Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Yazmaya ilk başladığım zamanlarda,
bunun benim için bir tutkuya dönüşeceğini düşünmemiştim.
Sonrasında ise ölünceye kadar,
bundan vazgeçemeyecek olduğumu anladım..








<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

Hayatın hep bir imtihan olduğu söylenir. Bu yüzden Allah sizi sınıyor.. Bu bir imtihan gibi söylemlerde bulunur çevremizdeki insanlar. Eğer siz de böyle düşünüyorsanız, o halde sizlere bir hikaye anlatayım. Çünkü bu hikaye imtihan meselesini yeniden düşünmeme neden oldu. 

Henüz ortaokul öğrencisi olan bir kız çocuğu, okuldaki bir hademe tarafından tacize uğruyor. Daha sonra ağlayarak bunu bir öğretmenine anlatıyor. Okul yönetimi emin olmak için kamera kayıtlarına bakıyor ve kızın hademe ile birlikte, hademenin odasına girdiğini görüyor.

Kamera kayıtlarından sonra adam itiraf ediyor ve açıklamasında ''Kanım kaynadı'' diyor. Olayı öğrenen müdür adamı tartaklayıp bağırıp çağırıyor.. Daha sonra polise haber veriyorlar. Sivil bir kaç polis okul önünde okulun dağılması için beklemeye koyuluyor.. Tabi tüm bu olaylar açığa çıktığında kızın ailesine de haber veriliyor. Kızın babası yurt dışında çalıştığından evine 3-4 ayda bir geliyor. Annesi de üzgün bir biçimde ''kızımın adı çıkmasın'' diye davacı olmaktan vazgeçiyor.
Kadına kızmadım değil ama, böyle bir olay yaşamak sindirilmesi kesinlikle kolay bir şey değildir.

Bu kız çocuğu muhtemelen hayatı boyunca bunu unutamayacak. Ve o aşağılık adam ceza almadığı için belki başka bir çocuğa benzeri bir girişimlerde bulunacak.

Şimdi asıl sormak istediğim soruya geliyorum.
Tanrı bu küçük kızı mı, yoksa ailesini mi imtihan ediyor?
Ya da onu korumak yerine neden imtihan ediyor?

Al Capone'nin yıllar önce söylemiş olduğu sözler geliyor aklıma:
Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.

çanak çömlek
Kalıplaşmış tanımların aksine bana göre sanat, insanların duygu ve düşüncelerini somut olarak hayranlık uyandırıcı bir biçimde sunmasıdır.

Yapılan ucuz filmlerin bugün sanat olup olmadığı tartışılıyor. Eğer böyle bir tartışma söz konusu ise, sanat anlayışında da farklılıklar var demektir. Ancak bu farklılıklar bahsi geçen şeyin tartışmaya açık olduğunu anlamına gelmez. Çünkü bir şey ya gerçekten sanattır ya da değildir. 

Bu nedenle eğer gerçekten bir tartışma olacaksa, bu konu üzerine olmalıdır. Aslında çoğu zaman karşımızdakine sanattan anlamıyor diye bir yaftalama yaparak bu tartışmalardan kaçınırız. Oysa sanat sizin ya da benim gözümle farklılık gösterecek bir şey değildir. Sanatı anlamak için sanatçıyı tanımanıza gerek yoktur. Çünkü sanat, sanatçının kendisidir. 

Bir de sanatlar arası etkileşim durumu vardır. Yani bir sanat aslında başka bir sanatın varlığını devam ettirebilmesi ya da yeniden ortaya çıkabilmesi için rahim görevi görür. Bu tıpkı bir çiçeğin tohum dökerek, aynı tohumla yeniden hayat bulması gibidir. 

Bir yazar sizce yazarken yazma eylemini nasıl gerçekleştiriyordur? Sadece oturarak ya da sıcak bir fincan kahve yudumlayarak mı? Ya da bir ressam duygularını tuvale yansıtmadan önce neler hayal ediyordur? Ve bu hayalleri gerçekleştirmek üzere o fırça darbelerini nasıl atıyordur? Sanat etkileşimi tamda burada başlıyor. Sanat doğanın kendisidir. Bu yüzden sanatçılarda en başta ona kulak verir. Onu sadece görmekle kalmayıp hisseder. Sonucunda ortaya çıkan şey ise tek kelime ile muhteşemdir. 

Müziğin hepimizin hayatında önemli bir yeri vardır. Farklı tarzlarda olsa bile hepimiz müzik dinleriz. Rahatlama evresi gibi görünen müzik dinleme eylemi, aslında daha çok üretkenlik alanında adeta kocaman bir boşluğu doldurur. Şimdiye kadar hiçbir şarkı söylenmemiş ya da enstrüman icat edilmemiş bir dünya olsaydı, sizce nasıl bir dünya olurdu? Sanırım bu tıpkı her şeyin sadece siyah ve beyaz renkten oluşmasından farksız olurdu. Bu yüzden sanat, insan ruhundaki renktir. 

O ressam belki de Beethoven eşliğinde yapıyordur tüm resimlerini. Ve Beethoven belki de sadece bir ressamın yaptığı portreden etkilenerek oturmuştur piyanosunun başına. Bu sanatlar arası etkileşimdir. Birinin var olması, ya da daha iyi var olması için bir diğerine ihtiyaç duymasıdır. Bu yüzden ortaya çıkan eser de kendi özgünlüğünü koruduğu gibi, diğer sanat dallarının da görünmeyen izlerini taşır. 

Bizler buna ilham almak diyoruz. Bu yüzden eğer ilham kaynağını öldürürseniz, sanatın kendisini de öldürmüşsünüz demektir.

Bilim ve sanat bir kuşun kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. - Charles Darwin

08*03*2017 01:20 Çarşamba

Daha önce bir Ferzan Özpetek filmi izlemediğim için, filme ilk olarak fragman ve oyuncu kadrosundan etkilenerek gittim. İstanbul Kırmızı adı ise kesinlikle film için mükemmel bir isim olmuş. Hatta cuk oturmuş diyebilirim. Çekimler ve diyaloglar iyiydi fakat yer yer kafada soru işareti bırakan yanları da yok değildi bu filmin. Bazı duygular güzel bir şekilde işlenmiş ve izleyiciye iyi aksettirilmiş. Yine de puan verecek olsam bu film için en fazla 6,8/10 verirdim. Filmde İstanbul'un güzel mekanlarını ve kokusunu resmen alıyorsunuz. Bu açıdan bakarsak kısa bir İstanbul belgeseli tadında olduğunu da söyleyebiliriz.

-- Spoiler içerir --


Öncelikle Deniz rolü ile karşımıza çıkan Nejat İşler'in performansını pek beğendiğimi söyleyemem. Ne bileyim büründüğü karakterin mimiklerini göremedim ben. Hatta araba çarpması sonucu hayatını kaybeden bir karton toplayıcısı çocuğun baş ucunda dururken, Deniz'in gözlerinde bir mana aradım ama yoktu. Ama filmdeki bir sahneyi özellikle çok sevdim. Deniz'in yıllar önce kaybettiği köpeği için hala bir kap su koyması, beklemek duygusunu çok güzel ve etkileyici bir biçimde anlatmış doğrusu. Deniz'in bir anda ortadan kaybolması ilk başlarda merak uyandırıcı olsa da, sonradan sıkmaya başlayan bir hal alıyor. 

nejat işler

Yalnız Deniz'in arkadaşlarından olan yaşlı bir adamın repliklerini oldukça çok beğendim. Bir repliğinde şöyle diyordu :
Kötü alışkanlıkları olmayan insanlara pek güvenmem.
Belki sizler için çok sıradan bir repliktir ama nedense bu replik çok hoşuma gitmişti. Bir diğer repliği ise;
İstanbul tam bir sürtüktür. Kimseyi geri çevirmez. 
Filmin daha ortalarındayken bile senaryonun bir kaç kişi tarafından yazıldığını anlamıştım. Çünkü senaryoda bir akıcılık yoktu. Rüya ortasındaki sıçramalar gibi konudan konuya atlanarak birbirine zoraki bağlanmış bir kurgu hissi yaşattı bana.

tuba büyüküstün

Tuba Büyüküstün'ü bu kadroda görmek güzeldi. Hatta ilk sahnesinde oldukça etkili bir biçimde giriş yapmış. Yalnız senaryodan mı yoksa başka etkenlerden mi bilmiyorum bir tık üst seviyede bir oyunculuk gösterebilirdi diye düşünüyorum.

Ayrıca Tuba Büyüküstün'ün eşi rolünde seçilen karakter tamamen bir felaketti. Kesinlikle doğru bir seçim olmamış. 

halit ergenç

Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor filmde en çok beğendiğim ve başarılı bulduğum iki karakterdi. Doğrusu bu adam gerçekten de rolünün hakkını veriyor. Vatanım Sensin dizisindeki rolünü de oldukça çok beğenmiştim. Diğer yandan çok az bir rolü olmasına rağmen Zerrin Tekindor'u da filme ayrı bir hava katmış. Cem Yılmaz'ın Pek yakında filminde canlandırdığı karakterini de oldukça çok sevmiş ve başarılı bulmuştum. 

mehmet günsür

Gel gelelim Mehmet Günsür'a. Açıkçası filmde ilk olarak Nejat İşler'in yazmış olduğu roman karakterlerinden Yusuf olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Mehmet Günsür için biraz daha fazlaca rol verilebilirdi diye düşünüyorum. Adam kendini gösterememiş ki. 

Genel itibari ile film pek olmamış gibi geldi bana. Senaryo ve oyuncular kötü değildi fakat kurguda bir sıkıntı vardı sanki. Bu kopukluğu izledikçe siz de fark edeceksiniz eminim. 

Sevgili kızlarım ve oğullarım,

Cümleye böyle çoğul kelimelerle kalabalık başladığım için en azından hem kız, hem de erkek evladım olsun istediğimi anlamışsınızdır diye umuyorum. Size bu mektubu yazmadan önce çok düşündüm. Belki biraz duygusal, biraz nasihat içeriği taşıyan bu mektubu umuyorum ki yıllar sonra bir şekilde okuma fırsatı bulursunuz.

Şimdiye kadar hayat hakkında çok şey öğrendim. Fakat öğrenmemiş olduklarımı düşününce, şimdiye dek öğrendiklerimin bir kum saatinin, bir tanecik kumu kadar az ve yetersiz olduğunu da anladım. O yüzden hiçbir zaman yaptığım iyi şeylerle ya da bilgimle övünmedim. Çünkü herkes bir konuda biraz cahil kalmıştır. Sizler de insanların farklı yaşam tarzları ve düşünceleri olduğunu sakın unutmayın. Çünkü her insanın yüzü birbirinden nasıl farklıysa, ruhu hissettikleri, bilgi ve yetenekleri de farklıdır. Bu yüzden onları dış görünüşlerine göre sakın ola yargılamayın!

Aile toplumun en küçük parçasıdır. Ve eğer bir insanın aile bağları zayıf ise, o insan hayatta hiçbir zaman başarıyı elde edemeyecektir. Aranızdaki küslük ve yersiz tartışmaların sizi birbirinizden uzaklaştırmasına izin vermeyin. Birbirinize sıkı sıkı sarılın.

Elbette dostluk ve arkadaşlık gibi sosyal ilişkiler içinde olacaksınız. Bunlardan bazıları sizi hüsrana uğratırken bazıları da hayatınız boyunca sizi mutlu edecek ilişkiler olacaktır. İnsanları anlamak zordur bunu göreceksiniz. Tıpkı içinin nasıl çıkacağını bilemediğiniz kavun gibidirler. Ama en azından sizler su gibi berrak ve sade bir kişiliğe sahip birer insan olmayı deneyin.

Hayvanlara iyi davranın! Ve en önemlisi yaşamınızı tehdit etmediği sürece bir canlıya zarar vermeyin. Buna çiçekler de dahil. Çünkü yüreğinde hayvan sevgisi olmayan bir insanın, insan olmak adına tamamlanmamış bir yanı olacaktır. Kuşları kafeste değil, kendi doğasında bir ağaç dalında sevin.

Sigara içmeyin! Bunu size bir tiryaki olarak söylediğim için belki beni yadırgayacaksınız ama şunu bilin ki, bu illete başlamış olan herkes, hiç başlamamış olmayı dilerdi. Bu yüzden sağlıklı ve uzun bir ömür sürmeniz adına, başta sigara olmak üzere zararlı şeylerden kendinizi müptela olmaktan koruyun.

Her insan doğar büyür ve ölür. Bu süreç hep böyle işlemiştir. Çünkü yaşamın devamlılığı için gerekli olan da budur. Tıpkı çiçeğin yeniden var olması için ölmesi gibi. Bu yüzden yaşamınız boyunca ölümü sık sık hatırlayın. Yaptığınız şeylerin ve uğraşlarınızın ölüm gibi bir hakikat karşısında ne kadar da boş olduğuna o zaman daha iyi tanıklık edeceksiniz.

Sizlere sürekli şunu yapın, bunu edin diyorum ama sanırım baba olmak böyle bir şey. Bunları yazarak size ne kadar faydalı olurum bilemiyorum ama, en azından sizlerin iyiliğini istediğim için yazdığımı bilin istiyorum. Belkide ne diyor bu moruk diye içten içe söyleneceğiniz asi bir dönemde okuyacaksınız bunları. Yine de daha sonra tekrar okuyup değerlendireceğinize inanıyorum.

İnsanlara ve doğaya saygılı olun!
Ama şunu da unutmayın ki, isminin başında bir ünvan bulunan herkes saygı görmeyi hak eden biri değildir. Yani saygınız ünvanlara değil, insanın kendisine olsun.

Hayatı başkalarının size anlattığı ya da yaşamanız gerektiğini söylediği gibi yaşamayın. Çünkü herkesin hayat hakkında düşünceleri ve tecrübeleri vardı. Ama şunu da unutmayın ki, hayat tek kişilik bir keşif aracında yolculuk yapmak gibidir. Ve keşfedilmeyi bekleyen güzelliklerle doludur. İyi bir kaşif olun.

Kötü insanlara karşı her zaman uyanık olun. Savaşınızı silahlı sopalı kavgalarla değil, fikirlerinizle verin. Araştırın ve sürekli okuyun. İçinde yaşadığınız dünyayı ve o dünya içindeki toplumları az da olsa görmeye çalışın.

Olur da bir gün, kulede ejderha tarafında esir tutulan bir prensesi kurtarmanız icap ederse, bunu yapmaktan çekinmeyin. Çünkü insan yaptıklarından çok yapmadıklarının pişmanlıklarıyla yaşar. Kurtaracak kadar yürekli ve kurtarılmaya değecek kadar iyi bir insan olun.

Sanırım ilk mektubum için söyleyeceklerim bu kadar. Belki daha sonra bir kaç mektup ile devam edebilirim. Şu anda hayatta olmayabilirim. Ama inanın bunun hiç bir önemi yok. Çünkü tebessüm içinde öldüğümü bilmenizi isterim.

Sizi çok seven babanız.

baba ve bebek

kalabalık mekanlarda kitap okumak

Kalabalık mekanlarda kitap okumak! eylemini başarabilen kitleye hitaben yazılmıştır.

Çoğumuzun açıp bir kaç sayfa kitap okumaya vakti olmuyordur belki, ya da o vakti bulduğumuzda kitap okumak içimizden gelmiyordur. Havamda değilim deyip kitap okumak yerine başka işlerle meşgul oluruz ya, biraz da o havayı bulamadığımız içindir belki bu tembelliğimiz. Bu nedenle kitap okuma eylemini hayatımızdaki küçük boşluklara sığdırmaya çalışırız. Bu boşluklar bazen bir metroda geçirilen zaman, bazen bir kafeterya, bazen de uzun soluklu seyahatler olabiliyor. Böyle insanları görüp de gıpta etmemek gerçekten mümkün değil. Çünkü inanılmaz bir konsantrasyon örneği sergilediklerine hiç şüphe yok.

Şahsen kendi odamda maksimum sessizlik içinde kitap okumaya çalışan biri olduğum için, kalabalık mekanlarda okunabilecek tek şeyin telefona gelen mesajlar olduğunu düşünüyorum açıkçası. Kitap okuyan insan güzel insandır. Ona ne şüphe. Lakin onca kalabalık ve gürültü arasında bu eylemi nasıl gerçekleştirdiklerine hâlâ şaşmıyor değilim. Kitap okuma alışkanlığı kazanamamış biri olduğum için zaman zaman kendimi ayıplamıyor değilim. Kendime kızıyorum. Hatta kavga bile ediyorum. Sakin bir zaman dilimine özlemle geçiyor koca bir günün koşuşturması. Bu yüzden de her boş dakikayı değerlendirme çabası içine giriyorum. Bu çabalarımdan biri de kitap okumak. Aslında bakarsanız bir kaç küçük denemem olmasına rağmen, başarısızlık sonrasında bu işin bana göre olmadığını da gayet iyi anladım.

Çünkü ne zaman otobüste bir şeyler okumak için kafamı eğip telefonumla oynasam, mide bulantısı ve baş dönmesi gibi hastalıklı bir hale giriyorum. Bu yüzden de okuyamıyorum. Kalabalık mekanlarda ise, etraftan gelen sesler aşırı derecede rahatsız ediyor beni. Tavla tahtasında atılan zarlar, karıştırılan çay bardağının çıkardığı ses ve insan sohbetleri. Bu kadar sesin arasında bir şeye odaklanmak gerçekten büyük bir marifet. Belki de okumakta olduğumuz kitabın da bunda etkisi vardır. Mesela bir bilim kurgu ya da fantastik romanın en heyecanlı yerindesinizdir. Bırakın kalabalık içinde okumayı belki yürürken bile okuyacak kadar alışkanlık kazanmışsınızdır.

Ama bazı şeyleri de merak etmiyor değilim. Farz edin ki tramvayda kitap okuyorsunuz. Tramvay her durakta ''şuraya geldiniz, sonraki durak şurası'' diye başınızda ötüp duruyor. Hemen yine yanı başınızda ayakta duran bir kaç liseli genç arkadaşımız, okulda geçirdikleri güne dair az yüksek sesle sohbet edip gülüşüyor. Birbiri üstüne girmiş farklı parfüm kokuları da cabası. (Yanınızda oturan aşırı krem ve bilumum deodorant kokan kadını saymıyorum bile)

Ve siz kitap okuyorsunuz!

Böyle bir durumda bir insan nasıl kitap okuyabilir? gerçekten merak ediyorum. Acaba etrafa bir ''kültürlüyüm'' havası verme çabası mıdır bu? Yoksa gerçekten de bir tutku ya da kazanılmış güzel bir alışkanlık mı?

yalnizlik
Dizlerimi yaraladığım çocukluk yıllarımı özledim bugün. Garip, aptalca, anlamsız gelen her şeyi özledim. İnsan belirli bir yaşa gelince hatırında pek bir şey kalmıyor. Fakat bazı şeyler hiç ama hiç silinmiyor. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda havanın yıllar önceki aynı kokusunu hissettim. Gökyüzü aynı gökyüzü, soluduğum hava aynı havaydı. Biraz daha zorlasam sokaktan geçen insanlar ve arabaları bana bir dejavu yaşatması için zorlayabilirdim belki. İnsan geçmişe neden özlem duyar ki? Eski filmler niye çok güzeldi? Ya da klişe dediğimiz eski bayramlar.. Parkasıyla ölüme giden adamları neden hep özleriz?  Ruhumu sızlatan bir yanı var bu karmaşık duyguların. Çünkü özlenen her şey burukluğu da beraberinde getiriyor. Çoktan geçmiş ve bitmiş diye ağız ucuyla dile getirdiğimizde ne de kolay söyleriz aslında. Ama özlemekten de kendimizi alıkoyamayız. Her şey söylendiği kadar kolay olsaydı, kolayca unutulur bir çırpıda geçer giderdi. Geçmesin! Ara ara uğrasın inceden inceden sızlatsın sonra yine gitsin. Ama hep gelsin. 

Hayatına bak! İleriye, hep ileriye diye nasihatler verir bazıları. Onlar bile aynı özlemi duyarlar halbuki. Eski türkülerin ve sözlerin, sıcacık samimi insanların, temiz aşkların özlemini. Kafka gibi sevmek ya da seveni görmek isteriz.. Ama bir türlü kendimiz Kafka olmayı beceremeyiz. Tıpkı Milena olmayı beceremediğimiz gibi.. Filmlerdeki gibi işte.. Ne diyordu boyacı Halil? Ben sizin resminize aşığım! O insanları görmeyi isteriz işte. Gerçekten özleriz çünkü.  

Sevmek zamanı mı geçti, biz mi geçtik yoksa o zamanın içinden? Hayat, yavru bir kedinin oyun oynadığı iplik yumağı gibi.  Hem karmaşık, hem tek bir parça.. Damakta kalan eski bir tat, ya da bir koku gibi gizli her şey. O gizli kokuları özleriz. (Yazar bir sigara yaktı) Hayatta kalma mücadelesinde aldığımız fiziksel darbeler, birer hatıra gibi belki küçük izler bırakır bedenimizde. Peki ya kalbimiz? İşlevi kan pompalamak olan bir organ işte.. diyesim gelse de diyemediğim kalbimiz? Keşke ne sen sor, ne ben söyleyeyim diye kenara atılabilecek bir şey olsaydı. 
Değil!

Herkesin yüreği biraz nasırlıdır! Özlemler de o nasırlardan yalnızca biri. Olgun insan deriz ya hani, ortada olan aslında olgun bir yürektir. Yoksa yürek herkeste var abicim. Ama bir bak bakalım ne kadar özlemle dolu, ne kadar yaralı? Görebilirsen tabi. 

Bir ağaç gölgesinde kaygısızca uzanıp, serin serin esen havanın verdiği huzuru düşledim bugün. Gece vakti bir yıldıza takıldı gözüm. Aynı yıldıza kim bilir kaç kişi uzun uzun bakıp da, bir şeyler geçirdi içinden diye o insanları düşledim. 

Hatta belki de birisi şöyle bir şey geçirmiştir içinden : 
Her şeye rağmen, hayatta olmanın verdiği his ile yüzümde oluşan tebessümü kendimden gizleyemiyorum. 

Gökyüzü aynı gökyüzüydü çünkü. Asırlardır yağmakta olan yağmur, tenimizi ısıtan güneş aynı. Bizim dışımızda hiçbiri değişmedi. Yağmurdan sonra gelen toprak kokusunun, bizden öncekileri de mest ettiğine şüphem yok. Belki o kokuda hissedilen duygular da aynıdır kim bilir? Benzer yalnızlığa ya da mutluluğa şahit olmuşlardır.  

Bugün bir çok şeyi özledim. 

Bu diyardan gelip geçen koca yürekli insanları özledim.

Her şeyden biraz kalır, diyordu hayat... Kavanozda biraz kahve, kutuda bir kaç sigara, insanda biraz acı. - Turgut Uyar


⠶ Bloggess ⠶

⠶ Öykülerim ⠶

⠶ Deneme ⠶

⠶ Eleştiri ⠶

Abone olun

E-posta Aboneliği

Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

Bağlantılar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Buralardayım