<!-- ciplakyazarinsesi_sidebarbtop_AdSense1_300x250_as --> <ins class="adsbygoogle" style="display:inline-block;width:300px;height:250px" data-ad-client="ca-pub-0804387470393705" data-ad-slot="7162841796"></ins> <script> (adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({}); </script>
(Çıplak yazar hakkında bilgiler)

20 Eylül 2016 Salı

kabullenmek ve başkaldırmak

Herkes aslında bir kabulleniş ve başkaldırış ile yaşıyor. Babadan kalma marangozluk işini yapmak istemesek de geçimimizi sağlamak için devam etmek, kabulleniştir. Dağlara çıkmak, dünyayı keşfetmek sigortalı bir iş karşılığı yaşama sevincimizi satmamak ise başkaldırıştır. 

Ölüm anı geldiğinde bir şeyi çok iyi biliyorum ki, bazı insanlar yaşadığı hayata bakıp tebessüm ederken bazıları ise o korku ile yok olup gitmenin derin acısını yaşayacak. Siz tebessüm edenlerden mi olacaksınız? Yoksa diğerlerinden mi? 

Gerçekten de o anda hayatım film şeridi gibi gözümün önünden akıp gidecek mi merak ediyorum. Aslında tüm bunları yazarken kendi ölümümle son dakikalarımı doldurmadan önce tebessüm edebilecek miyim onu da bilmiyorum. Sadece içimden geçenleri yazmak istedim hepsi o kadar. 

40 yaşlarında bir işçinin bir yazısını okumuştum bir yerde. ''Hayatım sabah erken kalkıp işe gitmekle geçti. Şimdi düşünüyorum da biz yaşamamışız'' diyordu. Kendini nasıl hissettiğini ve bunları nasıl söylediğini gayet iyi anlıyorum aslında. Kendi açımdan düşünmek gerekirse henüz kırkıma basmadım ama bunu biliyorum. Daha mı şanslıyım? Hayır hayır hiç sanmıyorum. Çünkü bunun farkında olmak bile huzursuzluk veriyor içime. Belki hiç farkında olmasaydım herkes gibi işime gider gelir ve hiç bir şeyi sorgulamazdım. Nitekim acı da çekmemiş olurdum. Dünya tamamen bir sömürü sistemi üzerine kurulu ve gerçekten de bunu bilmek içimi acıtıyor. 

Hiç çalışmasak olmaz mıydı sanki diye düşünüyorum bazen. Ya da ne için çalışıyoruz diye soruyorum bazen kendime. Cevabını da pek bulamıyorum açıkçası. Birilerini zengin edip duruyoruz işte. Kendimizden verdiğimiz ödünler de cabası. 

Tarih en kötüleri ve kötüler karşısında durabilen adamları yazar. Bizleri değil. Çünkü bizler sadece gelecekte birer istatistik olarak kalacak olan sıradan insanlarız. Çünkü sürekli bir kabulleniş içinde yaşıyoruz. Haksızlığa susuyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diye düşünüyoruz. Ana yasalarımız insan haklarını korumak için yeterli değil. Aksine adaletin hakimin vicdanı ile cüzdanı arasında bir yerlerde sıkışıp kaldığını düşünüyorum çoğu zaman. 

Bir keresinde suça yardım ve yataklıktan 24 yıl ceza alan bir adam hakkında bir şeyler duymuştum. Adam için tutulan avukat 90.000 tl istemiş. Ne karşılığında mı? Tabi ki işlenilen suçun örtbas edilip adamın özgür kalması karşılığında. O an aslında adaletin satın alınabilir bir şey olduğunu daha iyi anladım. Bu yüzden ilahi adalete sığınmaktan başka bir çare de kalmıyor. 

Ama baktığımda onu da göremiyorum. Umarım bu yazdıklarımı sen de görüyorsundur Tanrım. 

Gerçekten insanlara baktığımda bazen yaralı atlara benzetiyorum. Acı çekmemesi için öldürülen atlara. Bu yüzden de tüm insanlığı bir anda katletmek geçiyor içimden. Biliyorum belki en büyük günahı işlemiş olurdum ama hesap vermem gerektiği anda şöyle söylerdim. O insanlar zaten acı içinde kıvranıyordu ben onlara yardım ettim. 

Sudan boğulan balıklara benziyoruz çoğumuz. Bir olta ağzımıza takılsa da bizi boğulmaktan kurtarsa diye bekliyoruz. 

Her gün şehitler veriyoruz.. Öylesine alışır olduk ki şehit haberleri görmeye sıradanmış gibi geliyor. Havai fişek atılsa bomba patladı sanıyoruz. Öylesine huzursuzlaştık ki milletçe. 

Korkuyoruz ve bu korkuyla birlikte yaşıyoruz. Kıytırık işimizden bile rest çekip ayrılmaya cesaretimiz yok bizim. Aç kalırız diye korkuyoruz. Bir sonraki ayın elektrik faturasını ödeyememekten korkuyoruz. Çocuklarımız için korkuyoruz. Başkaldırmamız gereken yerde hep korkuyoruz ve bir şeyleri sineye çekip kabulleniyoruz. 

13 Eylül 2016 Salı

Öncelikle hepinize mutlu bayramlar dilerim. İlk gün malum kurban kesiminden sonra, sonraki günler akraba ziyareti ya da bize gelenler derken bayramı yeyip bitiriyoruz. Günde 12 saat çalışan biri için arada böyle boş kalmak, gerçekten sudan çıkmış balık gibi hissettiriyor. Tabii ki arada çıkıp dolaşıyoruz ama gez gez nereye kadar kardeşim. Ben de bol bol film izleyeyim dedim. Film seçiminde çok kararsız biri olduğum için aslında çok zorlandım. Ama daha önce izlemediğim bazı filmleri yeni keşfettiğim için keyfim az da olsa yerine geldi. Muhtemelen arada izlediğiniz filmler de olacaktır ama boş vakti değerlendirmek için bence film izlemekten daha güzel bişey yok. Yazılarda spoiler yok (yani elimden geldiğince vermemeye dikkat edeceğim) bu yüzden rahat rahat okuyabilirsiniz.

1. ÇILDIRIŞ (2005) İmdb : 7.1 

İlk filmimiz 2005 Almanya, ABD ortak yapımı olan Çıldırış. Baş rolünde meşhur Piyanist filmindeki Adrien Brody oynuyor. Doğrusu bu adam her rolün hakkını veriyor. Psikolojik bir film olduğu için gerçekten de filmin insanı içine çeken bir yanı var. Biraz psikoloji biraz da gerilim tarzım diyorsanız bu film tam size göre. Puanım : 7,3/10

2. SİHİRBAZLAR ÇETESİ 2 (2016) İmdb : 6.6 

İkinci filmimiz ise Sihirbazlar Çetesi 2 bu filmin birincisini izlemeden ikincisini sakın izlemeyin. İkinci filme renk katsın diye bizim Harry Potter'i de koymuşlar. Aslında gıcık aldığım bir oyuncu ama bu filmde doğrusu karaktere cuk oturmuş. Yönetmeni tebrik etmek lazım. Morgan Freeman'ın oyunculuğuna zaten diyecek yok. Kadro da senaryo da gerçekten sağlam. Eğer biraz aksiyon iyi olurdu diyorsanız bu filmi izleyebilirsiniz. Puanım : 7,1/10

3. ÖLÜMLE YAŞAM ARASINDA (2003) İmdb : 7.5

Üçüncü filmimiz Ölümle yaşam arasında. Kevin Spacey zaten sevdiğim oyuncular arasında olduğundan filmi tereddüt etmeden Kevin Spacey hatırına izledim. Aslına bakarsanız biraz durağan ilerleyen bir film. Biraz eski bir film olduğu için çekimlerini pek beğenmedim aslında. Tam duygu yoğunluğuna ramak kala sanki bir amatörlük hissettim. Fakat senaryo iyi miydi? İyiydi. Boş vakitte izlenebilecek orta halli bir film. İzledikten sonra pişman olacağınızı sanmıyorum. Tabi eğer birazcık sinemadan anlıyorsanız. Puanım : 7,2/10 

4. NADİDE HAYAT (2015) İmdb : 6.5

Son film de bir Çağan Irmak filmi olan Nadide Hayat. Arada yerli yapımlara da göz atmak lazım. Aslında şuna inanıyorum ben. Tiyatro oyunculuğundan sinemaya geçen oyuncular rollerine daha iyi bürünüyor, filmi izlerken de o duygu ve hissiyatı izleyiciye daha iyi veriyor. Bu yüzden hem Çağan Irmak filmi oluşu hem de baş rolünde Demet Akbağ olması filmi düşünmeden izlememdeki en büyük etkenlerden biri oldu. Ailenizle izleyebileceğiniz orta şekerli bir kahve tadında samimi bir film olmuş. Ama yine de büyük beklentiler içinde izlememizi tavsiye ederim. Puanım : 6,9/10



Son olarak filmde çalan şu güzel şarkıyı da dinlemeden geçmeyin.

Hepinize tekrardan iyi bayramlar dilerim.

4 Eylül 2016 Pazar

insanlar neden kararsızdır

Kararsızlık bir hastalıktır. Sizi ölüme götürmese de sürekli rahatsızlık verici bir durumdur. Siz de bu rahatsızlığın farkına vardığınızdan artık kendinizi ''ben çok kararsız bir insanım'' diye değerlendirebilirsiniz. Kıyafet alırken kararsız kalırsınız. Telefon alırken kararsız kalırsınız. Araba alırken kararsız kalırsınız. Çünkü en iyiyi en uygun fiyata bulma çabasıyla birlikte, satın alacağınız şeyin tam olarak ihtiyaçlarınızı karşılayıp karşılamadığını düşünürsünüz. 

Dün gece dam yatağımı sermiş yıldızları izlerken tam olarak bunu düşünüyordum aslında. İnsanların kararsızlıklarını. Ayrıca kararsızlık üzerine düşüncelerimi tam olarak aktarmadan önce başka bir konudan daha söz etmek istiyorum. 
Ben bir insanın tüm cevapları okuyup araştırmadan da bulabileceğine inanıyorum. Bugün kitaplardan ya da İnternet aracılığı ile öğrenmiş olduğumuz bilgilere bakıyorum da aslında hepsi düşünceye dayalı bilgiler. Örneğin satranç oyunu. Bugün dünyada neredeyse bilmeyen yok. Fakat bu oyunu yalnızca bir kişi hayal etti soyut olmaktan çıkardı ve somutlaştırdı. Ya da hesap yaparken kullandığımız denklemler, bir kişi tarafından hayal edildi ve sayısal verilere dönüştürüldü. Demek istediğim birileri zamanında bir şeyleri hayal etti ve hayata geçirdi. Ve bugün bizler sadece hazır olan bilgiye konuyoruz. Başta bahsettiğim ''bir insanın düşünerek tüm cevapları bulması'' da  aslında tam da bununla ilgiliydi. 

Ben de bugün kararsızlık üzerine derin düşüncelere daldım. İnsanların bir şeyler satın alırken, konuşurken ya da bir şeyi yapmakla yapmamak arasında neden kararsız kaldığını ve bu kararsızlık içinde sıkışıp kaldığını merak ettim. Tüm bunları düşündüm. 

Bir dondurma almak istediğiniz zaman dondurmacıya gidersiniz. Dondurmacı size; sade, fıstıklı ve çikolatalı olarak üç çeşit olduğunu söyler. Genellikle yetişkin insanların tercihleri sade ve fıstıklı olur. Dondurmanızı alır ve çıkarsınız. Fakat başka bir dondurmacıya girdiğinizi düşünün. Oradaki dondurmacı ise çeşitlerinin sade, fıstıklı, çikolatalı, çilekli, muzlu, kivili, limonlu olduğunu söylüyor. Burada karar vermek için daha fazla düşünürüz. Nedeni ise çeşit fazlalığı. İşte bu yüzden bir telefon alırken karar veremiyoruz. Kıyafet alırken karar veremiyoruz. İnsanların kararsızlıklarının en önemli nedenlerinden biridir bu. 

Diğer yandan konuşma esnasında ya da bir şeyi yapmakla yapmamak arasında kalma durumu var. Çoğumuz bu durumu iyi biliriz. Bir şeyi söylemeden önce dakikalarca söylemekle söylememek arasında kalırız. Burada insanı kararsızlığa iten şey ise; söylediğimiz şeyin sonuçlarıdır. Çünkü sonuçlar söylediğimiz şeyden daha ön planda olduğundan kafamızı daha fazla meşgul etmektedir. Bunu da basit bir örnekle şöyle izah edeyim. 

Bir kaç gün su içmediniz ve artık neredeyse diliniz damağınıza yapışmak üzere. İçmediğiniz taktirde ölebilirsiniz. Fakat yine aynı şiddette açsınız. Yemek yemez iseniz de ölebilirsiniz. Sonra önünüze birbirinden güzel ve lezzetli yemekler koyuluyor. Tabi ki yanında içebileceğiniz kadar da su. Fakat sizden sadece suyu içmeniz ya da yemeği yemeniz isteniyor. Bu yüzden sadece birini seçmeniz gerekiyor. Bu durumda kararınız ne olurdu? Bu testin sonucunda, insanların kararsızlıktan ikisine de dokunamayacağı savunuluyor. Ne kadar doğrudur bilemiyorum. Ama sonuçlarını düşünmek karar verme sürecini daha da fazlalaştıracaktır. 

Sonuç olarak insanı kararsızlığa iten iki şey olduğunu düşünüyorum. Birincisi çeşit fazlalığı, ikincisi ise verilen kararın doğuracağı sonuçların önemlilik derecesi. 

Konu hakkında söylemek istediklerim bu kadardır. Kafamın içindekileri atabildiğim için mutluyum. Ama yine de dikkatimden kaçan bir husus olabileceğine de inanıyorum. Burada söz ise siz sayın okuyucuya düşüyor.  

29 Ağustos 2016 Pazartesi

iç sesimiz ve biz

Ne zaman bir yazıya başlayacak olsam, sadece bir satırlık bir cümle ile çıkıyorum yola. İnsanın iki yüzü diye başlık atarken tek düşündüğüm ve istediğim de bu yazıyı yazarak insanların bir şeylerin farkına daha fazla varmalarını sağlamaktı.

İç ve dış yüzü vardır insanın. Biri herkesin bildiği, diğeri de yalnızca kişinin kendisinin bildiği yüzü. Bilir misiniz bir insanın iç sesi de aynı zamanda o insanın iç yüzünü yansıtır. Asla yalan söylemez ve numara yapmaz. Zaman zaman ben de kendi iç sesimle konuşuyorum. Örneğin, burda derdimi döktüğüm satırlarda zaman zaman kendime sen kim oluyorsun da millete akıl veriyorsun diyorum. Bilmiyorum belki de kendi üzerimde yarattığım aşağılık psikolojisidir bu. Çok bilmişlik taslıyorum belki de. Ama açlıktan söz etmek için açlara bakmak değil bizzat aç kalmak gerekir. Ben de aç kalmadan açlıktan söz etmiyorum. En azından sınırların ötesine dayanmaya çalışıyorum içimdekileri anlatırken. Yalnız kalmaktan korkuyorum ama insanlara yalnızlık korkusunun nasıl yenilebileceğinden falan söz ediyorum. Özetle kendime çok kızıyorum bazen. Bu beni bir yalancı mı yapıyor ya da düzenbaz mı bilmiyorum. Ama herkesin bir iç yüzü olduğunu gayet iyi biliyorum.   

Vergi rekortmeni ilan edilen kravatlı ve takım elbiseli adamların, bir derneğin kuruluş yıl dönümünde çok sıfırlı bir çek uzatırken tokalaşarak fotoğraf çektirmesi ne kadar samimi olabilir ki? Belki de aklanmış kara paraların, haksız kazançların bir araya getirdiği bir paradır. Bu yüzden kişi iç yüzünü gizleyerek toplumda saygıdeğer iş adamı rolüne bürünerek vicdanını susturur. Oysa günah çıkarma eyleminden başka bir şey değildir bu.

Ya da diyelim ki yol ortasında kanadı kırık bir kuş gördünüz. Aslında iyi birisiniz hayvanlara insanlara tüm canlılara saygınız var. Facebook da instagram da hayvan fotoları falan paylaşıp duruyorsunuz. Ama yol ortasında gördüğünüz kuşla ilgilenmek yerine görmemezlikten gelip gidiyorsunuz. Niye bilmiyorum ama hep yetişecek bir yerlerimiz oluyor ya da üşengeçliğin dibine vurmuş oluyoruz bir yerde. 

- Üfff işe geç kalıcam..
- Başka biri alır veterinere falan götürür heralde. 
- Ya ölürse! Ben mi alsam acaba.

Sonrasında çekip gidiyoruz. Kimse kusura bakmasın ama söz de iyimser insanların çoğu aslında böyle. Ben de öyleyim. Geçenlerde yavru bir kuşun ölümüne sebep oldum. Yuvasından mı ne düşmüş. Alsam eve götürsem mi diye düşündüm. Sonra ağaca nasıl koyacağım burdan bıraksam mı acaba?,  Annesi gelip alır beki götürür diye kendimi kandırdım. Ertesi gün baktım ki ölmüş. Tüm bunlar benim iç yüzüm. 

Eğer biri size iç yüzünüzü gösteren bir ayna tutsaydı, kendinizi çırılçıplak kalmış gibi hissederdiniz. Hepimizin sırları var, hepimiz başkalarına olduğu kadar kendimize de yabancılarız. Fakat bir noktada bir yüzümüz daha baskın geliyor ve hayatımızı o yüz ile yaşamaya devam ediyoruz.

Siz kimsiniz?
Sahiden de yaşamış olduğunuz bu inişli çıkışlı hayatta bir an durup kendinize hiç ben kimim diye sordunuz mu? Olduğunu sandığınız mı, yoksa olduğunuz kişi misiniz?

Osho'nun konuşma yaptığı bir sırada kendisine dinleyicileri tarafından şöyle bir soru yöneltilir.
- Kendin olmak mı, kendini bilmek mi önemlidir?
Osho durur ve cevap verir.
- Eğer kendim değilsem, kendimi nasıl bilebilirim? Ya da tam tersi eğer kendimi bilmiyorsam, nasıl kendim olabilirim?

Her gün hiç tanımadığımız yüzlerce insan görüyoruz. Tesadüfen bazıları ile küçük diyaloglar içine giriyoruz. O kısacık diyalogların bir insanın iç yüzünü görmeye yetemeyeceğini de hepimiz gayet iyi biliyoruz. Aslında bilmek isteriz. Çünkü karşımızda duran insanın yalın, kendi kişiliğini görmek bize huzur ve güven verir. Fakat beş dakikalık kısa konuşmalar ile bir insanın iç yüzünü görmenin zor olduğunu bildiğimiz gibi, bazen beş yılda bile tanıdığımızı düşündüğümüz insanların iç yüzleri ile karşılarız.

Çünkü insanlar büyük bir oscarlık performansla sunarlar yüzlerini bize. O yüzden bir insanın iç yüzünü görmek bazen yıllar bile alabilir. 

İnsan belki de o iç yüz dediği ve ardına saklandığı şeyin bir yerde açığa çıkmasından ve parçalanmasından korkuyor. Çünkü parçalandıktan sonra ortada bir canavar ya da zavallı kalacağını gayet iyi biliyor. 

27 Ağustos 2016 Cumartesi

kendi düşüncelerini sorgulamak

Az evvel son yazım olan, aynı anda üç kitap okumak adlı yazımı bitirdim. Bazı zamanlar insan gerçekten de bulduğu ilham perisiyle adeta sevişiyor. Ben de bu gün kendimi öyle hissediyorum. Saat şu anda 23:37 ve ben beş dakika öncesine kadar dışarıdaydım. Sokak lambalarının aydınlattığı yarı karanlık caddelerde yürürken birdenbire insanın önce kendine saldırması gerektiğini anladım. Bazı farkındalıklar insanı gerçekten de derinden etkiliyor. İşte bu gece ben de öylesine sarsıldım. Yazdığım kadar basit bir sözden bahsetmiyorum. Bu yüzden lütfen her satırı dikkatlice okuyun. 

Öncelikle bir yazar olarak bir şeyler yazmanın yanı sıra, okuyucu kitlesi ile oluşan köprünün ne derece sağlam olabileceğinden bahsetmek istiyorum. Genellikle deneme ya da eleştiri yazıları belki de en dikkat çekici ve yoruma en açık olan yazılardır. Bu yüzden bazı ucuz numaracı yazarlar bu durumdan yararlanır. Şöyle ki herkes tarafından sevilen bir kitap hakkında kötü bir eleştiri yaparlar mesela. Bunu yapmalarındaki tek amaçları sahip oldukları site/blogun okuyucu kitlesini arttırmak ve yorum sayısını fazlalaştırmaktır. Buna bizzat şahit olduğum için söylüyorum. Aslında eleştirdikleri kitabın kötü olmadığını kendileri de gayet iyi bilmektedirler. Dediğim gibi bunlar sadece oyundan ibaret ve vasat yazarların uyguladığı basit yöntemler.  

Asıl bahsetmek istediğim konu elbette bu değil. Bir yazı yazdığımızda, yazarken kendimizi kaptırır kaybolup gideriz. Aslında yazının akıcılığı için bu iyi bir şeydir. Fakat atladığımız çok önemli bir husus daha var. O da önce kendine saldırmaktır. Eğer ortaya bir fikir ya da teorik bir yazı koyuyorsanız en çok sizin dikkat etmeniz gerekir. Çünkü insanlara bir konu hakkındaki düşüncelerinizi aktarırken, bir şeyi kabul ettirmek zordur. Kabul ettirmenin yanı sıra, eksik ya da yetersiz oluşunuzu okuyucularınızdan gelen yorumlarla daha iyi anlarsınız. 

Şimdi tüm çalışmalarınızı, fikirlerinizi aktarmaya çalıştığınız o yazıyı bir balon olarak hayal edin. Size meditasyon yaptırmıyorum. Gözlerinizi kapatıp hayal kurmanızı da istemiyorum. Sadece anlatacaklarımı daha iyi anlamanızı sağlamak için böyle bir örnek vermeyi uygun gördüğümden bu örneğini verdim. Şimdi o balonu patlatmaya çalışın. Elinize sivri bir cisim ya da cam gibi keskin bir nesne alarak ne varsa saplayın. Kısacası önce kendinize saldırın. 

Savunduğunuz fikirlerden oluşan balonunuz patladı mı? Yoksa hala sapasağlam duruyor mu? Ya da oluşan küçücük bir delik nedeniyle yavaş yavaş havası mı iniyor? Bütün bu demek istediklerimi anlıyor musunuz? İnsanları eleştirmek ya da ona buna çamur atmak yerine önce kendinizi eleştirin. 

Daha iyi anlamanız için farklı bir örnekle devam edelim. Diyelim ki bebeklerin doğar doğmaz neden ağladığı ile ilgili düşüncelerinizi anlatan bir yazı yazdınız. Bu yazı manevi değerlerden destek alarak bebeğin ağlamasını ''bilinen anne karnından bilinmeyen bir mekan olan dünyaya gelmesi'' ile anlatılıyor okuyucuya. Fakat siz kendinize saldırmadınız ya da gerek görmediniz. Neticesinde de olaya bilimsel yaklaşan şöyle bir yorum aldınız. ''Bebekler doğduğunda, dış dünyadaki havayı ciğerlerine ilk kez çekerler. Hava ciğerlerini yakar ve bu yanma hissi bebeğin canını acıtarak ağlamasına neden olur.'' Bu yorumla birlikte balonunuz bir başkası tarafından patlatılmış oldu. 

Önce kendi kendine saldır. 

Peki bunu düşüncelerimizi ayrıştırmak için değil de günlük hayatta insan ilişkileri için uygulamak nasıl olurdu? 

Düşünmeden konuşan konuştuktan sonra düşünmeye mahkumdur sözü belki de bunu anlatmak istemiştir bizlere. Yine de anlattıklarım için yeterli bir söz olduğunu sanmıyorum. Çünkü bazı insanlar gerçekten de sabit fikirlidir. Onlara ne derseniz deyin onlar için ak yine de karadır. Bizler de zaman zaman bir düşünceye saplanır kalırız. Karşımızdaki ne derse empati kurmayı beceremez kendimize saldırmayı bilemeyiz. Oysa daha ağzımızdan ilk kelime çıkmadan bunu yapmış olmamız gerekiyor.

Kısaca ne yaparsak yapalım önce kendimize saldırmalıyız. Çünkü insanın kendine saldırması, başkalarının ona saldırması kadar canını yakmaz. Kendi düşüncelerinizi başkaları ile paylaşmadan önce ya da bir fikrinizi ortaya atmadan önce yapmanız gereken tek şey kendinize saldırmaktır.

Çorbada tuzum olsun diyenler

''Bu hayatı nasıl yaşamam gerektiğini söyleyen herkesi ve herşeyi reddediyorum.'' - Çıplak Yazar


Eskiden papatya fallarının doğru olduğuna inanırdım. Sırf sonunda seviyor çıksın diye bütün yaprakları önce sayar, sonra koparmaya başlardım. Geç oldu ama anladım papatyalara yalan söylettiğimi.. - 06/09/2016
Sudan boğulan balıklara benziyoruz çoğumuz. Bir olta ağzımıza takılsa da bizi boğulmaktan kurtarsa diye bekliyoruz. 20/09/2016


Kopma noktasına gelmiş bir halatın son direncindeyim. - Çıplak yazar

''Hepimiz kendi hayat hikayemizin sefili ya da kahramanıyız'' - Çıplak Yazar

Yaptığı iyilikleri ballandıra ballandıra anlatanlar, en günahkar olanlardır. - Çıplak Yazar
Altın tencerede, bulgur pilavı pişmez. - Çıplak Yazar

''Bugün ölsem kimsenin umurunda olmayacağımı biliyorum. Ama sorun değil benim de umurumda olmazdı. - Çıplak Yazar ''

Öne Çıkan Yayın

Bir öykünün doğum evresi

Belki de ilk defa bir öyküyü taslak olarak yazmak istedim. Tamamlanmış olsa daha güzel olmaz mıydı? Elbette olurdu. Belki sonra da hikayeyi...

İzleyiciler

Contact us

Ad

E-posta *

Mesaj *