bu kadar sinirlisin? Evliliğin iyi gitmiyor mu? Üstelik bak çocuğunuz da oldu? Sorun ne?
- Hiç. Hiç anneciğim sadece biraz yorgunum o kadar.
- Peki ama üzme Fridaa'yı.

- Anneciğim kahve ya da çay ister misiniz?
- Teşekkür ederim Fridaa. Fazla kalmicam.
- Ama daha yeni geldiniz. Akşam yemeğine kalmanız bizi mutlu ederdi.
- Peki o halde. Mutfakta birer çay içelim.

Annem Fridaa ile mutfağa geçmeden önce usulca kulağıma fısıldamadan edemedi.
- Fridaa çok iyi bir kız. Onu üzme olur mu?

- Kaç şeker istersiniz anneciğim?
- Boşver çayı, kahveyi de Anton neden böyle davranıyor onu anlat Fridaa kötü bişey mi oldu?
- Hayır yok aslında ama...
- Aması ne? Ben senin de annenim. Seni neden üzüyor Anton?
- Bilemiyorum anne. Son günlerde bi garip davranmaya başladı.
- Nasıl yani?
- Kuklalarla konuşuyor.
- Hay allah bu muydu tek sorun. O hep öyledir. Kuklalar onun arkadaşları gibidir.
- Evet anneciğim biliyorum ama bu sefer ki çok başkaydı. Odasından onu neden öldürdün diye bağırışma sesleri duydum. Sanki odada biri daha var gibiydi. Üstelik ben odasına girince bana da bağırdı. Ona sadece biraz hava almasının iyi geleceğini söylemiştim. Daha sonra ise odasını toplamak istedim. Kukla Anton'u elime aldığımda ise, dokunma ona diyerek azarladı beni.
- Sen ciddi misin Fridaa. Anton benim oğlum. Onu ben büyüttüm. Daha önce kuklalarla şakalaşmasına konuşmasına tanık oldum ama böyle bir şeyi hiç görmedim.
- Evet anneciğim anlattıklarım doğrudur. Onun için çok endişeleniyorum.
- En iyisi doktorunu aramak, belli ki sinirleri harap olmuş.
- Neydi şu sizin aile doktorunun adı?
- Bay Edward.
- Hah. Sen bugün onu ara yarın müsait olunca uğrasın.
- Peki anneciğim. Teşekkür ederim.
- Anton doktorun neden geldiğini sorarsa, Nicolas'ın biraz ateşi olduğunu o yüzden çağırdığını söylersin. O arada kendisini de muayene olmaya ikna edersin. Hadi dikkat edin kendinize.

- Anton annen gidiyor..  Müziğin sesinden duymuyor sanırım. Kaç gündür Beethoven'ın Moonlight Sonata'sını dinliyor.
- Boşver bırak çalışsın. Bir kaç gün sonra yeniden uğrarım ben size.
- Peki anneciğim görüşmek dileğiyle.

Annem bende bir gariplik olduğunu hissetti sanırım. O kadar mı kötü görünüyorum acaba? Sıcak bir duş beni kendime getirir sanırım.
- Fridaa duşa giriyorum canım. Nicolas'ı yanımdan alır mısın?
- Gel bakalım Nicolas babacık duş alıcakmış.

Sular saçlarımdan ayak uçlarıma gelene kadar düşündüğüm tek şey vardı.. Kukla Anton nasıl konuşuyordu?
- Belki de hayal gördüm.. Hayır hayır hayal değildi. Üstelik o adamı nasıl öldürdüğünü bile anlatmıştı. Aklımı kaçırıyorum sanırım. Fridaa'yı da çok üzdüm boş yere.  Söylesem mi acaba? Hayır hayır söyleyemem. Böyle bir şeyi bilmek bana olduğu kadar ona da zarar verebilir. İyisi mi sakin kafayla daha sonra düşüneyim bunları.

- Çıktın mı hayatım.
- Nicolas nerede?
- Senin odanda kuklalarla oynuyordu.
- Ne! kuklalarla mı?

Anton'u Nicolas'ın elinde görünce deliye döndüm.
- Bırak o kuklayı! Bir daha kesinlikle ama kesinlikle bu odaya girmeyeceksiniz. Hiç kimse girmeyecek anladınız mı beni?
- Alt tarafı bir kukla, onlara verdiğin değeri çocuğuna bile göstermiyorsun. Çok değiştin sen Anton. Artık tanıyamıyorum seni.
- Kes artık ve bir daha bu odaya sakın girme. Ne sen ne de Nicolas!

- Gerçekten çıldırmış olmalısın Anton.
- Az evvel karını ve sırf benimle oynadığı için küçük oğlunu azarlayarak kapı dışarı ettin.
- Sennn. Sennn. Her şeyin sebebi sensin. Sesini duymadığım zamanda bile kafamın içindesin.
- Ben bir kuklayım Anton. Karın kapı önünde ağlıyor ama sen hala benimle ilgileniyorsun.
- Sus artıkk! Sus!
- Fridaa.. Fridaa.. Fridaa nerdesin.

Masanın üzerinde bir not duruyor. Fridaa yazmış olmalı.
- Artık sana ve kuklalarına daha fazla tahammül edemiyorum. Nicolas'ın sağlığı için böylesi daha iyi.

Günlerce yemek yemeden evin içinde deliler gibi dolaşıyordum. Fridaa yok. Nicolas yok. Kimse yok. Sadece lanet olasıca kukla Anton var. Anton'u çalışma odamdaki masanın çekmecesine kilitleyip dışarı çıktım. Çarşı yerindeki küçük meyhaneye uğrayarak içmeye başladım. Bir yandan içiyor bir yandan da, eski öykülerimi anlatıyordum meyhanedeki insanlara. Çok geçmeden bayılmışım. Gözümü açtığımda etrafımda insanlar toplanmıştı. Sarhoş olmama rağmen konuşmaları hatırlıyordum.

- Yazık karısı gittikten sonra perişan oldu adam.
- Sahi neden gitmişti?
- Laf aramızda Anton biraz kafayı yemiş diyorlar. Kuklalarla kavga ediyormuş.
- Vah vah pek de iyi bir çocuktu. Yardım edin de evine kadar taşıyalım bari.

Ertesi günün öğle vaktinde gözlerim yarı açık yarı kapalı, dağınık saçlarla uyandım. Daha sonra çalışma odama giderek Anton'u çekmeceden çıkardım. Daha sonra elime büyük şişe bir rom alarak içmeye devam ettim. Oturma odasında büyük koltuğa sırt üstü uzanarak kukla Anton ile konuşmaya başladım.

- Söylesene Anton sana bu ismi kim vermiş?
- Sen verdin Anton.
Hiç bu kadar kahkaha attığımı hatırlamıyorum. Fakat kukla Anton'da gülüyordu. O kahkanın yerini asabi bir bakış almıştı sonrasında yüzümde.
- Yine ne saçmalıyorsun sen?
- Saçmalayan sensin. İlk andan beri bilmen gerekirdi. Hatırla. Hatırla. O salonda beni ilk gördüğün günü hatırla. Kıyafetlerimiz bire bir aynıydı. Papyon taktığın için seninle alay etmelerine rağmen onu severek ve isteyerek takıyordun. Kısa paça pantolonun.. Sonra adının Anton olması.
- Sen delisin bunlar saçmalık. Artık seni daha fazla dinlemeyeceğim.
- Pekala bir de şunu dinle öyleyse. Yarattığın her kuklanın gerçekte bir karakter olabileceğini oyuncakçıda sen söylemiştin hatırlıyor musun?
- Evet ama bununla ne ilgisi var?
- Ben senin kuklanım Anton. Ve bu da senin öykün. Öykünün sonunu merak ediyor musun?
- Hayırrr! Hayırr seni daha fazla dinlemek istemiyorum.

...

- Bay Anton'un evi değil mi bu?
- Silah sesi geldi, sizde duydunuz mu? Çabuk gidip bakalım, Anton karısını mı öldürdü yoksa? Kapı da açık.. Aman Allah'ım. Bay Antonnnn! Bay Antonnn!
- Görmüyor musun, adam kendini şakağından vurmuş.
- Yapacak bir şey yok. Ailesine haber verin.
- Tanrı affetsin.

''Sevgili Bayan Fridaa, size bu haberi ne yazık ki üzülerek vermek zorundayım. Eşiniz Bay Anton, dün gece kendini vurarak intihar etti.''

Bay Anton ertesi gün, defnedildi. Çok sayıda insanın katıldığı bir cenaze töreninde, Anton'u tanıyan herkes gelmişti. Küçük Nicolas ne olup bittiğinden bir haber, babasına son kez veda ettiğinden habersizdi. Bayan Fridaa eve geldiğinde tüm kuklaları topladı ve oturdukları evin bahçesinde yaktı. Sadece kukla Anton'u yakmakta bir an tereddüt etti. Çünkü ölürken elinde olduğunu ona söylediklerinde, en yakın arkadaşı olan bu kuklayı yakmaktan vazgeçmişti. O yüzden oyuncakçıya giderek kukla Anton'u oraya bıraktı.

Kukla Anton misinaları yeniden takılarak oyuncakçının rafında kendisini satın almak için gelecek olan, sahne gösterileri düzenleyen genç adam Bay Smith'i bekliyordu.



Teşekkürler Mozart..

renkli sokaklar
Hepimiz kendi hayat hikayemizin sefili ya da kahramanıyız. Yaşadığımız hayat, tıpkı bir roman gibidir her birimizin. Başkalarına anlata anlata bitiremeyiz. On sayfa sonra başımıza geleceklerden habersiz, sadece Tanrı'nın biçtiği rolleri oynarken buluruz kendimizi. Satrançta bir taş, seslerde bir nota gibiyiz aslında biraz. Kağıt üzerindeki notalar gibi, bizimde hayat karşısında bir duruşumuz vardır. Bu duruş kendimizin olduğu kadar, başkalarının hayatını da değiştirip durur sürekli.. Fakat her seferinde aynı hatayı yaparız hepimiz. Sosyal bir varlık olduğumuzdan mıdır nedir bilmem, toplumla iç içe yaşama ihtiyacı duyar ve neticesinde birbirimizin hayatlarını ne derece değiştirdiğimizin farkına bile varmayız. Düşününce öylesine garip geliyor ki bu his, belki de bu yüzden yazmak istedim tüm bunları. Herkes birbirine bağlı ve birbirinin hayatını değiştirip duruyor. 

Hepimiz aslında kendimizin olan hayatı, başkalarının hayatı gibi yaşıyoruz. Çünkü birileri sürekli yaptığımız şeyleri eleştirirken, yalnız eleştirmekle kalmayıp özgür irademizi de baltalayıp duruyor, üstelik bundan da zevk alıyor. Biz de hayatımızı el alem ne derlere göre yaşamaya başlıyoruz. Sadece o kadar olsa iyi, zamanla olmadığımız biri haline geliyoruz. Bizi etkisi altına alan bu görünmez çemberin farkına vardığımız anda, kim olduğumuzu anlamakla kalmayıp, toplum içindeki yerimizi de daha net görmeye başlarız. 

Osho'nun bir konuşması sırasında izleyicilerden şöyle bir soru gelir : (Bu arada Osho'nun kitaplarına para vermek yerine videolarını izlemenizi tavsiye ederim.)
Kendin olmak mı, yoksa kendini bilmek mi daha önemlidir?
Osho'nun cevabı ise, açık olduğu kadar düşündürücüdür.
Eğer kendin değilsen, kendini nasıl bilebilirsin ki?
Ve tersi, nasıl olur da kim olduğunu bilmeden, kendin olabilirsin?

Anlatılmak istenen gayet açık değil midir? Kendini bilmek ve kendin olmak aslında aynı şeydir.

Sürekli bir şeyler üretip, tüketmekle meşgul olduğumuz dünyada kendimizi bilmeden yaşıyoruz çoğumuz. Başkalarının hayatı ve düşündükleri kafamızı örümcek ağı gibi öylesine sarmış bir duruma gelir ki bazen, kim olduğumuzu bile umursamadan ''toplum dayatması olarak gördüğüm'' sözde düşüncelerin bizi nasıl da olmadığımız biri haline getirdiğini daha iyi anlarız.
I don't care what people think or say about me. I know who i am.. (Jonathan Davis) İnsanların hakkımda ne söylediğini ya da düşündüğü umurumda değil. Ben kim olduğumu biliyorum. 
Uzun yıllardır tanıdığım bir komşumuz 4-5 yıl öncesinde kızını evlendirmişti. Bir de çocukları olmuş bu evlilikten. Fakat kocası zamanla çalışmayan, hatta başka kadınlarla konuşan biri haline gelmiş. Kızcağız da bu duruma daha fazla dayanamayıp, kaçtığı gibi ana ocağına dönmüş. Anası, kızın durumunu anlatmasına rağmen, telefon açıp o adama ağzına geleni söyleyeceğine, elalem ne der diye kızına ayrılıp geldiği için kızmış. Duyunca hayli sinirlenmiş olsam da, aslında herkesin bu baskı altında yaşadığını hissettim o an. Tek mesele el alemin ne diyecek olması! Bütün derdi kederi unutup buna yoğunlaşabiliriz hepimiz.

Peki kim bu elalem dedikleri? Niye bu kadar etki ediyor hayatlarımıza? Ya da biz mi izin veriyoruz hayatlarımızın başkaları tarafından altüst olmasına?

Henüz ilkokul çağlarındayken vaktimi, gazetelerin verdiği kartondan evler yaparak geçirirdim. Bilirsiniz işte, kesip biçer yapıştırırsınız.  O zamanlar gazeteden almış olduğum bir viking adası yapıyordum. Aldığım gazeteye hiç bakmıyordum bile. Tek derdim o hafta çıkan yeni parçaları almaktı. Öylesine güzeldi ki, hepsini özene bezene elimle kesip zevkle yapıştırıyordum. Gemiler, kuleler, deniz kıyısı falan kocaman kartonun üzerine inşa etmiştim resmen. Ama yarım kaldı viking adası, bir şeyler oldu ve bitiremedim. Sonra da kaldırıp bir kenara attım. Hatırımda kalan son hali ise; annemin kışın sobaya atmasaydı. İyi bir çocukluk anısı olmasa da anlatmak istedim. 

İtiraf etmeliyim ki; kocaman adam olmama rağmen ''acaba nette bulabilir miyim diye'' çok araştırdım. Hatta gazeteyle iletişime geçip sorsam mı diye de düşündüm. Sonra da bana gülerler herhalde deyip vazgeçtim.

Bugün tesadüfen bir siteye denk geldim. Maketten küçük küçük kuleler evler öyle hoşuma gitti ki, geçmişte o yarım kalan viking adasını hatırladım birden. Parası umurumda bile değil, sadece yarım kalan bir şeyi tamamlamak istedim kendi içimde. Parça sayısını görünce de dudağım uçukladı resmen. Çünkü en az 2000-3000 parçadan oluşan maketler vardı. Günde 25 taş koysam aylar sürer biliyorum. Ama fark etmez o şato buraya gelecek.

Tüm bunları yolda yürürken düşünüyordum. Aslında bir şeyi daha düşünmeye başladım. Yazı başlığına da neden öyle yazdığımı şimdi daha iyi anlayacaksınız.

Bir an kendimi o maketi satın almış ve odamda yaparken hayal ettim.

Ağabeyim direkt şöyle derdi :
- Gidip bunlara mı para verdin?

Annem ise ;
- Kocaman adam oldun bunlarla mı uğraşıyorsun?

Dikkat edin her iki cümle de soru işaretiyle bitiyor. Neden mi? Çünkü bunun çocukça olduğunu ve normal olmadığını düşünürlerdi muhtemelen. Çünkü insanlar sürekli birbirini yargılayıp duruyor. Ayrıca şundan da eminim ki, çevremde olan diğer insanların tepkileri de, abimin ya da anneminkinden farklı olmayacaktı. Çoğu buna benzer tepkiler verirdi. İşte o anda hayatımızı elalem ne der diye yaşadığımızı bir kez daha anladım. 

Allah aşkına kışın karda yokuş aşağı kayan çocukları görünce, içinizden aynı şeyi yapmak geçmiyor mu? Ama yapamazsınız elalem ne der?

Hatta muhtemelen de şöyle der :
Bak bakkk! kazık kadar olmuş çocuklarla oyun oynuyor.

Aldığınız kıyafete, izlediğiniz filmlere, dinlediğiniz şarkılara, yolda yürümenize kadar aklınıza ne geliyorsa artık, elalemin diyecek hep bir sözü var! Kısacası kendi başınıza ne zaman bir şeyler yapma çabası içine girerseniz, ayağımıza takılan çelme hep aynı olacaktır. Elalem ne der!

Bu yazı size ne kattı bilmiyorum. Sadece bu aptal baskının farkına varmanızı ve kendi hayatınızı, kendi istediğiniz gibi yaşamanızı temenni ediyorum. 

maket kuleler
karton ev

⠶ Bloggess ⠶

⠶ Öykülerim ⠶

⠶ Deneme ⠶

⠶ Eleştiri ⠶

Öyküler ne durumda?

  • Suskun Çiçek - Yeni
  • Kukla Anton - Tamamlandı
  • Dilaver'e Veda - Tamamlandı
  • Köle - devam ediyor
  • Hayallerin Ötesinde - devam ediyor
  • Görünmez adam part 1 - devam ediyor
  • Geçmişten gelen küçük kız - tamamlandı
  • Yıkık duvar ardında - tamamlandı
  • Henry Wilson Kasabası - devam ediyor
  • Prenses Ebly - tamamlandı
  • Keçi - tamamlandı - seslendirildi
  • Flu Kadın - tamamlandı
  • Eskici ve azrail- tamamlandı
  • Son günlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum- tamamlandı
  • Cehennemde ilk gün- devam ediyor

  • SİZE BİR SIR VEREYİM!

    Abone olun

    E-posta Aboneliği

    Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

    Bağlantılar

    İletişim Formu

    Ad

    E-posta *

    Mesaj *

    Buralardayım

    blog sözlük
    Bumerang - Yazarkafe