Çıplak Yazar » Biraz Kişisel Blog ve Kısa Öyküler - Çıplak Yazar - Kişisel Blog
Yazmaya ilk başladığım zamanlarda,
bunun benim için bir tutkuya dönüşeceğini düşünmemiştim.
Sonrasında ise ölünceye kadar,
bundan vazgeçemeyecek olduğumu anladım..








<iframe src="https://www.facebook.com/plugins/page.php?href=https%3A%2F%2Fwww.facebook.com%2Fblogciplakyazar%2F&tabs&width=280&height=70&small_header=true&adapt_container_width=false&hide_cover=true&show_facepile=false&appId" width="280" height="70" style="border:none;overflow:hidden" scrolling="no" frameborder="0" allowtransparency="true"></iframe>

raskolnikov kimdir

Suç ve ceza, Rus yazar Fyodor Dostoyevski'nin 1800 lerde yazmış olduğu romanlarından biridir. Günümüzün başyapıtlarından biri sayıldığı gibi, bastırılmış insani duyguları da çok güzel işlemiştir. Bu yazımda romanımızın baş kahramanı olan Rodion Romanoviç Raskolnikov'ın içinde bulunduğu psikolojik durumu ve toplum düzenini farklı bir bakış açısı ile incelemek istedim. 

Raskolnikov, tefeci ve halkı sömüren bir kadını isteyerek ve planlayarak öldürür. Çünkü neticesinde halkı yoksulluktan kurtaracağına inandığı gibi, bir mikrobu da ortadan kaldırmış olacaktır. Fakat işlerin yolunda gitmemesi nedeniyle tefeci kadını öldürmesinin yanı sıra, masum olan tefeci kadının kız kardeşini de şahit bırakmamak için öldürür. Bunun sonucunda ise, işlediği ikinci cinayet Raskolnikov'u bunalıma sürükler. Duyduğu vicdan azabı peşini bırakmaz ve onu hasta eder. 

Şimdi bir an kendinizi Raskolnikov'un yerine koyarak düşünün. iki cinayet işlediniz ve işlediğiniz cinayetlerden biri, size sürekli vicdan azabı veriyor ve içinizi kemiriyor. Belki de kendimizi daha önce onun yerine hiç koymadık ama empati kurmayı yeterince becerebilseydik, bugün ön yargılarımızın gereksiz olduğunu daha iyi anlardık. 

Ortada bir gerçek var. Raskolnikov bir katil. Fakat kendi kişiliği her ne kadar iyimser olsa da, iyi insanlarında kötülük yapabileceğini anlıyoruz. Burada dikkat etmemiz gereken husus, hiçbir kötülük insana doğuştan gelmez. Diğer bir husus ise, kötülüğün iyi insanlar üzerinde nasıl etki gösterdiği.

1974 yapımı Death Wish (Öldürme Arzusu) filmi bunun en güzel örneklerindendir. Film önceleri sıradan ve kendi halinde yaşayan evli bir adamın kötü olmaya nasıl zorlandığını konu almaktadır. (Spoiler : Bir gün eve geldiğinde karısının ve kızının tecavüz edilerek öldürüldüğünü görür. Neticesinde ise, yaşadığı toplumdaki kötü insanları bir bir temizleye koyulur. Polis olan bitenden haberdar olur ve tanımasalar da, bir kahraman olduğunu düşünürler. Çünkü öldürdüğü herkes, ya tecavüzcü, ya hırsız ya da başka bir şeydir) Kısacası kahramanımız toplumda yolunda gitmeyen şeyleri, düzeltmeye adamıştır kendini. 

Her insan içgüdüsel olarak dışarıdan gelen her türlü tehdide karşı otomatik bir savunma mekanizması barındırır bünyesinde. Bu savunma mekanizması, fiziksel olmanın dışında manevi değerleri de korur. Hayat mücadelesi de bu savunma mekanizmasının bir dişlisine sürekli sürtünüp durur. Zamanla aşındırır belki de bozar o mekanizmayı. İşte bu bozulmalar kötülüğün ilk tohumlarının yavaş yavaş serpildiğinin belirtileridir. Kahramanımız olan Raskolnikov'da aynı bozulmaya maruz kalmıştır.

Bu yüzden hepimiz biraz Raskolnikov sayılırız! Her şey yolunda iken iyi, hatta çok iyi bir insan olsak da, karşılaştığımız olaylar bizi cinayet işlemeye kadar götürebilir. 
Dediğim gibi hiçbir insan anne karnından kötü olarak doğmaz. Eğer kişi, bir kötülük yapıyorsa ve yaptığı kötülükten zevk alacak kadar sadist ruhluysa, ortada tercih edilmiş bir kötülük vardır. Bu insanlar kötü oldukları gibi yaptıklarından da hiçbir zaman pişmanlık duymazlar. 

Bu yüzden kahramanımız Raskolnikov, kötü olmaya zorlanmışlar kategorisine giren, iyiler sınıfında yer alıyor. 

Kötü olmak ve kötü olmaya zorlanmak bu yüzden farklıdır.

İyi bir toplumun kurulması, kötüleri ortadan kaldırıp iyileri yaşatmaktan mı geçer, yoksa kötülerin üremesini önlemekten mi?

Yaşadığımız toplum eğer yeterince adaletli ve düzgün bir toplumsa, o toplumun fertleri olan bizler de iyi bireyler olarak yetişiriz. Diğer yandan tersi durumda ise, baş kaldırışlar ve isyan etme durumlarına dayalı olarak kötü olmaya zorlanmak ya da kötü olmayı seçmek durumuyla karşı karşıya kalacağız. 
Bazılarımız içinde bulunduğumuz toplumu olduğu gibi kabul eder, bazılarımız ise ya idealist bir düşünce geliştirerek toplumu değiştirmeye çalışır ya da toplumun kurallarına ve hukukuna karşı gelerek suç işler.

Tıpkı Raskolnikov gibi..

Pek fazla dizi izleyen biri olmadığım için özellikle Türk dizilerine karşı inanılmaz bir ön yargım vardı. Bu ön yargı elbette durup dururken oluşmadı. Yeterince saçma salak dizi çektiğimize şahit olduktan sonra, senaryoların adeta birbirinin kopyası olması, oyunculukların yerlerde sürünmesi, vıcık vıcık duygusal sahneler derken bardağı iyice taşırdılar.

Yabancı olarak (breaking bad, big bang theory, doctor house, prison break) başlıca izlediğim dizilerdi. Bazılarını bitirememiş olsam da, o kaliteyi aldıktan sonra, Türk dizilerine ister istemez soğuk bakmaya başlıyorsunuz. Çünkü aynı kaliteyi arıyor ve bulamıyorsunuz. Haa iyi dizilerimiz de oldu elbette. Behzat Ç., Leyla ile Mecnun gibi diziler çok ses getirdi.

Fakat bir dizi var ki, sanırım en iyi Türk dizileri arasında yer almayı alnının akıyla hak ediyor.


Masum!


Gelmiş geçmiş en iyi Türk dizisi adayı : Masum

Dizinin kadrosu oldukça kaliteli olduğu gibi, çok iyi iş çıkardıklarını da söylememek olmaz.

Haluk Bilginer (Cevdet)
Nur Sürer (Nermin)
Ali Atay (Yusuf)
Okan Yalabık (Tarık)
Serkan Keskin (Taner)
Tülin Özen (Emel)
Bartu Küçükçağlayan (Selim)
Mehmet Özgür (Selahattin)

Sadece oyuncu ile elbette iş bitmiyor. Masum Dizisi kendi özgün ve farklı senaryosu ile, film müzikleri ile onlarca dizi arasında kalite farkını açıkça belli ediyor. 

Dizi internet dizisi olduğu için Blutv.com adresinden 1 aylık 9,99 ücretli üyelik alarak izleme fırsatı sunuyor. Ben bir haftalık deneme sürümü ile açtığım hesabımdan, aynı hafta içinde izleyerek bitirdim. Zaten dizi toplamda sekiz bölümden oluşuyor ve her bölüm ortalama 40-50 dk. sürüyor. Diziyi bitirdikten sonra ise ücretli üyelik aldım. 

Para vermeye değer mi diye sorarsanız, kesinlikle değer! 

Dizide etkilendiğim en iyi iki replik :
- Deliler evine hoş geldin. (Cevdet Bey'in repliği)
- Ben karımın karısıyım. (Taner)

Youtube de ayrıca denk gelmiş olduğum MASUM DİZİSİ İÇİN PARA VERMEYE DEĞER Mİ? videosunu izlemenizde de fayda var. 

Sadece içinde bulunduğunuz durumun, keskin köşelerini işinize geldiği gibi törpüleyip duruyorsunuz!

Neye ne kadar inandığınızı bir kenara bırakıp neden ve nasıl inandığınızı düşünme vakti geldi de geçiyor. Bilim ve din mücadelesi yıllardır sürüyor. Kız çocuklarının okumasına karşı çıkan gurular ya da hocalar kendilerine ne diyorlarsa artık, okumuş ve doktor olmuş kadınlar tarafından tedavi ediliyor. Bu bilimin dini inanışlara karşı kazandığı zaferlerden yalnızca bir tanesi.

Toplum olarak yontulmuş bir dini inanç içinde yaşıyoruz. Bu durumun diğer coğrafyalarda da benzer şekilde ortaya çıktığına eminim. Çünkü bunu fark etmemek için kör olmalı insan. Bunu göremediğimiz gibi, bireysel olarak da kendimize göre yontuyoruz o inançları.

Örneğin komisyonculuk yapan inançlı bir adamı düşünün.

Çiftçiden 3 liraya alıp piyasaya 10 liradan sebze satıyor. Tüketici ise bu ürünü 12 liradan alıyor.

Çiftçinin karı 1 lira!
Tüketiciye satan marketin karı ise 2 lira!
Komisyoncunun karı ise 7 lira!

Bu emeği sömürmek değil de nedir?

Fakat bu duruma karşı çıktığınız anda şu söylemle karşılaşıyorsunuz : ''Ticaret sünnettir'' Hangi din böyle bir ticaretin adil olduğunu söyleyebilir bana?

Emekten, işçi hakkından söz eden bir imam gördünüz mü siz hiç? Göremezsiniz. Çünkü dinler zenginlerin düzenleri bozulmasın, kimse baş kaldırmasın, sorgulamasın, aynen böyle olduğu gibi, dün nasılsa bugünde öyle devam edebilsinler diye vardır. İktidarın evet propagandalarını yapmak için vardır. Sürekli sömürülen insanlar bol bol şükür edip dua etsinler diye, uyanmasınlar diye vardır. Sanki anasının karnından işçi doğmuş gibi, işçi ölenler var bu ülkede. Kendi oğlunu da aynı düzene kendi gibi kurban eder. Sorgulama, itaat et, denileni yap, sonra da öl git.

Perşembe günü mangal yapıp rakı sofrası kuran adamlar, cuma günü günah çıkartırmışcasına namaza gidiyor ve gitmeyenleri eleştirmekten de geri kalmıyor. Hey yavrumm heyy!

Evde çoğumuzun anneleri ya da nineleri kuran okur. Onlara ne diyor kuran, ne anlatıyor sorusunu sorduğunuzda ise, cevap veremiyorlar. Çünkü ne okuduklarına dair en ufak bir fikirleri yok!

Bu durum zamanı boşa harcamak değil de nedir? Şöyle ki: bin yıl yaşayıp, her gün okusa bile sonunda ne okuduğuna dair hiçbir fikri olmayacaktır. Bence bu ibadetten çok günah olmalı. Eğer bir tanrı olsaydım onları ödüllendirmek yerine cezalandırırdım.

Yontulmuş inanç dediğimiz şey burada tekrar devreye giriyor. Çünkü onlar, yaptığı şeyin doğru olduğuna inandıkları gibi, anlayıp anlamamaya da pek kafa yormuyorlar. Olsun bu da ibadet deyip geçiştiriyorlar.

Sözde inanç sahibi olduğunu düşünen bazı insanlar ise, cebine sırf biraz daha fazla para girsin diye sigortasız işçi çalıştırıyor. Savunma da hep hazırdır ve aynıdır. Devlet çok vergi alıyor.

O halde siz dürüst bir insan değilsiniz. Sadece içinde bulunduğunuz durumun keskin köşelerini işinize geldiği gibi törpüleyip duruyorsunuz.

Eee ben inançlıyım ama saçım açık geziyorum diyebiliyorsunuz. Hani dininiz kapanmayı emrediyordu? Ama yok siz yontuyorsunuz o inancı. Bunun bahanesi de hep şu olmuştur : Benim kalbimi Allah biliyor, benim kalbim temiz.

Tabi canııım..  Öyle tabiii.

Ben de biliyorum kalbinizi.

 Azhab süresi 53. ayet der ki :

(33/AHZÂB-53: Ey iman edenler, Peygamberin evlerine, vaktine dikkat etmeksizin ve yemek için izin verilmedikçe girmeyin; ancak çağrıldığınızda girin, yemeği yediğinizde de hemen dağılın; sohbet etmek için de izinsiz girmeyin! Çünkü o, peygambere eziyet veriyor, üstelik sizden utanıyor; ama Allah, gerçeği söylemekten sıkılmaz. Bir de hanımlarına, gerekli birşey soracağınızda bir perde arkasından sorun! Öyle yapmanız, hem sizin kalpleriniz hem de onların kalpleri için daha çok temizdir. Sizin, Allah'ın peygamberini incitmeye hakkınız yoktur; arkasından hanımlarını nikahlayamazsınız da. Çünkü, bunlar, Allah katında çok büyük bir günahtır.)
Bu ayet nedense çok düşündürdü beni. Çünkü Kuran, insanlara bir rehber niteliğinde gönderilmiş. Dolayısıyla kainata ve insanoğluna dair bilgiler içermeli diye düşünürken, tamamen kişisel bir ayet olması oldukça düşündürücü.

Bunu sorduğunuz anda ise şununla karşılaşıyoruz genellikle : Orada öyle demek istememiş, bu ayet uydurulmuş, yanlış çevrilmiş vs.. Ama genellikle orada öyle demek istenmemiş ile karşılaşıyorum ben. Peki ne demek istenmiş? Ya da neden yalın ve sade bir anlatımla değil de, nereye çekersen oraya gider bir dille izah edilmiş?

Sonuç olarak inanılan din 1 tane, inanç biçimi ise inanan sayısı kadar fazla.. Çünkü herkes dinin gerektirdiği gibi değil de, işine geldiği gibi yaşıyor inancını.

Belki komik, belki de ürkütücü ama gerçek bu!

Hayat ne güzel!

Her gün yeni şeyler öğretiyor insana. Yeter ki öğrenmeye ve bilgiye aç bir kişiliği olsun insanın.

Bugün ben ne öğrendim mesela?
Eğer bir yerde işin yürüsün istiyorsan, iktidar yalakası olacaksın bunu öğrendim. Eğer değilsen yoluna kocaman bir kayayı koyup, eline minnacık bir çekiç verirler sittin sene parçalayamazsın o kayayı. Öyle mal mal uğraşıp durursun. Götünden terler akar günlerin ayların heba olup gider.

Ya da taşaklı bir dayın falan olacak bir yerlerde. Bir telefon takkkk halledecek her şeyi..
- Alo dayı.
Ya bizim proje onaylanmamış sen araya girsen diyorum.

Girer tabi canım. Dayı bu boru mu?

O da mı yok din tüccarı olacaksın arkadaş. Ticaret sünnettir deyip aldığını alıp, sattığını satacaksın. Korkma bizim insanımız ne verirsen yer.

Hiçbiri yok mu amına koyayım? O zaman kendi çabanla bir yerlere gelmeye çabalayıp duracaksın. Ama nafile kontenjanlar çoktan dolmuş be kardeşim. Hak etmediği mevkide olan yüzlerce embesil var bu ülkede. Kıçlarını o koltuklara öylesine yapıştırmışlar ki, kalktıklarında sıfır km olan koltuğu ve giydikleri pantolonu çoktan eskitmiş oluyorlar.  Hep o yalakalıkla ya da dayısının bilmem nesinin torpili ile bir yere gelmiş beleşçiler sürüsü.

Bilişim uzmanıyım diyor salak karının biri.. Bakıyorsun daha bilgisayarın kısayol tuşlarından haberi yok, iki parmağıyla yazı yazıyor, Word exel dışında bir sikimden anladığı yok. Ama uzman mı? Uzman. Onun dayısı var çünkü.. Senin var mı?

Arabanın arkasına babam sağ olsun falan yazdıran tipler olur ya hani.. Bunlar da o tayfadan işte. Atama bekleyen öğretmeni, yüksek lisans yapmış öğrencisi de boş boş gezi versin kimin umurunda ki? Hatta gitsin limon falan satsın pazarda, o da mı olmadı çaycılık yapsın arkadaş. Hem çaycılıkta fena iş sayılmaz üniversite mezunu adam için. Gururunu falan da bir kenara bıraksın. Ne o öyle intihar etmeler falan. Hem durumu daha kötü olan insanlar da var. Bak bakk çöpten pet şişe falan topluyor adam ekmeğini taştan çıkarıyor.. Haskktir.. O da üniversite mezunuymuş.

Neyse canım cuma vaazları var en azından hem ramazan ayı da geliyor. Bol bol dua eder, oruç tutar hayırlı şeyler dilersin gelecek için. Tabi sana şükür etmen gerektiğini söyleyen yavşakların maddi durumunu fazla kurcalama yine de sen. Durduk yere efkarlanır gece yarısı şişenin dibine vururken bulursun kendini.

Bu coğrafyada işler böyle yürüyor güzel kardeşim.

Dayın olacak dayın.. 

İş hayatına sekiz yaşında atılmış biri olarak aslında hayattan emekli olmam gerektiği gerçeğini bir kenara bırakıp, aradan geçen yirmi yıla rağmen hiçbir şeyin değişmediğini görmek açıkçası içimde bir burukluk yaratıyor. Başta kendimden pay biçerek çocukların neden çalıştırıldığı ya da çalışmaya mı zorlandığı veyahut çalışmak zorunda kaldığı bir yaşam savaşının içinde mi olduğu gibi soruları uzun uzun düşündüm. 

Ülkemizde şu anda çocuk işçi sayısı iki milyona yaklaşmış durumdadır. Onlar simit satıyor, atölyelerde tornavida çekiç tutuyor, sokaklarda mendil satıyor. Yaşamın herkes için mücadele dolu ve çetin olduğu tartışılmaz bir gerçek ama biz yetişkinler olarak oluşturduğumuz bu toplumda, minicik eller üzerine bir gelecek kurduğumuz için her birimiz bu durumun bir parça da olsa sorumlusuyuz. 

Çocuk işçiliğinin önlenmesi veya bir türlü önüne geçilememesinin başlıca nedenleri var aslında. Bunlardan birincisi işverenlerin bu konuda gereken hassasiyeti göstermemesidir.  Nitekim 12-13 yaşlarında çocuk çalıştırıp kendi çocuklarını özel okullarda okutmak vicdanlarını bir nebze olsun sızlatmıyor sanırım. Bu olaya bizzat şahit olduğum için yazmak istedim. 

İkinci bir nedeni ise; yaşam koşulları ve geçim sıkıntısı

Herkesin hayatı güllük gülistanlık değil sonuçta. Herkes bir şekilde hayatta kalma mücadelesi veriyor. Öyle ki babanın aldığı üç kuruş maaşın yetersizliği yüzünden çocuklar da evin bütçesine az da olsa katkıda bulunuyor. Belki de kendilerini buna zorunlu hissediyorlardır. 

Üçünce ve bir diğer nedeni ise kültürel yapı. Bu belki de çocuk işçiliğinin toplulumuzdaki en önemli nedenlerinden biridir. Çünkü bizim toplumumuzda okula gitmek istemeyen tembel bir çocuk bari çalışsın meslek edinsin adam olsun denilerek eti senin kemiği benim usulü bir ustaya çırak olarak verilir. Aslında bu soruna ebeveyn eğitimsizliği de diyebiliriz. Çünkü bazı ebeveynlerin bu konudaki ısrarcı tutumlarına çoğu kez şahit olduğum için, ezilsin, hayatı öğrensin gibi söylemlerine de ne yazık ki kulak misafiri oldum.

Çocukları babalardan çok anneler yetiştirir. Bu yüzden bir toplum eğitimli bir kadınla ilerlediği gibi eğitimsiz bir kadınla da geriler. Babalar da her ne kadar çocuk yetiştirmeye katkıda bulunsa da sonuçta onlar da, bir anne tarafından eğitilmiştir. Yani sorunun kaynağı yine toplumsal eğitimin yeterli olmaması. 

Ayrıca devletin denetim yetersizliği de bu sorunun önlenememesinin bir diğer nedenidir. Çünkü büyük şirketler her ne kadar iş güvenliği, sigortalı işçi çalıştırma, çalıştırılan ortamın uyumlu olması gibi hususlara önem verdiği gibi çocuk işçiliğine de önem vermektedir. Bilemiyorum belki de sadece yüksek cezalara çarptırılma korkusundandır bu tutumları. Küçük işletmeler, merdiven altı atölyeler ise, yeterince denetimde olmadığı gibi çocuk işçi çalıştırmak için ideal birer yer haline gelmiştir. 

Hayatın hep bir imtihan olduğu söylenir. Bu yüzden Allah sizi sınıyor.. Bu bir imtihan gibi söylemlerde bulunur çevremizdeki insanlar. Eğer siz de böyle düşünüyorsanız, o halde sizlere bir hikaye anlatayım. Çünkü bu hikaye imtihan meselesini yeniden düşünmeme neden oldu. 

Henüz ortaokul öğrencisi olan bir kız çocuğu, okuldaki bir hademe tarafından tacize uğruyor. Daha sonra ağlayarak bunu bir öğretmenine anlatıyor. Okul yönetimi emin olmak için kamera kayıtlarına bakıyor ve kızın hademe ile birlikte, hademenin odasına girdiğini görüyor.

Kamera kayıtlarından sonra adam itiraf ediyor ve açıklamasında ''Kanım kaynadı'' diyor. Olayı öğrenen müdür adamı tartaklayıp bağırıp çağırıyor.. Daha sonra polise haber veriyorlar. Sivil bir kaç polis okul önünde okulun dağılması için beklemeye koyuluyor.. Tabi tüm bu olaylar açığa çıktığında kızın ailesine de haber veriliyor. Kızın babası yurt dışında çalıştığından evine 3-4 ayda bir geliyor. Annesi de üzgün bir biçimde ''kızımın adı çıkmasın'' diye davacı olmaktan vazgeçiyor.
Kadına kızmadım değil ama, böyle bir olay yaşamak sindirilmesi kesinlikle kolay bir şey değildir.

Bu kız çocuğu muhtemelen hayatı boyunca bunu unutamayacak. Ve o aşağılık adam ceza almadığı için belki başka bir çocuğa benzeri bir girişimlerde bulunacak.

Şimdi asıl sormak istediğim soruya geliyorum.
Tanrı bu küçük kızı mı, yoksa ailesini mi imtihan ediyor?
Ya da onu korumak yerine neden imtihan ediyor?

Al Capone'nin yıllar önce söylemiş olduğu sözler geliyor aklıma:
Çocukken her akşam yatmadan önce ve aklıma geldiği her an Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim.


çanak çömlek

Kalıplaşmış tanımların aksine bana göre sanat, insanların duygu ve düşüncelerini somut olarak hayranlık uyandırıcı bir biçimde sunmasıdır.Yapılan ucuz filmlerin bugün sanat olup olmadığı tartışılıyor. Eğer böyle bir tartışma söz konusu ise, sanat anlayışında da farklılıklar var demektir. Ancak bu farklılıklar bahsi geçen şeyin tartışmaya açık olduğunu anlamına gelmez. Çünkü bir şey ya gerçekten sanattır ya da değildir. Bu nedenle eğer gerçekten bir tartışma olacaksa, bu konu üzerine olmalıdır. Aslında çoğu zaman karşımızdakine sanattan anlamıyor diye bir yaftalama yaparak bu tartışmalardan kaçınırız. Oysa sanat sizin ya da benim gözümle farklılık gösterecek bir şey değildir. Sanatı anlamak için sanatçıyı tanımanıza gerek yoktur. Çünkü sanat, sanatçının kendisidir.
 


Bir de sanatlar arası etkileşim durumu vardır. Yani bir sanat aslında başka bir sanatın varlığını devam ettirebilmesi ya da yeniden ortaya çıkabilmesi için rahim görevi görür. Bu tıpkı bir çiçeğin tohum dökerek, aynı tohumla yeniden hayat bulması gibidir. 


Bir yazar sizce yazarken yazma eylemini nasıl gerçekleştiriyordur? Sadece oturarak ya da sıcak bir fincan kahve yudumlayarak mı? Ya da bir ressam duygularını tuvale yansıtmadan önce neler hayal ediyordur? Ve bu hayalleri gerçekleştirmek üzere o fırça darbelerini nasıl atıyordur? Sanat etkileşimi tamda burada başlıyor. Sanat doğanın kendisidir. Bu yüzden sanatçılarda en başta ona kulak verir. Onu sadece görmekle kalmayıp hisseder. Sonucunda ortaya çıkan şey ise tek kelime ile muhteşemdir. 

Müziğin hepimizin hayatında önemli bir yeri vardır. Farklı tarzlarda olsa bile hepimiz müzik dinleriz. Rahatlama evresi gibi görünen müzik dinleme eylemi, aslında daha çok üretkenlik alanında adeta kocaman bir boşluğu doldurur. Şimdiye kadar hiçbir şarkı söylenmemiş ya da enstrüman icat edilmemiş bir dünya olsaydı, sizce nasıl bir dünya olurdu? Sanırım bu tıpkı her şeyin sadece siyah ve beyaz renkten oluşmasından farksız olurdu. Bu yüzden sanat, insan ruhundaki renktir. 

O ressam belki de Beethoven eşliğinde yapıyordur tüm resimlerini. Ve Beethoven belki de sadece bir ressamın yaptığı portreden etkilenerek oturmuştur piyanosunun başına. Bu sanatlar arası etkileşimdir. Birinin var olması, ya da daha iyi var olması için bir diğerine ihtiyaç duymasıdır. Bu yüzden ortaya çıkan eser de kendi özgünlüğünü koruduğu gibi, diğer sanat dallarının da görünmeyen izlerini taşır. 

Bizler buna ilham almak diyoruz. Bu yüzden eğer ilham kaynağını öldürürseniz, sanatın kendisini de öldürmüşsünüz demektir.

Bilim ve sanat bir kuşun kanadı gibidir. Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. - Charles Darwin

08*03*2017 01:20 Çarşamba

Daha önce bir Ferzan Özpetek filmi izlemediğim için, filme ilk olarak fragman ve oyuncu kadrosundan etkilenerek gittim. İstanbul Kırmızı adı ise kesinlikle film için mükemmel bir isim olmuş. Hatta cuk oturmuş diyebilirim. Çekimler ve diyaloglar iyiydi fakat yer yer kafada soru işareti bırakan yanları da yok değildi bu filmin. Bazı duygular güzel bir şekilde işlenmiş ve izleyiciye iyi aksettirilmiş. Yine de puan verecek olsam bu film için en fazla 6,8/10 verirdim. Filmde İstanbul'un güzel mekanlarını ve kokusunu resmen alıyorsunuz. Bu açıdan bakarsak kısa bir İstanbul belgeseli tadında olduğunu da söyleyebiliriz.

-- Spoiler içerir --


Öncelikle Deniz rolü ile karşımıza çıkan Nejat İşler'in performansını pek beğendiğimi söyleyemem. Ne bileyim büründüğü karakterin mimiklerini göremedim ben. Hatta araba çarpması sonucu hayatını kaybeden bir karton toplayıcısı çocuğun baş ucunda dururken, Deniz'in gözlerinde bir mana aradım ama yoktu. Ama filmdeki bir sahneyi özellikle çok sevdim. Deniz'in yıllar önce kaybettiği köpeği için hala bir kap su koyması, beklemek duygusunu çok güzel ve etkileyici bir biçimde anlatmış doğrusu. Deniz'in bir anda ortadan kaybolması ilk başlarda merak uyandırıcı olsa da, sonradan sıkmaya başlayan bir hal alıyor. 

nejat işler

Yalnız Deniz'in arkadaşlarından olan yaşlı bir adamın repliklerini oldukça çok beğendim. Bir repliğinde şöyle diyordu :
Kötü alışkanlıkları olmayan insanlara pek güvenmem.
Belki sizler için çok sıradan bir repliktir ama nedense bu replik çok hoşuma gitmişti. Bir diğer repliği ise;
İstanbul tam bir sürtüktür. Kimseyi geri çevirmez. 
Filmin daha ortalarındayken bile senaryonun bir kaç kişi tarafından yazıldığını anlamıştım. Çünkü senaryoda bir akıcılık yoktu. Rüya ortasındaki sıçramalar gibi konudan konuya atlanarak birbirine zoraki bağlanmış bir kurgu hissi yaşattı bana.

tuba büyüküstün

Tuba Büyüküstün'ü bu kadroda görmek güzeldi. Hatta ilk sahnesinde oldukça etkili bir biçimde giriş yapmış. Yalnız senaryodan mı yoksa başka etkenlerden mi bilmiyorum bir tık üst seviyede bir oyunculuk gösterebilirdi diye düşünüyorum.

Ayrıca Tuba Büyüküstün'ün eşi rolünde seçilen karakter tamamen bir felaketti. Kesinlikle doğru bir seçim olmamış. 

halit ergenç

Halit Ergenç ve Zerrin Tekindor filmde en çok beğendiğim ve başarılı bulduğum iki karakterdi. Doğrusu bu adam gerçekten de rolünün hakkını veriyor. Vatanım Sensin dizisindeki rolünü de oldukça çok beğenmiştim. Diğer yandan çok az bir rolü olmasına rağmen Zerrin Tekindor'u da filme ayrı bir hava katmış. Cem Yılmaz'ın Pek yakında filminde canlandırdığı karakterini de oldukça çok sevmiş ve başarılı bulmuştum. 

mehmet günsür

Gel gelelim Mehmet Günsür'a. Açıkçası filmde ilk olarak Nejat İşler'in yazmış olduğu roman karakterlerinden Yusuf olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Mehmet Günsür için biraz daha fazlaca rol verilebilirdi diye düşünüyorum. Adam kendini gösterememiş ki. 

Genel itibari ile film pek olmamış gibi geldi bana. Senaryo ve oyuncular kötü değildi fakat kurguda bir sıkıntı vardı sanki. Bu kopukluğu izledikçe siz de fark edeceksiniz eminim. 

⠶ Bloggess ⠶

⠶ Öykülerim ⠶

⠶ Eleştiri ⠶

Abone olun

E-posta Aboneliği

Kaydı tamamlamak için lütfen e-postanıza gelen onay mailini tıklamayı unutmayın!

Bağlantılar

İletişim Formu

Ad

E-posta *

Mesaj *

Buralardayım